ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlattığı müşterek harekât, beş haftayı aşan bir çatışmaya, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasına ve küresel enerji düzeninin sarsılmasına yol açtı. Haziran ortasında Pakistan ve Katar arabuluculuğuyla varılan ön mutabakat, silahları durdurdu; fakat soruları durdurmadı. Nükleer dosya, yaptırım rejimi, İsrail’in çözüme yanaşmayan hesabı ve İran’ın içinde biriken gerilim; hepsi altmış günlük ikinci bir safhaya havale edildi. Başka bir deyişle, imzalanan belge bir kapanış değil, erteleme.
Bu dosya o ertelemenin içini doldurmaya çalışıyor. Hukukçu gözünden meşruiyet zemini sorgulanıyor; iktisatçı gözünden Hürmüz’ün faturası hesaplanıyor; kurmay gözünden kimin ne kazandığı ya da kayıp verdiği tartılıyor; toplumu izleyen bir gözden İran’ın içindeki kıpırdanmalar okunuyor; bölgeyi tanıyan bir gözden aktörlerin gerçek niyetleri değerlendiriliyor. En sonunda, çok kutuplu dünyaya geçişte bu savaşın taşıdığı anlam ve önümüzdeki döneme ilişkin dört olası yörünge ele alınıyor.
Bir çatışmayı doğru okumak, doğru soruları sormakla başlar. Bu dosyanın amacı da tam olarak budur.
I. Ne Yaşandı?
Her büyük kırılmanın kendine has bir mantığı vardır ve o mantık çoğu zaman hadiselerin çok öncesinde kurulmaya başlar. ABD–İran savaşını yalnızca 28 Şubat 2026 sabahında başlayan bir harekât olarak okumak, tarihî süreçten kopuk bir anlık fotoğrafa bakmak gibidir. Bu çatışmanın fitili, en az on yıl öncesinden, belki de 1979 İslam Devrimi’nden bu yana süregelen yapısal gerilimin birikimiyle yanmıştı.
Yakın tarihe bakıldığında, süreç Nisan 2025’te Umman’ın başkenti Maskat’ta başlayan dolaylı müzakerelerle şekillendi. Ummanlı arabulucular vasıtasıyla yürütülen bu görüşmelerde ABD heyetine Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff, İran heyetine ise Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi başkanlık etti. Müzakerelerin başlangıçta teknik bir nükleer dosya olarak kurgulandığı anlaşılıyor; ancak bölge dinamikleri ve özellikle Haziran 2025’te yaşanan On İki Günlük Savaş bu çerçeveyi baştan aşağı değiştirdi. O kısa çatışma İran’ın içerideki meşruiyet krizini derinleştirdi. Ocak 2026’da patlak veren halk ayaklanmaları ve akabinde gelen sert devlet müdahalesi, Tahran’ın müzakere masasındaki tutumunu da doğrudan belirledi. Siyasî açıdan köşeye sıkışmış bir rejim, uluslararası masada teslimiyet ile tehlike arasındaki dar alanda manevra etmek zorunda kaldı.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail, ‘Operation Epic Fury’ adıyla duyurulan ortak harekâtı başlattı. İlk saatlerin en sarsıcı gelişmesi Ali Hamaney’in hayatını kaybetmesiydi. Hamaney’in ölümü bir sembolik kayıp değildi; kırk yılı aşkın bir süre boyunca İran’ın siyasî ve dinî meşruiyetini şahsında taşıyan bir kurumun ani çöküşüydü. İran, beklenmedik biçimde hızlı ve kapsamlı bir yanıt verdi. Füze ve insansız hava araçlarıyla İsrail’i, ABD’nin bölgedeki üslerini ve Körfez’deki sivil ile askerî altyapıyı hedef aldı. Bu karşılık, İran’ın 2025’teki On İki Günlük Savaş’a kıyasla çok daha hızlı ve koordineli hareket ettiğini gösteren bir komuta yapısı değişimine işaret ediyordu.Mart ayının başında İran, dünyanın gözünün önünde Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapattı. Bu karar, çatışmanın coğrafî sınırlarını aşarak küresel bir ekonomik krize yol açtı. Tanker trafiği yüzde doksana varan oranda düşerken ham petrol yüz doların üzerine çıktı; başta Irak ve Kuveyt olmak üzere Körfez petrol üreticileri, depolama kapasiteleri dolunca üretimi kısmak zorunda kaldı. Dünyanın her yerinde tüketici fiyatlarına yansıyacak bu domino etkisi, savaşı artık yalnızca bölgesel bir çatışma olmaktan çıkardı.
