Askerî • Ekonomik • Sosyal • Hukukî Strateji
ÖZET
28 Şubat 2026’da ‘Epik Öfke’ kod adıyla başlayan ABD-İsrail ortak operasyonu, Türkiye’yi kendi iradesi dışında bir savaşın merkezine çekti. Üç İran füzesinin art arda Türk hava sahasını ihlal etmesi ve İncirlik Hava Üssü ile Kürecik radarının hedef alındığına dair istihbarat değerlendirmeleri, Türkiye’nin artık ‘uzaktan izleyen aktör’ konumunu sürdüremeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Aynı süreçte ABD’nin PJAK’a silah sağladığına ilişkin raporlar, onlarca yıllık PKK sorununun yeniden alevlenme riskini doğurmuştur.
Bu rapor, mevcut durumu beş temel boyutta değerlendirmekte ve her boyutu güncel verilerle desteklemektedir. Temel bulgumuz şudur: Türkiye, bu çatışmanın hem en yüksek riskli hem de en önemli stratejik fırsatı barındıran NATO üyesidir. Ancak krizi fırsata dönüştürebilmek için üç kritik tehdidin — İran kaynaklı doğrudan güvenlik baskısı, Kürt cephesinin yeniden kızışması ve enerji kaynaklı ekonomik şok — eş zamanlı ve tutarlı biçimde yönetilmesi zorunludur.
I. ASKERİ VE GÜVENLİK BOYUTU
1.1 Türkiye’ye Yönelik Doğrudan Tehdit: Üç Füze
Savaşın başlamasından yalnızca altı gün sonra, 4 Mart 2026’da NATO hava savunma sistemleri, İran’dan fırlatılarak Türk hava sahasına giren bir balistik füzeyi imha etti. Türkiye Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre füze, İran’dan fırlatılarak Irak ve Suriye hava sahasını geçtikten sonra Türkiye sınırına yaklaşmış; NATO unsurları tarafından bertaraf edilmiş, enkaz parçaları Hatay il sınırları içinde bulunmuştur. 9 Mart’ta Gaziantep üzerinde ikinci bir İran füzesi daha imha edildi. Mart ortasında üçüncü bir ihlâl daha yaşandı.
İki ayrı analizde ısrarla vurgulanan bir değerlendirme şudur: ikinci füzenin tesadüfi bir hata olduğunu savunmak güçtür. ABD’nin istihbarat değerlendirmeleri de bu yönde şekillenmiştir. İran’ın mesajı açıktır: Türkiye, İncirlik’ten ABD operasyonları için istihbarat toplanmasından kaçınmalıdır. Öte yandan Azerbaycan’a yönelik vuruşlar da aynı sinyal mantığını taşımakta; Bakü’ye de Tahran’ın ‘sınır çizin’ mesajı iletilmektedir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ilk füzenin ardından İranlı muhtabını aradı ve ‘bir dahaki sefere Türkiye misilleme yapar’ uyarısını iletti. Erdoğan ise 10 Mart’ta İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’a Türk hava sahasının ihlalinin ‘hiçbir koşulda meşrulaştırılamayacağını’ doğrudan söyledi. Türk hükümetinin bu ölçüde doğrudan ve kamuya açık bir İran uyarısı dile getirmesi son derece istisnai bir adımdır.
12 Mart 2026’da ABD, Kürecik radarını korumak için bölgeye ek Patriot sistemi konuşlandırdı. Ankara bu kararı kamuoyuyla paylaşırken üssün ABD değil ‘Türk üssü’ olduğunu özellikle vurguladı — herhangi bir saldırının Türkiye’ye karşı eylem anlamına geleceğini ima etmek amacıyla.
1.2 Savaşın Türkiye İçin Askerî Dersleri
Haziran 2025’teki on iki günlük savaşın ve Şubat-Mart 2026 operasyonunun ortaya serdiği tablo, Türkiye’nin savunma kapasitesindeki açıkları gün yüzüne çıkarmıştır. İran hava savunmasının ilk saatlerde çökmesi, hava savunma sistemleri entegre olmayan ülkelerin stratejik varlıklarını ne kadar hızlı yitirebileceğini müşahhas biçimde kanıtlamıştır. Elektronik harp, siber operasyonlar ve hassas balistik füzelerin tek bir çatışma alanında bir arada kullanılması; çağdaş savaşın kemiyetini köklü biçimde yeniden tanımlamıştır.
