Takdim
Bu metin bir tesadüfün değil, bir davetin ürünüdür.
Alev Alatlı, Fesüphanallah adlı eserinde şöyle der: “Aranızdan biriniz bir Gazzâlî-Bacon diyaloğu tasavvur etseniz, hatta bir piyes ya da film senaryosu kurgulasanız ne iyi olur diye düşünürüm, yavrum.” Bu cümle bir temenniden fazlasıdır; bir teşhistir. Alatlı, iki dehânın sathı benzerliklerini değil, daha derin ve daha verimli bir gerilimi görmüştü: Felâsifeye farklı nedenlerle cephe alan bu iki adamın, aynı soruların etrafında döndüğünü ama cevaplarının birbirini hem tamamladığını hem de kırdığını… O satırları okuyan biri olarak bu daveti reddetmek mümkün olmadı.
Gaybî ve Müktesep, işte o davet üzerine yazıldı.
İmam Gazzâlî ile Francis Bacon’ın hayalî karşılaşması
DRAMATURJÎ NOTU
Bu oyun tarihî kurgu değil, bir berzah kurgusu olarak okunmalıdır. İki adam hiç karşılaşmamıştır; aralarında beş yüz yıl, iki kıta, iki dil, iki medeniyet vardır. Ama bu oyunda o mesafe kalkmıştır. Ömürlerinin son demlerinde, zamanın dışında bir geçiş yerinde buluşuyorlar; nasıl geldiklerini bilmiyorlar, nereye gideceklerini de. Sadece oradalar.
Mekân İstanbul’dur. Yıldız Sarayı artık bir otele dönüştürülmüştür; bu, oyunun sessiz arka planı olarak durur; yorumlanmaz, sadece hissedilir. Bordo Oda, yüksek misafirlere ayrılmıştır. Duvarlar hâlâ aynı renkte: bordo. İlk perdede bu renk saltanatı hatırlatır; bir birikimin, bir iktidarın rengi. Son perdede aynı bordo, akan kanın rengidir. Sahne değişmez; fakat bakış değişir.
Abdülhamid o odada yıllarca telgraflarla dünyayı okudu. Her şeyi bilmek istedi, her şeyi elinde tutmak istedi. Kaybetti. O odanın hafızası bu yüzden ağırdır; bilginin iktidarını ve iktidarın kifayetsizliğini aynı anda taşır.
Oyun boyunca kimse bu tarihten söz etmez. Ama her ikisi de hisseder.
KARAKTERLER
İMÂM GAZZÂLÎ — Altmış küsur yaşında. Sakin, ağır başlı; bu ağır başlılık yorgunluktan değil doluluğundan gelir. Söylemediği şeyler söylediklerinden daha ağırdır. Bazen uzun süre susar; bu sessizlikler oyunun en yoğun anlarıdır. Bacon’a her zaman “siz” der; bu hitap oyun boyunca kalır ama içi değişir: başta ölçülü bir mesafe, sonra bir teşhis, en sonunda neredeyse bir şefkat. Gülüşü nadirdir ama gerçektir. Ellerini az hareket ettirir. Bakışı sert değil, derindir; bedenine değil ruhuna bakan bir bakış.
FRANCİS BACON — Elli beş yaşında, ömrünün sonuna yakın ama henüz bilmiyor. Zihni tez canlı, gözleri meraklı. Dinî olana karşı mesafesi var; ham bir düşmanlık değil, üstten bakan bir güvensizlik; “o kapı kapandı, ben yeni bir kapı açtım” diyen bir özgüven. Bu özgüven kibir olarak dışa vurur: konuşmasında acele etmez ama lâfı dolandırmaz, doğrudan girer, karşısındakinin çerçevesini tanımaz gibi davranır. Not defteri (The Promus of Formularies and Elegancies) her zaman yanındadır; oyun ilerledikçe ona daha az başvurur, son perdede hiç açmaz.
SAHNE
Yıldız Sarayı, Bordo Oda. Gece. Oda ağır mobilyalarla döşeli; bir kanepe, iki derin koltuk, duvara yaslanmış kitaplık. Pencerenin önünde İstanbul görünmez ama hissedilir; uzaktan zaman zaman gemi düdükleri, zaman zaman uzak bir ezan sesi. Duvarlar koyu bordo. Işık loş, tek bir lambadan geliyor.
GAZZÂLÎ, pencereye yakın koltuktadır. Bekliyor gibi; ama beklemekten sıkılmış biri gibi değil, zamanın içinde yerleşmiş biri gibi. Elinde hiçbir şey yok.
BACON kapıdan girer. Etrafına bakar; odayı değerlendirir, mobilyaları, rengi. Sonra GAZZÂLÎ’yi görür. Durmaz, şaşırmaz. Sanki olması gereken buymuş gibi, karşısındaki koltuğa oturur. Paltosunu çıkarmaz henüz.
Sessizlik.
BİRİNCİ PERDE — Kibir ve Mesafe
BACON: (Odaya bakarak, GAZZÂLÎ’ye değil.) Garip bir yer. Saray mı, otel mi belli değil.
GAZZÂLÎ: İkisi de. Ve ikisi de değil. Berzahın tabiatı böyledir; ne tam burası ne tam orası.