Pakistan’ın 8 Nisan’daki arabuluculuğuyla ilk ateşkes sağlandı. Ama bu ateşkes birçok açıdan eksikti: İsrail’i kapsamıyordu, Lübnan’ı kapsamamıştı ve nükleer başlığa dair hiçbir somut madde içermiyordu. Netanyahu, ateşkesin hemen akabinde Lübnan operasyonunun süreceğini ilân etti. Böylece çatışma, Tahran–Washington hattından bağımsız biçimde kendi dinamiklerini üretmeye devam eden Lübnan ekseninde sürdü. ABD arabuluculuğuyla 16 Nisan’da İsrail–Lübnan arasında ayrı bir ateşkes sağlandı; ama bu da kısa sürdü.
Haziran ayına gelindiğinde Pakistan ve Katar’ın ortaklaşa yürüttüğü müzakereler belirleyici bir eşiğe ulaştı. İran 14 maddelik taslak metnini kamuoyuyla paylaştı; Türkiye ve Mısır da bu süreçte arabuluculuk kapsamında yer aldı. 14–15 Haziran 2026’da iki taraf, altmış günlük ateşkes uzatması, Hürmüz Boğazı’nın açılması ve nükleer müzakerelerin başlamasını öngören çerçeve ön mutabakata vardı. İmza töreni, J. D. Vance liderliğindeki ABD heyetinin G7 öncesinde ülkeye dönemeyecek olması nedeniyle 19 Haziran’da çevrim içi ortamda gerçekleşecek. Türkiye, Mısır, Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğuyla varılan bu tablo, yeni bir diplomasi coğrafyasının haritası gibidir.
Her iki taraf da zafer ilân etti. Kaybedeni olmayan anlaşmalar, genellikle çözülmemiş sorunu ileriki bir tarihe havale eden anlaşmalardır.
II. Meşruiyet ve Milletlerarası Hukuk
Uluslararası hukukun en temel prensibi şudur: devletler, egemenliklerini zedeleyecek her türlü dış güce karşı korunma hakkına sahiptir. BM Şartı’nın 2/4. maddesi bu prensibi güç kullanımını yasaklayarak kodlar; yalnızca BM Güvenlik Konseyi’nin yetkisi ya da 51. maddenin öngördüğü meşru müdafaa gerekçesiyle istisnalar tanınır. 28 Şubat saldırıları bu iki istisnadan da yoksundu. Güvenlik Konseyi herhangi bir karar almamıştı; meşru müdafaa argümanı ise İran’ın nükleer silaha sahip olmadığını açıkça belgeleyen uluslararası raporların gölgesinde kalmaktaydı.
BM İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Özel Raportörü Ben Saul, İran’ın o tarih itibarıyla zenginleştirilmiş uranyumu nükleer silah üretecek düzeye taşımadığını ve uzmanların böyle bir silahın varlığına dair herhangi bir kanıt bulunmadığı konusunda hemfikir olduğunu kayıt altına aldı. Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden uluslararası hukuk profesörü Don Rothwell ise saldırıların, BM Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir kararı olmaksızın başlatıldığını ve bu nedenle hukuki zemininin bulunmadığını vurguladı. Hukuk Derneği Dergisi, aktif müzakereler sürerken İran’a saldırı başlatılmasının BM Şartı’nın 2. maddesindeki iyi niyet prensibini açıkça çiğnediğini not etti.
Trump yönetimi bu ağır hukukî itirazları belirli bir söylemle savuşturmaya çalıştı. Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı Reed Rubinstein, operasyonu 1979’dan bu yana birikmiş ‘İran’ın kötü niyetli saldırganlığının’ bir devamı olarak nitelendirdi ve ‘İsrail’in kolektif meşru müdaafası’ çerçevesine oturttu. Ancak hukuk akademisyenlerinin büyük çoğunluğu bu çerçeveyi, önceki yetkisiz askerî müdahalelere kıyasla çok daha spekülatif ve öngörüye dayalı bir gerekçe olarak değerlendirdi. Çünkü burada meşru müdafaa, gerçek bir saldırıya karşı değil potansiyel bir saldırıya karşı ileri sürülüyordu. Bu yaklaşım, uluslararası hukuktaki ‘yakın ve kaçınılmaz tehdit’ eşiğinin oldukça gerisinde kalıyordu.
Öte yanda İran da temiz bir sicille bu süreçten çıkmadı. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, UNCLOS yani BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde uluslararası seyrüsefer haklarının açık bir ihlaliydi. Üçüncü taraf ülkelerin ticaret gemilerine yönelik saldırılar, uluslararası silahlı çatışma hukukunun sınırlarını zorladı. Uluslararası Af Örgütü’nün belgelediği çocuk asker kullanımı ise hiçbir gerekçeyle savunulamaz bir savaş suçu olarak kayıt altına alındı. Savunma Bakanı Pete Hegseth’in ‘düşmanlarımıza af yok, merhamet yok’ sözleri hem ABD’nin kendi harp hukuku rehberiyle çelişiyor hem de 18 U.S.C. § 2441 kapsamındaki savaş suçu statüsü açısından ciddi sorular doğuruyordu.
