Tövbe etmek istiyor muyuz gerçekten? O zaman önce kusmak gerekiyor. Bu cümle kulağa sert geliyor olabilir ve belki öyle de olmalıdır. Biraz sorarak, sorular üzerinden sorgulayarak meseleye yaklaşalım. Neden tövbe ederiz?
Alışılmış cevap şudur; günah işledik, pişmanız, affedilmek istiyoruz. Bu cevap yanlış değil ama eksiktir. Tövbe gibi dinamik ve köklü bir sürecin bu kadar sathî bir cevaba irca edilmesi, onu çoğu zaman içi boş bir ritüele dönüştürmeye yeter.
Hristiyan geleneğinde günah, insan ile Tanrı arasında işlenmiş bir ihlâldir. Günah çıkarma, bu ihlâlin silinmesi için kurulmuş bir mekanizmadır. Günah itiraf edilir, kefaret ödenir ve kişi affedilir. İşlem tamamdır. Kişi aynı kişidir; yük hafifletilmiş, taşıyan değişmemiştir.
İslâm’ın nefs muhasebesi ise bambaşka bir soruyla başlar: Ben kimim?
Burada günah, yalnızca yapılan bir şey değildir; aynı zamanda onunla beraber olunan bir şeydir. Eylemin kendisi kadar, o eylemi mümkün kılan iç düzen hesaba çekilir. Dolayısıyla tövbe bir itirafçı işi değil, bir muhasip işidir. Affedilmek yanında, hizaya geri gelmek, istikameti tekrar tutturmak için yapılır. Günahı silmek için değil, günahı mümkün kılan nefsanî şartları ortadan kaldırmak için.
Tasavvuf bu hakikati bir metaforla anlatır. Kalp, Allah’ı yansıtmaya muktedir bir aynadır. Pas tutmuşsa yansımaz, bulanıklaşmışsa çarpıtır. Tövbenin işi o pasın kazınmasıdır ki akis berraklaşsın, yansıyan şey tüm berraklığıyla görünsün. Bu yüzden tövbe ile “ben kimim” sorusu birbirinden ayrılmaz. Ben’i anlamadan Allah’a yönelmek, aynayı silmeden ona bakmaya çalışmak gibidir.
İnsan, unutmuş bir varlıktır. Tövbe, neyi unuttuğunun şuuruna ermektir; kendin ile beraber neyi unuttuğunu hatırlamaktır. Bu yüzden istiğfar yalnızca bir af talebi değil, bir dönüş iradesidir. Nereye dönüş? Aynanın paslanmadan önceki fıtrat üzere hâline.
Tövbeyi yaptıklarımız için değil, yaptıklarımızın bizi oldurduğu şeyden dolayı yapıyoruz. Yaptığımız şey izdir; olduğumuz şey ise o izi bırakan eldir. Muhasebe elin üzerinde durur, izin üzerinde değil.
*
Buradan bir ayrım doğuyor: istiğfar ile istifra arasındaki fark.
Dilimizde istiğfar, Allah’tan af dilemektir; içinde hem kabul hem istikamete yöneliş hem utanç hem umut barındıran mürekkep bir kelime. İstifra ise kusmaktır, içerdekini zorla dışarı çıkarmak… İkisi arasındaki fark yalnızca ses meselesi değil. Biri kapıya varmaktır, diğeri kapıya varmaya layık olmaktır.
Bir insan yıllarca belirli bir kanaate, bir kimliğe, bir ideolojiye, bir yanlışlığa sarılmış yaşamış olabilir. Vakti gelmiş, dönmek istemiştir. “Pişmanım” demiştir. Peki gerçekten pişman mıdır? Yoksa pişman olmak istediği için mi pişmanlık hissettiğini zannetmektedir?
Tövbenin en büyük düşmanı kötülük değildir. Kötülük zaten ortadadır; görünürdür, üzerinde durulabilir. Tövbenin asıl düşmanı, insanın kendi içindeki mevcut düzeni bozmadan değiştiğine inanmasıdır.
*
Tasavvuf geleneğinde tövbenin önünde bir muhasebe kapısı vardır. Özellikle Nakşibendî çizgisinde kul kendini hesaba çekmeden, içindeki karanlığı adlandırmadan, sadece “Ya Rabbî, bağışla” demesi kâfi sayılmaz. Zira bu noktada affedilenin ne olduğu bile belirsizdir. Bağışlanmak için önce ortaya konulacak bir şey gerekir.
İşte, istifra burada devreye girer, mecazî anlamıyla. Yutulmuş olanı kusmak. Örtülmüş olanı açıktan görmek. Yaşanan ile anlatılan arasındaki makarayı sökmek. Necip Fazıl’ın bir dizesi bu noktada zihinde çakar: “Kustum öz ağzımdan kafatasımı.” Şairin bütün bir ömrü boyunca taşıdığı kirliliği dışarı kusması, insan olmanın belki de en sancılı ve en şerefli ânıdır. Çünkü Üstad o dizede yalnızca itiraf etmez; kendini, birikmiş bütün ağırlığıyla, gün yüzüne çıkarır.