BACON: (İlk kez GAZZÂLÎ’ye döner. Onu süzer.) Gazzâlî. (Bir tespit, ne soru ne selam.)
GAZZÂLÎ: Evet. Ve siz Francis Bacon’sınız.
BACON: (Hafif bir onaylamayla.) Öyleyim. (Durur.) Sizi tanıyorum. Latince tercümelerinden okudum; Maqasid al-Falasifa. İyi bir özetleme işi. Aristoteles’i toparlayıp sunmuşsunuz.
GAZZÂLÎ: Toparlayıp sunmak için değil. Çürütmek için yazdım onu. Anlamadan çürütmek olmaz.
BACON: (Hafif güler.) Bunu ben de yaptım. Aynı adamı çürütmek için önce öğrendim. (Durur; sonra, hafif küçümseyerek.) Ama sizin çürütmeniz onun yerine başka bir otorite koydu. Benim çürütmem otoritenin kendisini devirdi.
GAZZÂLÎ: Hangi otoriteyi devirdiniz?
BACON: Aklın tek başına yeterliliği iddiasını. Aristoteles gözlem yapmadan akıl yürüttü; büyük bir bina kurdu, her taşı yerli yerinde, ama içinde pencere yoktu. Ben pencereyi açtım. Gözlem. Deney. Tekrar. Bunlarla bilgi inşa edilir.
GAZZÂLÎ: Ve inşa ettiniz mi?
BACON: İnşa etmeye başladım. Başlayanlar bitiremez her zaman; fakat başlamak gerekiyordu.
GAZZÂLÎ: (Düşünerek.) Aristoteles de başlamıştı. Ondan öncekiler de. Siz de başladınız. Her biri “ben pencereyi açtım” dedi. (Durur.) Peki o bina ne zaman tamamlanacak?
BACON: (Hafif bir şaşırmayla.) Tamamlanmaz. Bilim bitmez; bu onun fazileti, eksiği değil.
GAZZÂLÎ: Öyleyse bitmeyecek bir bina için hayatınızı verdiniz.
BACON: (Sertleşerek.) İnsanlığın hayatını iyileştirmek için verdim. Çocukken vebadan ölen insanları gördüm ben. Annemin ağlayışını işittim; o ağlayış hâlâ kulaklarımda. Bilsek dedim; bilsek bunu durdurabiliriz. Bu beyhude bir çaba değil.
GAZZÂLÎ: Hayır, değil. (Çok sessiz.) Bu çok güzel bir niyet.
BACON: (Bekliyor, sanki “ama” gelecekmiş gibi.)
GAZZÂLÎ: (Ama demez. Sadece bakar.)
Sessizlik. BACON not defterini çıkarır, masaya koyar. Açmaz.
BACON: Dinî bir adamla konuşmak istemezdim aslında. (Dürüstçe, kaba olmadan.) Dinin yaptığı şeyi biliyorum; soruları kapatır. “Tanrı öyle diledi” der ve mesele biter. Ben soruları açık tutmak istiyorum.
GAZZÂLÎ: (En ufak bir kırılma olmadan.) Hangi dini adamla konuştunuz ki böyle bir kanaate vardınız?
BACON: (Durur.)
GAZZÂLÎ: Soruyorum çünkü ben hayatımı soruları kapatmaya değil, yanlış kapatılmış soruları yeniden açmaya verdim. Kelam âlimleri vardı; her şeye cevap vermişlerdi, her şeyi sisteme oturtmuşlardı. Ben o sistemin içinden çıktım ve dedim ki: Bu cevaplar yaşanmış cevaplar mı, yoksa sadece düşünülmüş cevaplar mı? Fark büyüktür.
BACON: Yaşanmış bilgi ile düşünülmüş bilgi arasındaki fark nedir sizin için?
GAZZÂLÎ: Haritayla yol arasındaki fark. Harita doğru olabilir, mükemmel çizilmiş olabilir. Ama ayakkabınızın altındaki çamuru size anlatamaz.
BACON: Güzel bir benzetme. Ama bilim de aynı şeyi söylüyor; mücerret akıl yürütme değil, müşahhas gözlem. Bu yüzden biz aynı şeyi istiyoruz, farklı dillerde.
GAZZÂLÎ: (Uzun bir sessizlik. Sonra, çok yavaş.) Hayır. İstediğimiz şeyler farklı. (Durur.) Siz dışın bilgisini istiyorsunuz; ölçülebilir, tekrarlanabilir, başkasına aktarılabilir ve uyarlanabilir. Ben için bilgisini aradım. Bu ikisi bazen örtüşür ama hiçbir zaman aynı değildir.
BACON: “İçin bilgisi.” (Hafif bir ironiyle.) Bunu nasıl test edersiniz?
GAZZÂLÎ: Test etmezsiniz. Yaşarsınız.
BACON: Yaşadığınızı nasıl başkasına aktarırsınız?
GAZZÂLÎ: Tam olarak aktaramazsınız. Bu onun sınırı değil, tabiatıdır. Ateşin sıcaklığını tarif edebilirsiniz ama o tarif hiçbir zaman ateşin kendisi olmaz.
BACON: (Sertçe.) O zaman bu bilgi, bilim değildir.