Varılan mutabakat bu hukukî sorulara yanıt vermedi; zira belge bir barış antlaşması değil, siyasî bir çerçeve metnidir. Nükleer müzakereler altmış günlük ikinci evreye, yaptırım rejiminin yeniden yapılandırılması da aynı masaya bırakıldı. Hukukî sorumluluk meselesi fiilen askıya alındı. Büyük güç çatışmalarında sıkça gördüğümüz bu şablonu tanımak gerekir: uluslararası hukuk, kazananların değil kaybedenlerin yargılandığı bir sahne olarak işlemiştir. Bu savaşta ise her iki taraf da masanın farklı başlarında oturuyor. Gerçek hukukî hesaplaşma, belki ileriki on yıllara kaldı.
Aktif müzakereler sürerken başlatılan saldırı, BM Şartı’nın iyi niyet ilkesiyle bağdaşmaz. Ama uluslararası hukuk, gücün fiilen sınandığı anlarda en çok çiğnenen ve en geç hatırlanan kurallar dizisidir.
III. Hürmüz’ün Faturası
Hürmüz Boğazı, modern enerji ekonomisinin en kritik ve en savunmasız kavşağıdır. Yalnızca petrol değil; küresel LNG ticaretinin beşte biri, metanol, alüminyum, sülfür ve fosfat bu dar su şeridinden geçiyordu. Rakamları sıralamadan önce bu gerçeği kavramak gerekir: boğazın kapanması, sanayi medeniyetinin kan dolaşımını kesmek anlamına geliyordu.
2024 verilerine göre günlük yaklaşık 20,3 milyon varil petrol bu 33 kilometrelik geçitten akıyordu; küresel deniz yoluyla taşınan petrolün yüzde yirmi yedisine, dünya toplam petrol tüketiminin ise yaklaşık yüzde yirmisine karşılık gelen bir hacim. Mart başında tanker sigortası ya fiilen imkânsız ya da kârlı çalışmayı engellemeye yetecek kadar pahalı hale geldi. Denizciler geçişi reddetti; trafik yüzde doksana varan oranda düştü. Ham petrol yüz doların üzerine çıktı. Dallas Fed araştırmacıları bu enerji şokunun ikinci çeyreğin yıllıklandırılmış büyümesini 2,9 puan aşağı çekebileceğini hesapladı. Kiel Enstitüsü modellemesi ise boğazın tamamen kapandığı senaryoda küresel enerji fiyatlarının yüzde 5,4 artacağını, bu şokun gıda enflasyonunu da yüzde 2,7 oranında yukarı iteceğini ortaya koydu. Hindistan ve Güney Kore en çok darbe yiyen ekonomiler arasında yer alıyordu.
Enerji şokunun ardından gelen ikinci dalga, başlangıçta tahmin edilenden çok daha geniş bir coğrafyayı sardı. Küresel gübre ticaretinin üçte biri bu boğazdan geçiyordu. CNBC’ye konuşan emtia uzmanları, ABD’nin Orta Batı’sındaki bahar ekim mevsiminin ortasında New Orleans üre fiyatlarının 475 dolardan 680 dolara fırladığına dikkat çekti. Mısır ve soya üretimi için bu tek başına ciddi bir tarım riski anlamına geliyordu. Metanol üretimindeki aksaklıklar ise küresel plastik, boya ve sentetik elyaf tedarik zincirlerini etkiledi; Çin’in liman stokları uyarı eşiğinin altına gerildi.
Uluslararası Enerji Ajansı tarihinde ilk kez stratejik rezervlerden 400 milyon varillik serbest bırakma kararı aldı. Ama bu önlemin bir sınırı vardı. Enerji piyasasını yönetmek değil, yalnızca stabilize etmek mümkündü. Arz sorununun kendisi çözülmemişti; sadece zaman satın alınıyordu. Ön mutabakatla birlikte piyasalar nispeten sakinleşmeye başladı; Trump ‘petrol fiyatları düşüyor, borsa rekor kırıyor’ diyerek anlaşmayı kârlı bir deal olarak sundu. Gerçek normalleşme ise çok daha uzun sürecek. İran Ticaret Denizciliği Sendikası Başkanı Saman Rızai’nin Al Jazeera’ya söylediği bu konuda son derece açık: boğaz tam anlamıyla açılsa bile denizcilik sektörü savaş öncesi düzene muhtemelen bir daha dönemeyecek. Sigorta primlerinin normalleşmesi aylar alır; güven ortamının onarılması daha da uzun sürer; Körfez bölgesindeki liman ve altyapı hasarı ciddi yatırım gerektiriyor.
