Papini’nin Selvi’si

Verimlilik yağmadır. Barış sessizliktir. İlerleme hiyerarşinin kendini yeniden üretmesidir.

Editör
Tarafından
10 Dakika Okuma

Giovanni Papini, 1912’de kaleme aldığı, dilimize Düşsel Konçerto ismiyle tercüme edilen eserinin, Ayartılan Şeytan başlıklı hikâyesinde tuhaf bir tersine gönderme yapar. Rüyasında Şeytan’ı gören anlatıcı, onu ayartmaya karar verir. Sabah kalkar, yola koyulur; sokağın sonunda Şeytan onu beklemektedir zaten. Sessizce şehir dışına çıkarlar, yaşlı bir selvinin gövdesine sırtlarını yaslarlar ve anlatıcı konuşmaya başlar. Şeytan dinler. Uzun süre dinler. Sonunda ayağa kalkar, “Gidelim, daha fazla geç kalamam” der ve o ân anlatıcı fark eder ki; Şeytan ağlamaktadır.

Papini bu hikâyede Şeytan’ı kötülüğün sembolü olarak kullanmaz. Onu bir ayna olarak tutar  ve o aynada görünen yüz başkasına aittir. Döneminin fikir çatışmalarını, heterodoks düşünceleri, aykırı sesleri şeytanlıkla damgalayan zihniyete itiraz eder ama doğrudan değil. Tersine çevirerek. Anlatıcının Şeytan’a söylediği şey özünde şudur: Asıl şeytanlık bu değil. Asıl şeytanlık farklılığı, canlılığı, çeşitliliği yok etmektir. Hakiki yıkım gürültüde değil, sessizlikte; kaosta değil, tekdüzelikte yatar.

Bu metin yüz yılı aşkın süre önce yazılmıştır. Ama anlattığı şey bugün, her zamankinden müşahhas bir şekilde, gözlerimizin önünde işlemektedir.

Bir Sömürünün Anatomisi

Bunu bir komplo olarak anlatmak kolay ve yanlıştır. Komplo, gizli ve istisnai olanı çağrıştırır; oysa söz konusu olan ne gizlidir ne de istisnai. Alenen işleyen, rasyonel gerekçelerle meşrulaştırılmış, kurumsal bir mantıktır bu. Çeşitlilik maliyetlidir; tekelleşmeye müsaade etmez. Standartlaşma ise kârlıdır; dünya çapında tekeller kurulabilir. Bu kadar.

Farklı dillerde eğitim vermek maliyetlidir; tek bir müfredat ucuzdur. Farklı mimarileri ayakta tutmak maliyetlidir; aynı beton kalıbı ucuzdur. Farklı tohumları korumak maliyetlidir; tek tip hibrit tohum ucuzdur. Farklı kültürlerin tüketim alışkanlıklarına göre üretim yapmak maliyetlidir; tek bir tüketici profili oluşturmak ucuzdur. Farklı düşünce biçimlerine hitap etmek maliyetlidir; tek bir bilgi hiyerarşisi ucuzdur.

Maliyet hesabı böyle kurulduğunda tektipleşme kendiliğinden gerçekleşmez, dayatılır. Her adımda bir tercih vardır, her tercihin arkasında bir faydalanan. Bunu ekonomi olarak tanımlamak süreci temizler ve sorumsuzlaştırır. Sömürü olarak tanımlamak ise yerli yerine oturtur: birinin zenginliği başkasının yok oluşu üzerine inşa edilmektedir.

Kaybolan yalnızca kültürel renkler değildir. Kaybolan, o renklerin içinde taşınan bilgi, diyalektik ve anlam birikimidir. Bir dil yok olduğunda yalnızca kelimeler yok olmaz; o dille düşünülebilen şeyler de yok olur. Bir tohum çeşidi yok olduğunda yalnızca bir bitki yok olmaz; o bitkinin tabiatla binlerce yıllık uyumu da yok olur. Bir mimari gelenek yok olduğunda yalnızca bir estetik yok olmaz; o geleneğin iklimle, coğrafyayla, insan ölçeğiyle kurduğu derin ilişki de yok olur.

Sömürü budur işte. Birikimi çökertmek, maliyeti düşürmek, kârı büyütmek.

Fikir Soyu

Bu mantık yeni değildir. Soyağacı uzundur ve aydınlık yüzlü isimlerle doludur.