GAZZÂLÎ: (Hiç savunmaya geçmeden.) Doğru. Bilim değildir. Ondan daha eski bir şeydir.
BACON cevap vermek ister. Durur, düşünür. Ne söyleyeceğini hatırlamakta güçlük çeker.
BACON: (Farklı bir yönden giriyor.) Bağdat’ta kürsünüz vardı. Halife’nin yakınındaydınız. En büyük âlimdiniz. Sonra her şeyi bıraktınız. Neden?
GAZZÂLÎ: Bırakmadan önce bir sabah kürsüye çıktım. Ağzımı açtım. Ve o an, ilk kez şunu gördüm: Söylediğim şeylerin gerçek olup olmadığını bilmiyorum. Yıllarca söylemiştim. İnsanlar dinlemişti. Kitaplar yazılmıştı. Ama ben bunları yaşadım mı, yoksa bildim mi?
BACON: İkisi aynı şey değil mi?
GAZZÂLÎ: Size şöyle sorayım: Pişmanlık duydunuz mu hiç?
BACON: (Beklenmedik soru. Kısa bir duraklama.) Evet.
GAZZÂLÎ: Pişmanlığı not defterinize yazdınız mı?
BACON: (Sessiz.)
GAZZÂLÎ: Pişmanlığı ölçtünüz mü? Tekrar ettiniz mi? Başkasına aktarabildiniz mi tam olarak?
BACON: (Alçak sesle.) Hayır.
GAZZÂLÎ: O hâlde pişmanlık, bilginizin dışında mı kaldı?
Uzun bir sessizlik. BACON not defterine bakar. Açmaz.
BACON: (Yavaşça.) Bu sofistik bir argüman.
GAZZÂLÎ: Hayır. Bu, yönteminizdeki ilk çatlaktır. (Durur; sert değil, teşhis koyar gibi.) Siz dışı mükemmel ölçüyorsunuz. İçi dışarıda bırakıyorsunuz. Ve dışarıda bıraktığınız şey, ölçtüğünüz her şeyi nihayetinde kullanan insanın ta kendisi.
İKİNCİ PERDE — Fantezi
Biraz zaman geçmiştir. BACON paltosunu çıkarmıştır. Daha rahat ama daha gergin; konuşma onu bir yerlere götürüyor, tam olarak nereye bilmiyor.
BACON: Size bir şey anlatayım. Bir hayal. (Durur; “hayal” kelimesinden biraz rahatsız olur, düzeltir.) Bir proje. Yazdım — New Atlantis. Bensalem adında bir ada. Okyanusun ortasında, kaybolmuş, ama gerçek; ulaşılabilir. Orada büyük bir müessese var: Süleyman’ın Evi. İnsanlar orada tabiatı araştırıyor. Her şeyin sırrını çözüyorlar. Işığı, sesi, hareketi, hastalığı. Hayatı uzatıyorlar. Açlığı yeniyorlar. Denizi kontrol ediyorlar, havayı anlıyorlar. Ve bütün bunlar bir amaç için: İnsanlığın acısını azaltmak.
GAZZÂLÎ hiç kesmeden dinledi. Uzun süre. Şimdi sessiz.
BACON: (Devam eder, coşkusu biraz kırılmıştır ama hâlâ orada.) Biliyorum, kulağa büyük geliyor. Ütopya gibi. Ama ben bunu hayal olarak yazmadım. Bir yol haritası olarak yazdım. İnsanlık bu yolu tutarsa…
GAZZÂLÎ: (Çok sessiz, keser.) Süleyman’ın Evi dediniz.
BACON: Evet.
GAZZÂLÎ: Neden Süleyman?
BACON: Bilgeliğin sembolü. Hem hükümdar hem bilge. Mülkü, iktidarı, ilmi bir arada tutan.
GAZZÂLÎ: Hazret-i Süleyman’ı ben de bilirim. (Durur.) Kur’an’da Süleyman rüzgârı emretti, cinleri hizmetine koştu, kuşların dilini bildi, dünyanın her köşesinden haberler geldi önüne. Muazzam bir kudret. (Durur.) Ve hayatının sonunda tek bir cümle söyledi. “Hâzâ min fadli Rabbî”; bu, Rabbimin lütfundandır.
BACON: (Dinliyor.)
GAZZÂLÎ: O cümleyi bilen biri, o kudretin gerçek sahibinin kendisi olmadığını biliyordu. Kudret ona verilmişti; ama o kudretin kaynağı kendisinin dışındaydı. Bunu bilen biri olarak hüküm sürdü ve öyle öldü. (Durur.) Peki sizin Süleyman’ın Evi’nde kim söyleyecek o cümleyi?
BACON: (Durur. Bu soruyu beklememişti.) O ev bir müessese. Kimse orada hükümdar değil.
GAZZÂLÎ: Her kurumun bir ruhu vardır. O ruh, ya o cümleyi bilir ya da bilmez. (Durur.) Siz o evi kuruyorsunuz ama ruhunu kimin vereceğini yazmamışsınız.
BACON: (Savunmaya geçer.) Ruh metafizik bir kavram. Ben müesseseyi yazıyorum; nasıl çalışacağını, ne araştıracağını, nasıl örgütleneceğini.
GAZZÂLÎ: Ve o kurum, bir gün eline geçen ilk güç odağı tarafından sahiplenilecek. Çünkü içinde bir ölçü yok. Neyin yapılıp neyin yapılmayacağını belirleyen bir merkez yok. Sadece yöntem var. (Durur.) Yöntem araçtır. Araç, sahibinin niyetini taşır.
BACON: (Sertleşerek.) O zaman siz ne yapıyordunuz? İhyâ‘yı yazdınız; büyük bir eser, kabul ediyorum. Bilgiyi ve ahlâkı birleştirdiniz, ilim ile ameli bağladınız. Ama o eser insanlığın acısını ne kadar azalttı? Veba salgınlarını durdurmak için ne yaptı? Açlığı yenmek için?
GAZZÂLÎ: (Hiç savunmaya geçmeden.) Durdurmadı. (Durur.) Ve bu benim yenilgimdir; bunu kabul ediyorum.
BACON: (Şaşırır — bu cevabı beklemiyordu.)
GAZZÂLÎ: Benim medeniyetim durdu. Bunu biliyorum. Büyük eserler yazıldı, büyük medreseler kuruldu, büyük bilgeler yetişti. Sonra bir şey koptu. İlim ile amel arasındaki bağ koptu. Kelimeler kaldı, can gitti. Ve ben o kopuşu durduramadım. (Uzun bir sessizlik.) Ama şunu da biliyorum: Benim medeniyetimin durması, sizin medeniyetinizin o soruları doğru cevapladığı anlamına gelmiyor.
BACON: En azından benim medeniyetim durmuyor.
GAZZÂLÎ: (Çok sakin.) Henüz.
Sessizlik. Uzun, ağır bir sessizlik.
BACON: (Alçak sesle.) Ne demek istiyorsunuz?
GAZZÂLÎ: Her bina, temelsiz büyürse çöker. Sizin binanız büyüyor; muazzam bir hızla büyüyor. Ama temel sorusunu sormadınız hiç: Bu bina kimin için? (Durur.) “İnsanlık için” diyeceksiniz. Ben de öyle yazdım zamanında. “Allah için, insanlar için.” Güzel kelimeler. Ama o kelimeler içi boşaldığında, bina kalmaya devam eder; sadece artık başka şeyler için kullanılır.
BACON: (Sinirle, ama kontrollü.) Siz bana medeniyetimin çökeceğini mi söylüyorsunuz?
GAZZÂLÎ: Hayır. Size şunu söylüyorum: Biz ikimiz de hayatlarımızı büyük fikirlere verdik. Siz bilime, ben hikmete. Ve şu an, bu odada, ikimiz de görebiliyoruz ki büyük fikirler de kendi başlarına bir fanteziye dönüşüyor. Sizin bilim adamlarınız toplandığında ne tartışıyorlar?
BACON: (Durur.)
GAZZÂLÎ: Daha büyük sorular üretiyorlar. Daha karmaşık modeller. Daha kapsamlı raporlar. Ve bu toplantılardan çıkan kararlar, dünyanın acısını azaltıyor mu?
BACON: (Sessiz. Bir şey söylemek ister, durur.)
GAZZÂLÎ: Benim medresesinin son döneminde de böyleydi. Âlimler toplandığında kelam tartışıyorlardı; derin, muhteşem, kusursuz tartışmalar. Ve dışarıda insanlar açtı. (Durur.) Fikir, eyleme bağlanmadığında ne olur biliyor musunuz?
BACON: Boşa gider.
GAZZÂLÎ: Hayır. Daha kötüsü; kendi içinde döner. Ve döndükçe kendini besler, kendini yeterli sayar, kendinden başka bir gerçekliği göremez hâle gelir. Sonunda da kendi kendisini dişler. Buna ne diyebiliriz?
BACON: (Uzun bir sessizlik. Sonra, zorlanarak.) Fantezi.
GAZZÂLÎ: (Başını hafifçe eğer — onay.)
İkisi de sessiz. Bu hemfikir oluş ağırdır — ne zafer ne yenilgi, sadece ortak bir görüş.
BACON: (Yavaşça.) O zaman ne yapmalı?
GAZZÂLÎ: Eylem. Ama ölçülü eylem.
BACON: (Hemen.) Ben de eylem istiyorum. Yöntemimin tamamı eyleme yönelik.
GAZZÂLÎ: Ölçülü dedim. (Durur.) Eylem ve ölçü; bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Ölçüsüz eylem, yıkımdır.
BACON: Ölçüyü kim koyacak?
GAZZÂLÎ cevap vermez hemen. Bu soruyu biliyordu — ama cevabın ağırlığını taşımak istiyor gibidir.
GAZZÂLÎ: İşte asıl soru bu.
ÜÇÜNCÜ PERDE — Ölçü
BACON ayağa kalkmıştır. Pencere önünde duruyor, sırtı GAZZÂLÎ’ye dönük. Dışarıdan uzak martı sesleri; çok uzak, neredeyse hayalî.
BACON: (Dönmeden.) Ölçüyü insan koyar. Başka çare yok. Tanrı konuşmuyorsa, peygamberler gitmişse, vahiy kapandıysa; geriye insan aklı kalıyor. Bunu kabul etmek cesaret ister ama zorunludur.
GAZZÂLÎ: Ve insan aklı ne zaman yanılır?
BACON: Her zaman yanılabilir. Bu yüzden test ederiz, tekrar ederiz, düzeltiriz.
GAZZÂLÎ: Peki hangi yanılgıyı test ederek düzeltemezsiniz?
BACON: (Döner.) Ne demek istiyorsunuz?
GAZZÂLÎ: Şöyle sorayım. Bir insan çok zeki, çok yetenekli, çok iyi niyetli. Büyük bir güç elde ediyor; bilgi gücü. Bu gücü insanlığın iyiliği için kullanmak istiyor, buna içtenlikle inanıyor. (Durur.) Ama o güç onun elinden çıkıyor. Başkasının eline geçiyor. Ve o başkası, sizin ölçünüzü kullanarak, yani insan aklını kullanarak, fayda hesabı yaparak, farklı bir sonuca varıyor. Daha fazla insanı öldürerek daha az insanın öleceğini hesaplıyor. (Durur.) Bu hesabı kim düzeltecek?
BACON: (Yavaşça.) Başka insanlar.
GAZZÂLÎ: Ve onlar da hesap yapıyor. Ve onların hesabını da başkaları düzeltiyor. Ve bu düzeltme zinciri nerede bitiyor?
BACON: (Sessiz.)
GAZZÂLÎ: Bitmez. Çünkü ölçü değişiyor. Her nesil kendi aklını koyuyor. Ve akıl, menfaate yenik düşünce; ki düşer, her zaman düşer; o ölçü eğilir. Ve eğilen ölçüyle yapılan bina, kaçınılmaz olarak…
BACON: (Keser, sertçe.) Peki ilahî ölçü değişmez mi? Tarihe bakın; ilahî emirler adına ne kadar kan döküldü. Engizisyon. Haçlı Seferleri. Tekfir. Bunlar da ilahî ölçü iddiasıyla yapıldı.
GAZZÂLÎ: (Hiç savunmaya geçmeden.) Evet. Yapıldı. (Durur.) Ve bu benim en büyük ıstrabımdır. İlahî ölçü adına en büyük yıkımlar yapıldı; çünkü o ölçüyü taşıyanlar, kendi nefislerini o ölçüden arındırmamışlardı. Ölçü doğruydu; onu taşıyan el kirliydi. (Durur.) Ama şunu sorayım size: Bu kötüye kullanım, ölçünün kendisini geçersiz kılar mı?
BACON: (Durur.)
GAZZÂLÎ: Ateş yakar. İnsanlar ateşi birbirini yakmak için kullandı. Bu, ateşin sayısız faydalı özelliğini geçersiz kılar mı? (Durur.) Ya da şöyle sorayım; siz yönteminizi insanlığın iyiliği için verdiniz. O yöntem kötüye kullanıldı, kullanılıyor, kullanılacak. Bu, yöntemin hatalı olduğu anlamına mı geliyor?
BACON: Hayır. Yöntemi kullananların…
GAZZÂLÎ: Niyeti bozuktu. (Tamamlar.) Evet. Peki niyeti kim düzeltecek?
Uzun bir sessizlik.
BACON: (Çok yavaş, sanki ilk kez bu soruyla gerçekten yüzleşiyor.) Eğitim. Ahlâk eğitimi.
GAZZÂLÎ: Neye dayalı ahlâk?
BACON: (Durur. Bu soruyu bilmiyor — ya da cevabı var ama söylemek istemiyor.)
GAZZÂLÎ: Söyleyin. Neye dayalı ahlâk?
BACON: (Sinirle.) Akla. Akla dayalı ahlâk. Başka neye dayanacak?
GAZZÂLÎ: Akıl, ahlâkın zemini olamaz. (Durur; Bacon itiraz edecek, devam eder.) Dinleyin önce. Akıl bir araçtır; keskin, güçlü, vazgeçilmez bir araç. Ama araç, kendi amacını belirleyemez. Bıçak keser; ekmek de keser, insan da. Kesme eyleminin iyi mi kötü mü olduğunu bıçak söyleyemez. Onu tutan el söyler. O elin neye göre karar vereceği ise aklın dışında bir şey gerektirir.
BACON: Sezgi mi? Duygu mu? Bunlar daha mı güvenilir?
GAZZÂLÎ: Hayır. (Durur.) Vahiy.
BACON: (Açık bir itirazla.) Vahiy. (Tekrarlar, hafif ironik.) Hangi vahiy? Kimin yorumladığı vahiy?
GAZZÂLÎ: Bu itirazı biliyorum. Güçlü bir itiraz. (Durur.) Ama şunu sorayım: Vahyin yorumlanması sorununu çözmek için onu tamamen reddediyorsunuz. Yerine ne koyuyorsunuz?
BACON: Aklı.
GAZZÂLÎ: Aklın yorumlanması sorunu yok mu? Her akıl aynı sonuca varıyor mu? (Durur.) Siz İngiltere’de aklı kullandınız, başkaları Fransa’da, başkaları başka yerde. Aynı yöntemi kullananlar farklı sonuçlara vardılar. Bu sorunu nasıl çözüyorsunuz?
BACON: (Durur. Uzun süre.)
GAZZÂLÎ: Vahyin yorumlanması bir sorunsa; ve sorun, kabul ediyorum; aklın yorumlanması daha az sorun değil. (Durur.) Fark şu: Vahyin bir sabiti var. Değişmeyen, tartışılmayan, nesiller boyunca taşınan bir merkez. Bu merkeze dönerek yanlış yorumu düzeltebilirsiniz. (Durur.) Aklın sabitesi nerede?
BACON: (Sessiz. Bu soruya cevabı yok — ya da cevap vermeyi reddediyor.)
GAZZÂLÎ: (Çok sessiz.) Süleyman’ın Evi’ne dönelim. O evin içinde büyük çalışmalar yapılıyor. İnsanlar doğanın sırlarını çözüyor. Ve bir gün, kaçınılmaz olarak bir gün, o evin içindeki birisi, atomun içine giriyor.
BACON: (Bakar.)
GAZZÂLÎ: Ve atomun içinde muazzam bir güç buluyor. Bu güç, hastalığı iyileştirebilir. Enerji üretebilir. Hayatları kurtarabilir. (Durur.) Ve aynı güç, bir şehri, sabahın ilk ışığında, insanlar henüz uyanmamışken, bir ânda yok edebilir.
BACON hareketsiz.
GAZZÂLÎ: O evin içindeki insanlar bu gücü elde ettiklerinde toplantı yapıyorlar. Hesap yapıyorlar. Fayda hesabı. Daha az insan ölsün diye daha çok insan öldürülebilir mi? Akıl bu soruya cevap arıyor. Ve bir cevaba varıyor. (Durur.) Ölçü, insan aklıdır çünkü. Ve akıl, menfaatle ve korku ve kibir ve aceleyle yoğrulmuş, hesap yapıyor.
Uzun bir sessizlik.
BACON: (Fısıltıyla.) Ve şehir yok oluyor.
GAZZÂLÎ: (Sessiz. Cevap vermiyor.)
BACON: (Yavaşça, içinden konuşur gibi.) Sabah. İnsanlar. Çocuklar. Sonra… (Sesi kesilir.) Sonra hiçbir şey.
Uzun bir sessizlik. Dışarıdan gemi düdüğü.
BACON: (GAZZÂLÎ’ye döner. Gözlerinde ne suçlama ne teslimiyet — parçalanma.) Bu benim eserim mi?
GAZZÂLÎ: Yöntem sizindir. Niyet onlara aitti.
BACON: (Sertleşir — bu cevabı kabul etmek istemiyor.) Yeterli değil bu. “Yöntem benim, niyet onlara ait” demek kolay. Ben o yöntemi insanlığa bıraktım. Eğer o yöntem bu sonucu doğuruyorsa…
GAZZÂLÎ: Doğrudan doğurmadı. (Durur.) Ölçüsüz bırakmanız doğurdu. (Durur.) Süleyman’ın Evi’nin kapısına o cümleyi yazmadınız: “Bu, Rabbimin lütfundandır.” O cümle yazılsaydı, o evin içindeki insanlar bir şeyi bilirdi: Bu güç bize verilmiştir, bizim değildir. Verilmiş olan, geri alınabilir. Geri alınabilecek olan, sınırsız kullanılamaz.
BACON: (Uzun bir sessizlik. Sonra, çok alçak.) Peki o cümleyi kim yazacaktı?
GAZZÂLÎ: Siz.
BACON: Ben… (Durur.) Ben buna inanmıyordum.
GAZZÂLÎ: Biliyorum. (Durur.) Ve işte bu, yöntemin tek başına yetmediğinin en net göstergesi. Yöntemi kuran adam, o cümleyi yazamadı; çünkü inanmıyordu. Ve inanmadığı için yazmadı. Ve yazmadığı için o eve giren herkes kendi ölçüsünü getirdi. (Durur.) Binaya sahip çıktınız. Ruhunu bıraktınız.
BACON oturur. İlk kez gerçekten oturur; paltosunu çıkarmak için değil, ayakta duramadığı için.
DÖRDÜNCÜ PERDE — Teslimiyet
BACON koltuğuna çökmüştür. Not defteri açık önünde ama bakışı onda değil. GAZZÂLÎ yerinde, sakin; ama bu sakinlik soğukluk değil, bir tür şefkat.
BACON: (Uzun bir sessizlikten sonra.) Size bir şey sormak istiyorum. Dürüstçe. (Durur.) Bu gece konuştuklarımızdan sonra… benim için ne hissediyorsunuz? Zafer mi? “Söylemiştik” mi?
GAZZÂLÎ: (Uzun süre bakar.) Hayır.
BACON: Neden hayır?
GAZZÂLÎ: Çünkü benim medeniyetim de aynı tuzağa düştü. Farklı silahlarla, farklı isimlerle; ama düştü. Bilgiyi iktidar için kullananlar, niyeti araç edenler, lâfı tutup ruhu bırakanlar; bunlar benim çocuklarım arasında da çıktı. Belki daha çok çıktı. (Durur.) Biz de kaybedenler arasındayız.
BACON: (Şaşırarak.) Siz kendinizi kaybeden sayıyorsunuz?
GAZZÂLÎ: Ben İhyâ‘yı yazdım. İlim ile ameli, bilgi ile eylemi bağlamaya çalıştım. Benden sonra ne oldu? Medreseler büyüdü, kelam derinleşti, fıkıh genişledi ve amel küçüldü. Çünkü ameli besleyen şey, yani nefis terbiyesi, yani kalbî bilgi, ihmal edildi. (Durur.) Güzel binalar kaldı. İçinde yaşayan kalmadı. Binaların ne kadar güzel olup olmadığı da ayrı mesele.
BACON: (Düşünerek.) Demek her iki medeniyet de aynı yerde tökezledi.
GAZZÂLÎ: Evet. (Durur.) Fikir, eyleme bağlanmadığında fantezi olur. Eylem, ölçüye bağlanmadığında yıkım olur. (Durur.) Ve ölçü, hakiki ölçü, insanın kendisinden gelmez. Gelemez. Çünkü insan, kendi ölçüsüyle kendi çıkarını ölçer.
BACON: (Sertleşir — son bir direnç.) Bu teslimiyettir. Ben teslimiyete inanmıyorum.
GAZZÂLÎ: (Hafifçe.) Biliyorum. Bu sizin en büyük gücünüz ve en büyük zaafınız.
BACON: Neden zaaf?
GAZZÂLÎ: Çünkü teslim olmayı yenilmekle karıştırıyorsunuz. (Durur.) Yenilen direnmek istedi ama yapamadı. Teslim olan, direncin nereye kadar gideceğini gördü ve bıraktı. İkincisi çok daha güç bir şeydir. Bırakmak için önce tam anlamıyla tutmuş olmak gerekir.
BACON: Ben her şeyi tuttum. Hayatım boyunca tuttum.
GAZZÂLÎ: Evet. Ve şu an burada, bu odada, elinizdeki her şeyin yetmediğini görüyorsunuz. (Durur.) Bu görüş, bırakmaya en yakın olduğunuz ândır.
BACON: (Uzun bir sessizlik. Sonra, çok sessiz.) Neye teslim olayım?
GAZZÂLÎ: Bu soruyu sorabilmek, cevabın yarısıdır.
BACON: (Sinirle, ama artık eski sinir değil — içinde bir şey kırılmış.) Bu kaçamak bir cevap.
GAZZÂLÎ: Hayır. (Durur.) Cevabı size ben veremem. Veremem çünkü teslimiyet aktarılamaz. Bilgi aktarılır; yazdım, okudunuz. Hikmet aktarılabilir; konuştuk, bir şeyler geçti aramızda. Ama teslimiyet… teslimiyet yaşanır. Ben size “şuna teslim ol” desem, siz teslim olmamış olursunuz; boyun eğmiş olursunuz. İkisi aynı şey değil.
BACON: (Uzun bir sessizlik.) Ben bunu yapamam.
GAZZÂLÎ: Biliyorum.
BACON: Ve siz bunu bana kınamadan söylüyorsunuz.
GAZZÂLÎ: Kınamak için bir sebebim yok. (Durur.) Sizi anlıyorum. Gerçekten anlıyorum. Ben de uzun yıllar aynı yerde durdum. Kürsümdeyken, halife sarayına yakınken, öğrencilerim etrafımı sardığında; teslimiyet bana da uzak geliyordu. Kendi binamın içinde oturuyordum, büyük ve sağlamdı bina. Dışarıdan bakanlar “işte bu adam kurtuluşu bulmuş” diyordu. (Durur.) Ben içeriden yanıyordum.
BACON: (Çok sessiz.) Ne yaktı sizi?
GAZZÂLÎ: Dürüstlük. (Durur.) Bir sabah kalkıp söylediklerimin gerçek olup olmadığını bilmediğimi gördüm. Bu çok küçük bir ân gibi görünüyor. Ama o ân, her şeyi değiştirdi. Çünkü o ana kadar biliyordum; en azından bildiğimi sanıyordum. O andan sonra, bilmek ile zannetmek arasındaki farkı gördüm. Ve o fark, içimde bir yangın çıkardı.
BACON: Ve o yangından ne çıktı?
GAZZÂLÎ: Bırakma. Her şeyi bıraktım; kürsüyü, şöhreti, öğrencileri, sarayı. On iki yıl sonra döndüm. Ama döndüğümde farklıydım. Artık binayı inşa etmiyordum; binada yaşıyordum. (Durur.) Farkı anlıyor musunuz?
BACON: (Uzun bir sessizlik.) Anlıyorum. (Durur.) Ama ben geri dönemem. Yaptıklarımı geri alamam.
GAZZÂLÎ: Kimse kendi geçmişini geri alamaz. (Durur.) Ama şu an, bu gece, bu odada; siz “bu ben miyim?” diye sordunuz kendinize. Bu soru, henüz bitmediğinizin işaretidir.
BACON: Bitmemek yeterli mi?
GAZZÂLÎ: Başlamak için evet.
Sessizlik. Uzun, ama bu kez farklı bir sessizlik; öncekiler gergin, tartışmalıydı. Bu sessizlik oturmuş, yerleşmiş.
BACON: (Not defterine bakar. Uzun süre. Sonra kapatır; bu kez farklı bir kapayış, bir bırakma.) New Atlantis’i yayımlamalı mıyım?