INSS (The Institute for National Security Studies – İsrail merkezli etkin bir think tank ve araştırma enstitüsü) analistlerine göre Türkiye, on iki günlük savaşın ardından kapasitedeki boşluklarını belirlemiş ve bunları kapatmaya yönelmiştir. Hava kuvvetleri, hava savunma, siber ve füze alanlarının her birinde hızlandırılmış modernizasyon programları başlatılmıştır. NATO’nun füze savunma entegrasyonunun savaş sırasında iş gördüğü doğrulanmış, ancak bu durum yerel kapasiteler geliştirmenin stratejik önemine de dikkat çekmiştir. Proje safhasındaki savunma sanayi ürünlerinin envantere katılma süreleri, S-400 sorununun NATO ile entegrasyon üzerinde yarattığı zafiyetler ise her iki savaşın da ortaya koyduğu en kalıcı açık olarak gündemdeki yerini korumaktadır.
1.3 Nükleer Tartışma: Fidan’ın Kapı Açması
9 Şubat 2026’da Dışişleri Bakanı Fidan, Türkiye’nin nükleer silah geliştirip geliştirmeyeceği sorusuna doğrudan yanıt vermedi; bunun yerine meseleyi ‘yüksek düzey stratejik’ bir konu olarak nitelendirdi. Fidan şunu ekledi: ‘İran nükleer silah edinirse Ortadoğu’daki denge çöker ve Türkiye ‘kaçınılmaz olarak aynı yarışa katılmak zorunda kalabilir.’ Fidan’ın bu ifadesi, Türkiye’nin NPT’ye (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması) taraf en büyük NATO üyesi olduğu gerçeğiyle birlikte değerlendirildiğinde, son derece istisnai bir stratejik sinyal niteliği taşımaktadır.
Bu açıklamanın bağlamını anlamak için iki veri kritik öneme sahiptir: Temmuz 2025’te gerçekleştirilen bir kamuoyu araştırmasında, Türk katılımcıların yüzde yetmiş birinin millî nükleer silah geliştirilmesini desteklediği görülmüştür. İncirlik’te barındırılan yaklaşık elli adet ABD B61 nükleer bombası ise Türkiye’nin operasyonel kontrol dışında NATO nükleer düzenlemesine halihazırda dahil olduğunu göstermektedir. Türk araştırma çevrelerinin tartışmalarında öne çıkan çerçeve, ‘nükleer adaletsizlik’ temasıdır: İsrail’in NPT dışında tahmin edilen seksen ile dört yüz arasında nükleer başlığa sahip olduğu iddia edilirken Türkiye gibi ülkelerin antlaşma yükümlülükleriyle bağlı tutulması meşru bir zemine dayandırılabilir mi?
1.4 PKK-PJAK: Barış Sürecinin En Kırılgan Halkası
Mayıs 2025’te PKK’nın silah bırakma ve kendini feshetme kararı açıkladığı hatırlanacak olursa, Türkiye’nin ‘terörden arındırılmış Türkiye’ sürecini savaşın tam ortasında defalarca tehdit altında kaldığı görülmektedir. Sorunun iki ayrı kaynağı vardır. Birincisi, CIA’in İranlı Kürt gruplarına silah sağladığına ilişkin raporlar. Trump başlangıçta ‘onların bunu istemesini harika buluyorum, tamamen destekliyorum’ dedi; ardından geri adım attı ve Irak’taki Kürt savaşçıların İran’a katılmasını istemediğini belirtti. Ama seçenek masadan tamamen kaldırılmış değildir.
İkincisi, PJAK’ın yapısı ve dinamikleridir. PKK’nın İran kolu olan PJAK, PKK’nın silah bırakma çağrısına uymadığını ilan etmiştir. 22 Şubat 2026’da, savaşın hemen arifesinde PJAK dahil beş İranlı Kürt örgütü, İran Kürdistanı’nı yönetmek üzere ‘İran Kürdistanı’ndaki Siyasî Güçler Koalisyonu’nu kurdu. Atlantic Council’in analizine göre 2015’teki barış sürecini çökerten dinamikler — ABD’nin YPG ile askerî iş birliği ve sınır ötesi Kürt siyasî güçlenmesi — bugün farklı bir coğrafyada ama aynı mantıkla yeniden sahnededir. Bölgedeki aksaklıklar veya tahrikler bu son derece hassas ve koreografik süreci yeniden raydan çıkarabilir.’