Çağımızın insanı tam da bu safhada takılıyor. Kusturmak acı verdiği için, yüz yüze gelmek bunalttığı için, iç hesaplaşma zaman aldığı için kestirme yolu tercih ediyor: doğrudan af diliyor. Ritüeli tamamlıyor, şekle sığınıyor; fakat içeride hiçbir şey yerinden kımıldamıyor.
Buna tövbenin kabuğu diyebiliriz. Şekli vardır, özü yoktur.
*
Bu meselenin yalnızca ferdî bir ruh hâli olmadığını söylemek gerekiyor.
Toplumlar da tövbe eder yahut eder gibi yapar. Geçmişle yüzleşme adı altında yapılan bazı kolektif ritüeller, esasında geçmişi kapatmanın meşrulaştırılmış şekilleridir. Alenen pişmanlık gösterilir, özür bildirgeleri yayımlanır, anma törenleri düzenlenir; fakat o geçmişin içinden beslenen iktidar ilişkileri, ekonomik yapılar, zihnî alışkanlıklar dokunulmadan kalmaya devam eder.
Böyle bir tövbe, bir anlamda, geçmişi muhafaza etmeye yarar.
Tarihçiler buna bazen “ritüel arınma” der: toplum sembolik bir bedel ödeyerek gerçek hesaptan muaf tutulur. Yargılananlar semboliktir, yargılanmayanlar asıl yapıyı taşır. Kusturmadan tövbe etmiş gibi yapılmıştır; mide temizlenmemiştir.
*
Psikoloji bu manzarayı farklı bir dille anlatır. Savunma mekanizmalarının en inceliklisi, değişime direncin değişme dili üzerinden kurgulanmasıdır. İnsan “değiştim” dedikçe değişme ihtiyacını daha az hisseder. Tövbenin kelimelerini dile getirmek, tövbenin işini yapmış gibi idrak edilebilir. Böylelikle vicdanını rahatlatırken menfi statüko korunmuş olur.
Zihnî çelişki araştırmalarının bize söylediği şudur; insanlar inanç ile eylem arasındaki gerilimi çoğu zaman eylemi değiştirerek değil, inancı yeniden düzenleyerek kapatırlar. “Ben aslında o kadar da yanlış bir şey yapmadım” yahut “niyetim iyiydi” kıvranışları, sancılı bir istifranın önüne çekilen pamuk perdelerdir.
İstifra olmadan istiğfar, bu perdenin Allah’ın adıyla süslenmesinden ibaret kalabilir.
*
İstifra neden bu kadar zordur?
Kusmak özeldir; başkaları görür. İçeride sakladığınız şeyin bir kısmı midenize değil, bir kimliğe sarılmış durumdadır ve onu dışarı çıkarmak o kimliği de bozar. Artık aynı kişi olmayacak olmak; bu hem korkutur hem anlamsız hissettirir. Üstelik bir insan uzun yıllar boyunca belirli bir fikir çerçevesinde yaşamışsa, o çerçeveyle münasebet kurmuşsa, topluluk edinmişse, anlam üretmişse; o çerçeveyi gerçekten sorgulamak, aynı zamanda o yılları sorgulamak demektir. Bu sancıdan kaçmak için çerçeveyi ufak tefek tadil etmeyi yeterli saymak daha kolay gelir. Ve belki en derinde olanı; kustuğunuzda ne çıkacağını bilmiyorsunuzdur. Kendinizin farkında olmadığınız katmanlar var olabilir. Bunlarla yüzleşmek, yönetilmesi güç bir hürriyet talep eder.
İşte bu yüzden gerçek tövbe, kahramanca bir eylemdir. Utancı değil, utancın üstüne basmayı gerektirir. Pişmanlığı değil, pişmanlıkla baş başa kalmayı…
*
İstifra ettikten sonra istiğfar etmek daha hafif değil, daha ağır gelir. Çünkü artık ne için af dilendiğinin şuuru hâsıl olmuştur. Kelimeler yerli yerine oturur. Dilin altındaki şey görünür hâle gelir.
Bilmek, insanı mesul kılar ama bu yük taşınabilir bir yüktür. Çünkü gerçek pişmanlık, kişiyi köklü bir değişime hazırlar; sembolik değil, yapısal bir değişime. Düşüncenin değil, taşıyıcı kirişlerin değişmesine. Tasavvufun fena kavramı da tam buraya dokunur; benliğin geçiciliğini idrak etmek, egonun ürettiği hikâyelere olan bağlılığı gevşetmek. İstifra, belki de bu gevşemenin ilk müşahhas adımıdır. Yutulmuş olanı bırakmak, el koymaktan vazgeçmek, içerideki zehirleyen yükten kurtulmak.
Böyle bir arınma, tövbeyi ritüelden gerçeğe taşır. Aynayı siler; akis berraklaşır.
*
İstiğfar güzeldir, lazımdır, olmazsa olmazdır. Ama kendini bilmeden yönelmenin bir sınırı vardır. Dua bir kapıdır; kapıya erişmek için önce o kapının önünü açmak gerekir.
Önce istifra, sonra istiğfar.
Bu sıranın tersine çevrilmesi, tövbeyi değil, tövbenin imajını üretir.