Uzun vadeli yapısal sonuç ise enerji coğrafyasının yeniden çizilmesidir. Çin, Orta Doğu enerji bağımlılığını azaltmak amacıyla Sibirya 2 boru hattını 2026–2030 kalkınma planına taşıdı. Körfez ülkeleri boru hattı kapasitelerini hızla genişletmeye başladı; Suudi Arabistan ve BAE’nin Hürmüz’ü devre dışı bırakan kapasite artırımı planları somutlaştı. Bu tablo tuhaf bir ironi barındırıyor: boğazın kapanmasına yol açan savaş, aynı zamanda onun kapanma riskini azaltmaya yönelik altyapı yatırımlarını hızlandırdı. Hürmüz, belki de bu savaşın sonucunda stratejik kırılganlığını değil ama zaman içinde stratejik tekliğini yitirecek.
ABD, İran’ı kitlesel imha silahı sahibi olmaktan alıkoyacağım derken ona toplu bozulma silahı verdi: Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı kapasitesi. — Ali Vaez, Uluslararası Kriz Grubu İran Proje Direktörü
IV. Kim Kazandı?
Savaşların askerî değerlendirmesi, galibiyet ve mağlubiyet kavramlarının ne denli muğlak olduğunu her defasında yeniden ortaya koyar. ‘Operation Epic Fury’ açısından bakıldığında, başlangıçta belirlenen hedefler ile fiilî sonuçlar arasındaki mesafe belirleyicidir. Netanyahu, operasyon başlarken ‘Hamaney rejiminin tehdidini sona erdirmek’ ve operasyonun ‘gerektiği sürece devam edeceğini’ ilan etmişti. Bu hedeflerin hangilerine ulaşılabildi?
Hamaney öldürüldü; bu, ABD ve İsrail açısından hem sembolik hem operasyonel düzeyde büyük bir başarı olarak sunulabilir. Ancak İran o boşluğu şaşırtıcı bir hızla kapattı. Hamaney’in oğlu Mucteba Hamaney 8 Mart’ta yeni dinî lider seçildi. Devrim Muhafızları ve Ali Laricani gibi siyasî ağır toplar, liderlik geçişini yönetim krizi çıkartmadan yürüttü. Batılı analistlerin beklentisi, üst komutanın öldürülmesinin devlet yapısını felç edeceği yönündeydi; bu beklenti gerçekleşmedi. İran’ın on yıllık merkezî olmayan örgütlenme modelinin bu sınavdan çıkardığı ders açık: kritik komuta figürünün kaybı şok edici olur, ama sistemi çökertemez.
İran’ın balistik füze ve hava kuvvetleri kapasitesi ciddi hasar gördü; fakat burada da ilginç bir paradoks ortaya çıktı. İran, füze arsenaline rağmen en etkili stratejik baskıyı nükleer programından ya da balistik füzelerinden değil, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolden sağladı. Bu savaşın askerî tarihinin en çarpıcı derslerinden biri de buydu. Coğrafî konum avantajının pahalı ve sofistike silah sistemlerini geride bırakabileceği bir kez daha görüldü. Körfez bölgesindeki kıyı ülkelerinin güvenliğini, ABD’nin Asya’ya yönelik enerji taahhütlerini ve küresel ticaret akışlarını eş zamanlı olarak tehdit edebilme kapasitesi, İran’ın asıl askerî kozu olduğunu bu süreç boyunca fiilen kanıtladı.
İsrail cephesinden bakıldığında tablo daha da karmaşık. Netanyahu ön mutabakatı ihtiyatlı bir dille karşıladı; ne zafer ne de yenilgi dedi. ‘Daha tamamlanacak hedeflerimiz var ve bunlara ya anlaşmayla ya yeniden savaşarak ulaşacağız’ ifadesinin altını çizmek gerekir. Bu, bir ülkenin imzaladığı ateşkesi eş zamanlı olarak geçici saydığını ilân ettiği oldukça nadir bir diplomatik tablodur. Eski Başbakan Ehud Barak’ın dile getirdiği özet ise örtbas edilemeyecek kadar açık: ‘İran güçlenerek, İsrail zayıflayarak çıktı. Bu, Netanyahu’nun stratejik sorumluluğudur.’ Barak’ın bu değerlendirmesi bir iç siyaset eleştirisi değil, somut bir stratejik bilanço olarak okunmalıdır.