Henri de Saint-Simon on dokuzuncu yüzyılın başında insanlığın bilim ve teknik liderliğinde yönetilmesi gerektiğini ilan etti. Auguste Comte bu düşünceyi pozitivizm adıyla sistemleştirdi: ölçülemeyen bilgi değildir, ölçülemeyen gerçeklik değildir, standartlaştırılamayan ilerleme değildir. Modernitenin büyük vaadi buydu; aklın ışığında birleşecek, ortak bir dilde konuşacak, aynı araçlarla ölçülecek bir insanlık.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu düşünce kurumsal bir iskelet kazandı. Bretton Woods’ta kurulan finans düzeni, yalnızca döviz kurlarını değil, ekonomik aklın neyin rasyonel neyin irrasyonel sayılacağını da tayin etti. Dünya Bankası kalkınmayı tek bir modele irca ederken IMF o modele uymayanlara maliyetini gösterdi. GATT ve ardından WTO ticaret kurallarını yazdı; fakat aslında hangi bilginin, hangi tohumun, hangi ilacın ticaretinin mümkün olduğunu da dayattı.

Dijital çağda bu mantık görünmez ve her yere sinmiş bir hâle büründü. Algoritmalar neyin alaka uyandırdığını, neyin yayıldığını, neyin var olmaya devam ettiğini belirliyor. Platformlar yerel dilleri ve kültürleri ihtiva eder görünürken aslında onları tek bir dikkat ekonomisinin hammaddesine dönüştürüyor. Bilgi artık global değil; global kabul ettirilen belirli bir bilgi biçimi var ve geri kalan, bu hiyerarşinin dışında kalmaya mahkûm. Proje değişmedi. Vasıtaları değişti.

Yaratılışın Dili

Burada zemin kayıyor. Allah her insanı ayrı bir yüzle yarattı. Bu müşahede o kadar sıradan görünür ki derinliği gözden kaçar. Yeryüzünde onlarca milyar insan yaşadı ve yaşıyor; hiçbirinin yüzü bir diğeriyle aynı değil. Parmak izi bile tektir, ses tonu bile benzersizdir. Bu bir zorunluluktan değil, bir tercihten kaynaklanıyor. Birbirinin aynı insanlar yaratmayı bilmiyor muydu haşa? Biliyordu. Yaratmadı.

Yüz gibi akıl da böyledir. Mizaç da böyledir. Her insanda ayrı bir kavrayış, ayrı bir temayül, ayrı bir idrak biçimi. Hikemiyat geleneği bunu tesadüf olarak okumaz; ilahi iradenin bir yansıması olarak okur. Çoğulluk, yaratılışın bir hatası ya da katlanılması gereken bir zaruret değildir. Bizzat ilahi düzenin tercihidir.

Tektipleştirme projesi bu noktada yalnızca siyasî değil, varoluşsal bir iddiaya dönüşüyor. İnsanı Allah’ın yarattığı gibi değil, sistemin ihtiyaç duyduğu gibi biçimlendirme çabası, yaratılışın kendisine açılmış bir davadır. Papini’nin anlatıcısı Şeytan’a tam da bunu söyler zaten: Tanrı’nın gerçek zıddı olmak istiyorsan çeşitliliği yok et. Farklılıkları erit, denkleştir, eşitle. Şeytan’ın rolünü bugün kim oynuyor, artık sormaya gerek yok.

Hayatın Şartı

Yirminci yüzyılın ortasında tarım bilimi büyük bir zafer ilan etti. Yüksek verimli, tek tip, hibrit tohumlar geliştirildi; aynı boyda büyüyen, aynı günde olgunlaşan, makinelerle kolayca hasat edilen bitkiler. Verimlilik arttı, maliyet düştü, sistem mükemmelleşti. Hatta yüksek nüfuslu dünyanın ancak böyle beslenebileceğini iddia ederek rızka bile ipotek koymaya kalktı. Ta ki ilk büyük hastalık gelene kadar. Monokültür, verimliliğini çeşitliliği feda ederek satın almıştı. Binlerce yıl boyunca farklı koşullara, farklı hastalıklara, farklı iklimlere uyum sağlamış yüzlerce çeşit tohum terk edilmişti. Sistemin direnci sıfıra yaklaşmıştı. Bir patojen doğru noktaya vurduğunda bütün hasat birden çöktü.

Çeşitlilik, biyolojik sistemlerin hem zenginliği hem de direncidir. Farklılık, sistemin kırılganlığını azaltır; çünkü her farklı unsur farklı bir tehdide karşı farklı bir savunma taşır. Tek tip sistem ise her tehdide aynı şekilde yanıt verir; ya tamamen dayanır ya tamamen çöker.