GAZZÂLÎ: (Şaşırır; bu soruyu beklemiyordu.)
BACON: Yarım kaldı. Bitiremeden gideceğimi biliyorum; bir şekilde biliyorum. Ama notlar var, iskelet var. Yayımlanabilir. (Durur.) Ve içinde Süleyman’ın Evi var. O evin hükümdarı belli değil.
GAZZÂLÎ: (Uzun bir sessizlik. Sonra, çok yavaş.) Yayımlayın.
BACON: (Beklemiyordu bunu.)
GAZZÂLÎ: Yayımlayın. Ama içine bir şey ekleyin. O evin kapısına, duvara kazınmış, silinmez bir cümle. Kim inşa ederse etsin, kim hüküm sürerse sürsün, her sabah okumak zorunda kalsın.
BACON: Hangi cümle?
GAZZÂLÎ: “Hâzâ min fadli Rabbî.” (Durur.) Bu cümleyi anlayan biri, o evin hükümdarı olamaz. Ama gerçek hizmetkârı olabilir. Ve hizmetkâr, hükümdardan uzun yaşar.
BACON bir şey söylemek ister. Durur. Sonra yeniden durur. Söyleyecek şeyi bulamıyor; ya da buluyor ama söylemek için henüz hazır değil.
BEŞİNCİ PERDE — Ayrılık
Işık değişmiştir; sabah değil, berzahın kendi ışığı. Ne aydınlık ne karanlık. Bordo duvarlar şimdi farklı görünüyor; aynı renk ama artık saltanat değil, akan bir şeyin rengi. BACON ayağa kalkmıştır. Paltosunu giymiştir. Not defteri çantasının içindedir; cebinde değil.
GAZZÂLÎ koltuğunda, yerli yerinde.
BACON: (Kapıya doğru yürür. Durur. Dönmeden.) Buraya nasıl geldiniz?
GAZZÂLÎ: Aynı soruyu size sormak istedim.
BACON: (Hafif güler; gerçek, kısa bir gülüş. Oyunda ilk kez böyle güler.) Bilmiyorum.
GAZZÂLÎ: Ben de.
Sessizlik.
BACON: (Hâlâ dönmeden.) Geri döndüğümde ne yapacağımı bilmiyorum.
GAZZÂLÎ: Bilmemek, bazen en dürüst başlangıçtır.
BACON: (Döner. GAZZÂLÎ’ye bakar; ilk kez gerçekten bakar, değerlendirmeden, ölçmeden.) Bir şey var ki… (Durur. )Sizi dinledim bu gece. Çoğuna katılmadım. Hâlâ katılmıyorum bazı şeylere. (Durur.) Ama siz bana bir şey yaptınız; cevap vermediniz, soru sordunuz. Ve o sorular… (Sesi kırılır, toparlar.) O sorular, benim kendi sorularımdı. Sadece ben hiç sormamıştım kendime.
GAZZÂLÎ: (Sessiz.)
BACON: Bu nasıl bir bilgi?
GAZZÂLÎ: (Çok yavaş.) Ma’rifet.
BACON: (Bu kelimeyi duymuştur — tercümelerden, bir yerlerden.) Dıştan öğrenilen değil.
GAZZÂLÎ: İçten doğan. (Durur.) Siz bu gece ilk kez o geçide yaklaştınız.
BACON: Geçide mı? İçeri giremedim mi?
GAZZÂLÎ: Geçit, ancak içeriden açılır. (Durur.) Ama geçidin var olduğunu görmek; bu küçük bir şey değil.
BACON başını eğer. Bir selam, bir kabul, bir teşekkür; kelimesiz.
Kapıya döner. Yürür. Durur.
BACON: Siz burada kalacak mısınız?
GAZZÂLÎ: Ben zaten buradaydım.
BACON: (Çok sessiz.) Biliyorum.
Çıkar. Kapı kapanır.
GAZZÂLÎ bir süre kapıya bakar. Sonra gözlerini kapar. Elleri iki yanında, açık; ne tutmaya çalışıyor ne de bırakmaya. Sadece açık.
Bordo duvarlar. Aynı renk. Ama şimdi başka bir şey.
Uzaktan, çok uzaktan, bir ezan sesi. Rüzgârla karışmış, neredeyse kaybolmuş; ama orada.
Işık yavaşça söner.
Perde.
SON SAHNE — Boş Oda
Sahne boşalır. Ama Bordo Oda durur. Duvarlar, mobilyalar, kitaplık; hepsi yerli yerinde. Abdülhamid’in bıraktığı kitaplar rafta. Masanın üzerinde iki fincan; birisine dokunulmamış.
Ve not defteri. Bacon unutmuş; ya da bırakmış. Açık. Son sayfada tek bir cümle, Bacon’ın yazısıyla:
“Peki o adada kim hükümdardı?”
Cevap yok.
Işıklar söner.
“Doğa, ancak itaat edilerek yönetilebilir.” — Francis Bacon, Novum Organum, 1620
“Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir.” — İmam Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-dîn, 1106
“Hâzâ min fadli Rabbî.” — Hz. Süleyman, Neml Suresi, 40. Ayet