ABD cephesinde ise hesap farklı ama eşit ölçüde karmaşık. Trump anlaşmayı ‘büyük bir zafer’ olarak sundu; petrol fiyatlarının düşmesini ve borsanın yükselmesini bu zaferin ekonomik göstergesi olarak beyan etti. Kongre içindeki derin hukukî tartışma ise görmezden gelinemeyecek boyuta ulaştı. Birçok hukuk ve askerî uzman, Trump’ın eylemi anayasal çerçeve dışında gerçekleştirdiği görüşünde; Kongre savaş yetkisini kullanmadı. White House ‘Savaş Güçleri Kararnamesi’ne uyduklarını söyledi ama Dışişleri Bakanı Rubio’nun kararname’nin bağlayıcılığı konusundaki muğlak tutumu dikkat çekti. Kurmay kadro uzun vadede şu soruya cevap aramak zorunda: stratejik hedefleri belirsiz, hukukî zemini tartışmalı ve ekonomik maliyeti ağır bir operasyonun ardından Hürmüz güzergâhının güvenliği fiilen daha mı sağlam, yoksa daha mı kırılgan?
İran’ın en güçlü silahı balistik füzeler ya da nükleer program değil, Hürmüz üzerindeki varlığıydı. Savaş, coğrafî üstünlüğün teknik olandan üstün olduğunu bir kez daha tüm dünyaya kanıtladı.
V. Toplumun Kırılmaları
Bu bölümde konuyu bir adım geriden almak gerekiyor. Çünkü savaşın toplumdaki karşılığını anlamak, ancak İran’ın Ocak 2026 öncesi iç gerçeğini net biçimde göz önüne almakla mümkün. 2022’deki ‘Kadın, Hayat, Özgürlük’ hareketi dağıtıldı ama iz bıraktı: gençlik, kadınlar ve şehirli orta sınıf, rejime karşı derin bir mesafeyi görünür kıldı. Haziran 2025’teki On İki Günlük Savaş bu birikimi daha da derinleştirdi; Ocak 2026 ayaklanmaları ise kitlesel bir kırılganlığın dışa vurumuydu. Beyrut Amerikan Üniversitesi sosyoloji doçenti Rima Majed’in dikkat çektiği gerilim tam burada yatıyor: geniş kesimlerin meşruiyetini zaten reddettiği bir devlet aygıtı, dış saldırı anında o nüfusun ‘birincil koruyucusu’ kimliğine bürünebiliyor.
Bu dinamik çok kadim bir örüntüdür. Dış tehdit, toplumun iç farklılaşmasını ikinci plana iter; ‘millet’ imgesi, siyasî yelpazenin farklı kesimlerini en azından geçici bir sessizlikte tutar. ‘Düşmana karşı biz’ çerçevesi, tam da meşruiyet krizi yaşayan rejimlerin en çok ihtiyaç duyduğu kültürel kaynak olduğundan bu tür savaşların iç siyasî hesaplarla da iç içe geçtiğini akılda tutmak gerekir. Ancak bu örüntüyü bir kader olarak okumak doğru olmaz. Savaşın neden olduğu millî kapanma, Ocak ayaklanmalarının kökenindeki birikimi silmiyor; bastırıyor. Altyapı tahribatının, enflasyonun ve ekonomik çöküşün günlük hayata yansıması, özellikle şehirli genç nüfus için kaçınılmaz siyasî sonuçlar doğuracak.
Georgetown Uluslararası İlişkiler Dergisi’nde yayımlanan analiz, dinî lider kurumunun kaybının yol açabileceği yapısal sarsıntıyı özellikle vurguluyor. Hamaney yalnızca siyasî bir lider değildi; on yıllar içinde biriktirdiği dinî-siyasî otorite, İran devletinin meşruiyetinin temel taşlarından birini oluşturuyordu. Mucteba Hamaney bu birikimi devralmadı; ona miras kaldı. Ama miras, inşa edilmiş otoriteden farklıdır. Yeni dinî liderin etrafındaki Devrim Muhafızları ile sivil siyasetçi figürlerin gerilimi, önümüzdeki yıllarda İran iç siyasetinin belirleyici fay hattı olmaya adaydır.
Lübnan boyutu ise ayrı bir trajedinin sahnesiydi ve buradan çıkan sonuçlar bölge düzeyinde de son derece anlamlı. Dört milyonluk ülkede bir milyonun üzerinde insanın yerinden edilmesi, toplumun her kesimine derinden işleyen bir yıkımdır. İsrail harekâtının bu boyutu ve Lübnan merkezi hükümetinin Hizbullah’ın askerî faaliyetlerini resmen yasaklama kararı, grubun toplumsal tabanındaki dönüşümü hızlandırdı. Hizbullah on yıllar boyunca hem silahlı örgüt hem de sosyal refah ağı, hem siyasî parti hem de dinî cemaat olarak ayakta durabildi. Bu çok katmanlı kimliğin savaş sonrasında nasıl yeniden şekilleneceği, Lübnan’ın geleceğini belirleyecek sorulardan biri olarak kalıyor.