İnsan medeniyeti için bu fark daha da büyüktür. Farklı kültürler farklı sorulara farklı yanıtlar geliştirdi; farklı coğrafyalar farklı bilgi birikimi üretti; farklı diller farklı fikir yapıları inşa etti. Bu çeşitlilik lüks değildir; insanlığın büyük sorunlarla başa çıkabilmesinin birikimli kapasitesidir. Onu yok etmek, geleceği yalnızlaştırmaktır.

Papini bunu bir asır önce söylemiş: farklılıklar ne kadar çoksa gerçeklik o kadar hakiki. Gerçekliği azaltmak, dünyayı inceltmektir.

Kendi İpinde Asılmak

Tektipleştirme projesinin üç büyük vaadi vardır: verimlilik, barış ve ilerleme. Her birini kendi zeminine oturtmak gerekir.

Verimlilik vaadi önce tuttu. Standartlaşma üretim maliyetlerini düşürdü, ticaret hacmini büyüttü, refah yaydı. Ama bu verimliliğin faturası görünmez yerlere yazıldı: yok olan çeşitler, çöken yerel ekonomiler, anlamsızlaşan gelenekler, üretilemeyen fikirler. Sistem, kazancını şimdide ve görünürde kaydederken maliyetini istikbale ve görünmeze erteliyor. Verimlilik böyle hesaplandığında iktisat değil, yağma yapılmış olur.

Barış vaadi daha ince işler. Ortak pazar, ortak değerler, ortak kurumlar çatışmayı azaltır; bu doğrudur ve değerlidir. Fakat bastırılmış çatışma yok edilmiş çatışma değildir. Farklılıkları bir arada tutmanın yolu onları eritmek değil, aralarındaki gerilimi meşru ve icatçı kılmaktır. Tek tip insan topluluğunun barışı değil; sessizliği vardır. Sessizlik ise barış demek değildir.

İlerleme vaadi en büyük yanılsamadır. İlerlemenin istikametini kim tayin ediyor? Hangi soruların sorulacağını, hangi bilginin değerli sayılacağını, hangi çözümlerin makul görüleceğini kim kararlaştırıyor? Tek tip bir bilgi hiyerarşisi kendi dışındaki her şeyi geri kalmışlık olarak tanımlar ve böylece ilerlemenin tek mümkün yolu olarak kendini sunar. Bu döngü kırılmadan ilerleme iddiası, yalnızca bir iktidar meşruiyet gerekçesidir. Verimlilik yağmadır. Sessizlik barıştır. İlerleme hiyerarşinin kendini yeniden üretmesidir.

Şeytan’ın Gözyaşları

Papini’nin hikâyesi bir cevapla bitmez. Şeytan konuşmaz. Uzun süre sislere bakar, sonra ayağa kalkar ve “Gidelim” der. Anlatıcı o an Şeytan’ın ağladığını fark eder. Pişmanlık mı, öfke mi, başka bir şey mi; hikâye bunu söylemez.

Belki Şeytan kendine gösterilen yolun ne kadar doğru olduğunu anladığı için ağlıyordur. Belki de o yolda yürünürse kötülüğün kendisi de anlamsızlaşacağı için. İyilik olmadan kötülük, farklılık olmadan aynılık, öteki olmadan ben yoktur. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde üzerinde sıkça durduğu üzere esas olan zıt kutupların üstün muvazenesini kurabilmektir. Şeytan bu muvazeneyi kendi lehine kurmak için çabalar. İnsan ise kendi lehine. Kutuplardan birini yok etmek marifet değildir. Şeytan, insanın kendisinin aleyhine olan bu teşebbüsünün, tektipleştirme projesinin nihayetinde varoluşun kendini yutacağını, büyük bir hiçlikte son bulacağını, insanın olmadığı yerde şeytanın zıtlığının da bir anlamı kalmayacağını anlamıştır belki.

Bugün o projeyi yürütenler Şeytan’ın gördüğü bu sonu görebiliyor mu? Büyük ihtimalle görmüyorlar. Çünkü maliyet hesabı kısa vadelidir, fatura ise uzun vadeli. Uzun vadede hesap soracak yahut sorulacak kimse kalmayacak; onlar bunu biliyor ve bu bilgiyle rahat uyuyorlar. Ama medeniyet ölmeyecek. Medeniyet ya çeşitliliğiyle ayakta kalacak ya da tekdüzeliğiyle çökecek.

İnsan, Allah’ın her birine ayrı verdiği akıl ve mizaçla dünyayı anlar, yorumlar, dönüştürür. Bu zenginliği yok etmek insanı yönetilebilir kılmaz yalnızca; insanı insan kılan şeyi ortadan kaldırır.

Papini’nin selvisi hâlâ orada duruyor. Sırtını yasla, dinle. Sisin içinden dünya yavaş yavaş görünmeye başlıyor.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış