Bir hareket düşünün. Kurulduğu günlerde her şey keskin ve net. Soru keskin, cevap keskin, düşman keskin, yol keskin… İnsanlar bu keskinliğin etrafında toplanır. Bir şeye inanmak, bir şey için yürümek, bir şeyin adamı olmak; bunlar kimlik verir, enerji verir, sabah kalkmak için sebep verir.
Sonra zaman geçer.
Zaman geçince ne olur? Hareket büyür, müesseseleşir, yerleşik hale gelir. Bu büyüme kaçınılmazdır ve bir ölçüde sağlıklıdır. Ama büyümenin içinde sinsi bir süreç de işler. Hareket, kurduğu sorudan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar. Önce soru bulanıklaşır. Sonra cevap rutine biner. Sonra o rutin kutsanır.
Pörsüme budur. Bir sabah uyanıp hareketin bittiğini fark etmek değildir. Aksine her şey devam ediyor gibi görünür; toplantılar yapılır, mitingler düzenlenir, metinler yayımlanır. Ama içeride bir şey değişmiştir. Hareket artık soru sormak için değil, kendini muhafaza etmek için işler. Enerji dışarıya değil içeriye akar.
* * *
İslâmî hareketlerde bu sürecin kendine özgü bir ağırlığı vardır. Çünkü bu hareketlerin dinî zemininde bir rahatlama imkânı sağlayan şu ölçü vardır: ‘Gayret bizden, zafer Allah’tan’. Bu inanç doğrudur ve mücadeleye katlanma gücü verir. Uzun yıllar boyunca baskıya, dışlanmaya, yenilgiye rağmen ayakta kalmayı mümkün kılan bu zemindir. Ama aynı zemin, dikkat edilmezse, farklı bir fonksiyon görmeye başlar. Sorumluluktan değil, gerçeklikten uzaklaşmanın örtüsü haline gelir. ‘Zafer Allah’tan’dır ölçüsü, kendi eksikliğini sormaktan alıkoyan bir kalkan olabilir. ‘Gayret yeterlidir’ inancı, gayretin ne olduğunu sorgulamayı engelleyebilir. İnanç derinleştikçe özeleştiri körelebilir; çünkü sorgulamak, harekete olan bağlılığı sorgulamak gibi hissettirmeye başlar.
Ve bir noktadan sonra hareket gerçek hayattan kopmaya başlar. Dışarıdaki dünya değişir; hareket bunu görmez ya da görmek istemez. Söylem güncelliğini yitirir. Hareket bunu duymaz yahut duyamaz. Bu sefer de tekerlemeler devreye girer. Tekerlemeler hem koruyucu hem uyuşturucudur: tanıdık cümleler söylenmesi kolaydır, dinleyenler başını sallar, bir şeyler söylenmiş gibi olur. Ama o cümleler artık gerçekliğe dokunmamaktadır.
* * *
Diğer ideolojik hareketlerde tablo daha da sert görünür. Çünkü bu hareketlerin büyük çoğunluğunda dinî bir zemin yoktur; tek ölçüt kazanmaktır. Ve kazanmak, tabiatı gereği, her zaman mümkün değildir.
Uzun yıllar mücadele edilir. Beklenen devrim gelmez. Beklenen iktidar kurulmaz. Beklenen dönüşüm gerçekleşmez. Bu noktada hareket için iki yol açılır: kendini sorgulamak yahut dünyayı suçlamak. Kendini sorgulamak zordur, çünkü harekete adanmış, o uğurda sarfedilmiş bir ömür tehlikeye girer. Dünyayı suçlamak daha kolaydır; düşman nasılsa her zaman bulunur.
Romantikleşme bu noktada başlar. Geçmiş büyütülür, ilk günler efsaneleşir, kurucu nesil kutsanır. Hareket giderek kendi tarihinin müzesine dönüşür; içindekiler hâlâ oradadır ama camın arkasında. Küsme de bu romantikleşmenin ikiz kardeşidir. Dünya anlamadı, halk hazır değildi, zaman gelmedi. Bu cümleler yenilginin acısını bir onura dönüştürür. Ve bu dönüşüm, bir daha denemekten alıkoyar.
* * *
Her iki durumda da aslında müşterek ve derin bir mesele vardır: konum kaybı.
Denizin içine girmiş biri suyu idrak edemez. Hareketin içinde uzun yıllar geçirenler de zamanla koordinat düzlemindeki yerlerini yitirirler. Nereden geldiklerini bilirler; ama o bilgi artık canlı bir referans değil, tekrarlanan bir anlatıdır. Nereye gideceklerini söylerler; ama o söz artık bir istikamet değil, alışkanlıkla tekrarlanan bir cümledir. Şimdide nerede durduklarını ise çoğu zaman göremezler; çünkü bunu görmek mesafe ister, mesafe ise hareketin içinde gerçekten müşküldür.
Bu konum kaybının en tehlikeli yanı sessizliğidir. Pörsüme çoğu zaman gürültüsüz gelir. Kimse bir sabah kalkıp, ‘ben bugün donuyorum’ demez. Aksine her şey devam eder gibi görünür. Öncesinde yapılanlar tıpkı bir memur zihniyetiyle sürdürülür; toplantılar yapılır, metinler yazılır, semboller kullanılır. Çok yahut az çalışmakla da bunun bir alakası yoktur. Hareketin bağlıları bir dolap beygiri gibi çalışabilir; fakat yerinde saydıktan sonra anlamsızdır tabiî. Bu devam ediş gerçek bir hareketi değil, bir alışkanlığı sürdürmektedir. Hareket yerini isme bırakmıştır; isim ise hareket gibi görünür.
* * *
Peki canlanma mümkün mü?
Mümkün; ama bedeli var. Canlanma, önce pörsümenin itirafını gerektirir. Bu itiraf kolay değildir; çünkü içeriden bakanlar için pörsüme görünmez, dışarıdan bakanlar için ise zaten çok geç sayılır. İtiraf etmek, hem kendi emeğini hem de hareketin tarihini bir anda hesaba açmak demektir. Çoğu insan bu ağırlığı taşımak yerine tekerlemeye devam etmeyi tercih eder.
Ama tarihte canlanma örnekleri vardır. Ve bu örneklere bakıldığında ortak bir şey görülür. Canlanma her zaman bir geri dönüşle başlamıştır. Hareketi kuran soruya geri dönüş… Efsaneye değil, soruya. Kurucuya değil, kurucunun sorduğu şeye. Bu geri dönüş, geçmişi reddetmek değil; geçmişin içindeki canlı damarı bulup yeniden ortaya çıkarmaktır.
Ve bir şey daha: canlanma hep muhitte başlar. Merkezden değil. Hareketin müesseseleşmiş gövdesi pörsümeyi en son fark eder, çünkü pörsüme onun için bir tehdit değil bir konfor alanı olmuştur. Ama kenarda; kurumun dışında, hiyerarşinin altında, yaşının gençliğinde yahut heyecanının gençliğinde kalan birilerinde, soru hâlâ canlıdır. Canlanma oradan gelir; yahut gelmez.
* * *
Bu yazı bir reçete değil. Hangi hareketin ne yapması gerektiğini söylemek bu yazının işi değil. Ama şunu söylemek mümkün: bir hareketin sağlığını ölçmenin en iyi yolu, o hareketin içinde hâlâ soru sorulup sorulmadığına bakmaktır.
Cevap değil, soru. Cevap bir yere varıldığının işareti olabilir; soru ise hâlâ yürüdüğünün.
Açık Rapor