Dış tehdit, toplumun iç farklılaşmasını ikinci plana iter. Ama baskılanan birikimler er geç yüzeye çıkar; savaşın bitişi, o birikimlerin tasfiye edilmesi değil, yalnızca ertelenmesidir.
VI. Aktörler ve Gerçek Niyetler
Orta Doğu’daki her büyük çatışmada olduğu gibi bu savaşta da en öğretici sorulardan biri şudur: kim masada oturuyordu, kim dışarıda bırakıldı ve kim hiç oturmak istemedi? Ön mutabakat çerçevesinde taraflar ABD ve İran’dır. İsrail ise anlaşmanın dışında kaldı; daha doğrusu, dışında kalmayı tercih etti.
Netanyahu’nun stratejik hesabı başından beri iki ayrı savaş yürütmek üzerine kuruluydu. Birincisi Washington ile koordineli İran harekâtı; ikincisi, ABD’nin tercihleriyle açıkça çelişmesine karşın ısrarla sürdürülen Lübnan operasyonu. Nisan ateşkesinde Netanyahu’nun ‘Lübnan dahil değil’ açıklaması bir protokol notu değil, stratejik bir bağımsızlık ilânıydı. ABD’nin ön mutabakatını kendi savaş hedefleriyle örtüştürmediği çok açık: İran’ın nükleer kapasitesi bütünüyle devre dışı bırakılmadı, bölgesel nüfuz ağları kırılmadı, Hürmüz güvencesi yazılı ve kalıcı bir çerçeveye oturtulamadı. Netanyahu’nun Trump’ı bu savaşa çektiğine dair imajı iç siyasette sembolik güç kaynağı olarak kullanıldı; ama savaşın sonundaki tablo, o imajın üreteceği siyasî temettüyü ciddi ölçüde törpülüyor.
Körfez ülkelerinin tutumu ise ittifak ortaklığının ötesinde stratejik bir muğlaklık içeriyor. BAE Devlet Başkanlığı üst danışmanı Anwar Gargaş’ın saptaması bu muğlaklığı iyi ifade ediyor: İran’ın Körfez altyapısını hedef alan saldırıların asıl amacı, Körfez güvenliğini ABD’ye daha da yapıştırmak ve enerji fiyatlarını yükselterek Washington üzerinde küresel baskıya sebep olmaktı. Körfez monarşileri için bu analizdeki ironi şurada: daha fazla ABD güvenlik şemsiyesine muhtaç hissettikçe, Washington’ın gelecekteki politika değişikliklerine karşı da daha savunmasız hale geliyorlar. Trump’ın ‘büyük anlaşma’ söylemi ile Suudi Arabistan’ın bölgesel güvenlik beklentileri arasındaki açı, 1973 petrol krizinden bu yana süregelen belirsizliğin yeni bir versiyonunu sunuyor.
Pakistan ve Katar’ın arabuluculuk rolü ise ittifak haritalarının ne denli akışkan olduğunu gösteriyor. Bu iki ülkenin nükleer güçlerin savaşını bitirecek anlaşmayı masaya taşıması, uzun vadeli diplomatik kapasitelerini görünür kılıyor ve bunu köklü bir meşruiyet kaynağına dönüştürüyor. Türkiye’nin de arabuluculuk sürecinde yer alması, Ankara’nın hem NATO üyeliğini hem de bölgesel özerkliğini koruyan kadim manevra geleneğinin bir yansıması olarak okunuyor.
Masada kim yoksa, o kişi ya en büyük sorunun ya da en büyük fırsatın sahibidir. Bu anlaşmada İsrail’in dışarıda kalması, onun en kritik aktör olmaya devam ettiği anlamına geliyor.
VII. Çok Kutuplu Dünyaya Geçiş
Bu savaşı yalnızca çatışma, güvenlik ve ekonomi bağlamında okumak yeterli değil. Yaşanan çatışma, on yıllardır inşa edilmekte olan uluslararası düzen dönüşümünün içinde gerçekleşti ve o dönüşümü hem hızlandırdı hem de yönünü kısmen saptırdı. Orta Doğu Küresel İlişkiler Konseyi’nin Nisan 2026 analizindeki çerçeveleme bu açıdan son derece çarpıcı: bu savaşın jeopolitik mantığı, yükselen güçlerin yirmi yıldır inşa ettiği çok kutuplu düzenin coğrafî temelini çökertmeye yönelik sistematik bir ‘Avrasya kuşatması’ denemesidir. İran, Çin’in ve Rusya’nın hem Batı’ya hem Hint Okyanusu’na uzanan nüfuz projeksiyonunun merkezinde yer alıyor. Bu coğrafî koridoru fiilen kesen bir harekât, aynı zamanda Pekin ve Moskova’nın on yıllık inşasına meydan okuyordu.
Ama meseleyi tersinden de okumak gerekir. Çin ve Rusya, İran’a kâğıt üzerinde kapsamlı destek verdi; operasyonel düzeyde ise mesafe korudu. Toda Barış Enstitüsü’nün isabetli saptaması şu: Çin–Rusya işbirliği ‘kapsamlı stratejik ortaklıklar’ düzeyinde kalmış, hiçbir zaman bağlayıcı askerî garantilere dönüşmemiştir. Bu eksiklik, çok kutuplu Avrasya projesinin temel zaafiyetidir: ekonomik ve siyasî işbirliğine dayalı bir ittifakın, Batı’nın doğrudan askerî müdahalesine karşı güvenilir bir güvenlik şemsiyesi sunup sunamayacağı şüpheli kalmaya devam etti.
Bununla birlikte Rusya–Çin ekseninin bu süreçte güçlendiği de görülüyor. Moskova’nın İran’a ABD savaş gemilerinin konumlanmasına ilişkin uydu görüntüsü sağladığına dair iddialar, İran Dışişleri Bakanı Arakçi tarafından dolaylı olarak doğrulandı. Çin’in 2026–2030 kalkınma planına Sibirya 2 boru hattını taşıması, Orta Doğu enerjisine bağımlılığı azaltma hedefinin somutlaştığını gösteriyor. Bu savaş, Rusya’nın kaynak avantajını Çin’in teknolojik ve sanayi kapasitesiyle birleştiren yapısal uyumu hızlandırdı. ABD, İran üzerindeki baskıyı derinleştirirken aynı zamanda Rusya üzerindeki ekonomik sıkışmayı da dolaylı olarak hafifletti; bu, istenirse paradoks olarak da adlandırılabilecek bir sonuçtur.
Küresel Güney’in tepkisi belki de en öğretici kısım. Hindistan, petrol ithalatının üçte ikisini ve LNG’sinin yarısını Hürmüz üzerinden sağlıyordu; bu doğrudan bir enerji güvenliği krizi anlamına geliyordu. Ama Yeni Delhi, ‘Batı mı, Doğu mu’ ikiliği yerine kendi çıkarlarını öne çıkaran denge politikasını sürdürdü. Bu tutum, Küresel Güney’in büyük güç rekabetini izleyici tribününden değil, aktif bir ekonomik hesap çerçevesinden değerlendirdiğine işaret ediyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu’ndaki tespit bu bağlamda anlam kazanıyor: jeopolitik çatışma, çevre kaygılarının yerini alarak en büyük küresel risk faktörü olarak öne çıktı.
Tüm bu tablo birlikte değerlendirildiğinde şunu söylemek mümkün: bu savaş, ABD’nin tek kutuplu düzenin tek belirleyicisi olduğu iddiasını fiilen test etti ve bu iddia testi geçemedi. Ama çok kutuplu düzenin yeni güvenlik mimarisini inşa edecek aktörler de henüz o role hazır değil. Dünya, iki düzen arasındaki bu belirsiz geçiş sürecini Hürmüz Boğazı gibi kırılgan kavşaklarda her defasında yeniden yaşıyor.
Bu çatışma, dünya savaşından çok kaotik bir çok kutupluluğa geçişi temsil ediyor. Avrasya kuşatması girişimi başarısız oldu, ama yeni sistemi kuracak güç dengesi henüz netleşmedi.
VIII. Olası Senaryolar
Büyük kırılma anlarında projeksiyon yapmak hem zorunlu hem tehlikelidir. Zorunludur çünkü siyasî akıl, yalnızca olanı anlamakla değil olabilecek olanı önceden görerek işe yarar. Tehlikelidir çünkü tarih, en olası görünen senaryoları sıkça yanlışa düşürür. Bu şuurla, ön mutabakatın ardından önümüzdeki döneme ilişkin dört farklı yörüngeden söz etmek mümkün.
Kademeli normalleşme
En iyimser ve en az olası senaryodur. Altmış günlük müzakerelerin nükleer başlıkta somut ilerlemeyle sonuçlandığı, İran’ın UAEA denetimine razı olduğu, yaptırımların aşamalı biçimde kaldırıldığı bir yörüngedir. İsrail bu sürece itiraz edecektir ama Trump’ın ekonomik gündemine ve petrol fiyatları üzerindeki baskıya dayanamayacaktır. Hürmüz Boğazı tam ve kalıcı biçimde açılır; enerji piyasaları yavaş yavaş normalleşir. Bu senaryo neden az olasıdır? Çünkü üç farklı cephedeki açık hesap kapatılmamış durumda: İsrail’in nükleer tatmin eşiği, İran’ın bölgesel nüfuz ağları ve ABD Kongresi’ndeki hukukî tartışma. Bu üç değişkenin hepsinin eş zamanlı olarak normalleşme yönünde hareket etmesi, mevcut koşullarda son derece iyimser bir varsayım gerektirir.
Donmuş çatışma
Tarihî deneyimlere bakıldığında en olağan ihtimaldir. Ateşkes kâğıt üzerinde devam eder; müzakereler tıkanır ya da ağır aksak ilerler. İsrail Lübnan’da harekâtını periyodik olarak sürdürür; İran vekâlet güçlerine destek vermeyi kesmez ama açık bir tırmanmadan kaçınır. Her iki taraf da iç kamuoyuna anlaşmayı ‘zafer’ olarak pazarlamaya devam eder. Yaptırımların hafifletilmesi tartışması uzar; nükleer müzakereler teknik düzeyde sürer ama somut adım atılamaz. Bu model, Kore Savaşı’nın ardından oluşan donmuş ateşkesin Orta Doğu versiyonuna benzer: silahlı çatışma durmuştur ama barış da tesis edilememiştir. Hürmüz teknik olarak açık kalır ama sigorta primleri yüksek seyretmeye devam eder; bölge ‘normal’ olmayan yeni bir anormallik içinde asılı kalır.
İkinci perde
Altmış günlük süreç içinde müzakerelerin çökmesidir. Tetikleyici ne olabilir? İsrail’in Lübnan’da büyük bir harekât başlatması ve bunun İran’ın ateşkese uyum koşulunu ihlal etmesi; ya da İran’ın nükleer müzakere masasına getirdiği koşulların ABD tarafından reddedilmesi; ya da her iki tarafta da iç siyasî baskıların diplomatik esnekliği tüketmesi. Bu senaryoda İsrail bağımsız bir operasyona yönelebilir; İran yeniden boğaz baskısını bir koz olarak kullanabilir. Savaşın her iki tarafında da bu noktada ciddi bir ekonomik ve siyasî yorgunluk birikmiş durumda; bu yorgunluk yeniden tırmanmayı caydırıcı kılıyor. Ama aynı yorgunluk daha önce de caydırıcı olması gerekirken olmadı.
İran’ın iç dönüşümü
En beklenmedik ama tarihî açıdan en dönüştürücü potansiyeli taşıyan senaryodur. Yeni dinî lider Mucteba Hamaney, babasının biriktirdiği dinî-siyasî otoriteyi devralmadı; yeni bir meşruiyet zemini inşa etmek zorunda kaldı. Bu zorunluluk hem bir kırılganlık hem de bir fırsattır. Ekonomik çöküş, gençlik dinamiği ve Ocak 2026 ayaklanmalarının birikimi birlikte hareket ederse, İran’ın iç dönüşümü dış baskıdan çok daha belirleyici bir etken haline gelebilir. Bu dönüşüm mutlaka rejimin yıkılması anlamına gelmez; yönetim tarzının ve dış politika önceliklerinin köklü biçimde yeniden şekillenmesi de dönüşüm sayılır. Onlarca yıldır ABD ve müttefikleri İran sivil toplumunu, gazetecileri, akademisyenleri ve kadın hakları örgütlerini sessizce destekledi. Askerî güçle elde edilemeyen bu süreç, belki sessizce kendiliğinden ilerleyecek olan süreçtir.
Bu dört senaryonun hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, bazı yapısal sonuçlar neredeyse kaçınılmaz görünüyor. ABD–İsrail ilişkisindeki gerilim, Washington’ın Orta Doğu stratejisini uzun vadede sıkıştırmaya devam edecek. Boğaz üzerindeki güç denklemi kalıcı biçimde değişti; enerji güzergâh çeşitlendirmesi artık teorik bir tartışma değil, acil bir politika meselesidir. Ve çok kutuplu geçiş sürecinde Hürmüz gibi kavşak noktaları, sistemin güvenilirliğini her defasında test eden kırılma alanları olmaya devam edecek.
İmzalanan belge kalıcı bir barış değil, daha zor meseleleri ileriye atan bir çerçeve anlaşmadır. —
Mona Yacoubian, CSIS, Haziran 2026
Büyük güçler arasında imzalanan ateşkesler, tarihte nadiren savaşı gerçekten sona erdirmiştir. Çoğunlukla bir perdeyi kapatıp bir sonrakinin sahnesini hazırlarlar. Bu çerçeve anlaşma da belki tarih içindeki yerini, mevcut düzenin çöküşünü değil henüz kurulmamış düzenin çekişmesini belgeleyen bir dönüm noktası olarak alacak. Bu noktadan bakıldığında, bugün ‘ateşkes’ denen şey aslında bir parantezdir.