II. EKONOMİK VE ENERJİ BOYUTU
2.1 Hürmüz’ün Kapanması: Doğrudan Şok
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatması, dünya piyasalarını derhâl sarstı. 2 Mart 2026’ya gelindiğinde Brent ham petrol fiyatı, önceki haftaya kıyasla yüzde on ile on üç arasında artarak varil başına seksen ile seksen iki dolar aralığına yükseldi. Chatham House ekonomistlerine göre çatışmanın sınırlı tutulması yahut ABD deniz kuvvetlerinin tanker eskortunu başarıyla uygulaması durumunda global enflasyon öngörülerin yalnızca yarım puan üzerinde kalabilir. Bununla birlikte çatışmanın aylarca sürmesi hâlinde petrolün yüz otuz dolar seviyesine çıkabileceği öngörülmekte; bu senaryo Avrupa’nın ikinci çeyrekte resesyona girmesi, ABD’de ise belirgin bir yavaşlama anlamına gelmektedir.
Türkiye açısından rakamlar açıktır. INSS değerlendirmesine göre Türkiye, enerji tüketiminin yaklaşık üçte ikisini ithalat yoluyla karşılamakta; İran ise doğal gaz ithalatının yüzde on üçünü oluşturmaktadır. Şubat 2026 itibarıyla yüzde otuz iki düzeyinde seyreden yıllık enflasyonla mücadele eden Türkiye ekonomisi için petrol fiyatlarındaki her on dolarlık artış, enflasyona yaklaşık bir puan ek baskı anlamına gelmektedir. Cari açığın beş ile sekiz milyar dolar genişleyebileceği projeksiyonları, dezenflasyon sürecini sekteye uğratma potansiyeli taşımaktadır.
2.2 BTC Boru Hattı: Kırılgan Enerji Koridoru
Middle East Institute’ün aktarımına göre İran, Azerbaycan üzerinden Türk Akdeniz limanı Ceyhan’a ulaşan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattını hedef alabileceğini ima etmiştir. Bu hat yalnızca bölge için değil, dünya için de önem taşıyan bir enerji koridorudur; aynı zamanda İsrail’in petrol ithalatının hâlen yaklaşık üçte birini karşıladığını da unutmamak gerekir. Azerbaycan, daha savaş başlamadan IRGC bağlantılı çeşitli sabotaj girişimlerini — hatta boru hattına yönelik saldırı planını — engellediğini açıkladı.
BTC’nin devre dışı kalması Türkiye için üst üste binen iki kayıp anlamına gelir: enerji gelirinden pay ve Avrupa’ya enerji taşıyan kritik transit ülke statüsü. Bu riski yönetmek, yalnızca boru hattı koruması meselesinin ötesinde, Türkiye’nin Azerbaycan ile güvenlik uyumunun gücüne doğrudan bağlıdır.
2.3 Ticaret Kayıpları ve İhracat Fırsatı
Türkiye’nin 2025 sonu itibarıyla İran ile olan ticaret hacmi yaklaşık beş virgül beş milyar dolardır. Üç milyar dolar Türkiye ihracatı, iki virgül beş milyar dolar ise İran kaynaklı ithalat. Savaş bu ilişkiyi doğrudan kesmektedir. Ama aynı tablo, İran’ın boşalttığı ihracat pazarlarında — Irak, BAE, Pakistan, Azerbaycan — Türk ihracatçılar için somut ikame fırsatı doğurmaktadır. Plastik, demir-çelik, meyve-sebze, alüminyum ve bakır ürün gruplarında Türkiye’nin kapasitesi İran’ın birkaç katı düzeyindedir. Savunma sanayi ise hem bu savaşın yarattığı talep hem de genel NATO bütçe artışlarıyla krizden bağımsız güçlü büyüme potansiyeli taşımaktadır.
2.4 Göç ve İnsanî Yük
Türkiye, İran ile 560 kilometre kara sınırı paylaşmaktadır. Olası büyük ölçekli bir çatışma, yalnızca İranlı vatandaşları değil, İran’daki milyonlarca Afgan sığınmacıyı da harekete geçirebilir. INSS analizi, Türkiye’nin Suriye’deki savaşlarda büyük çaplı göç dalgalarıyla karşılaştığını ve bu deneyimin önemli dersler içerdiğini vurgulamaktadır. Van hattı boyunca inşa edilen güvenlik altyapısı belirli bir hazırlık sağlamıştır; ancak olası yeni bir dalga hem insanî hem ekonomik maliyetleri dramatik biçimde artıracaktır. Şimdilik bu konuda herhangi bir hareketlenme gözlemlenmemiş olsa bile dikkatlerin üzerinde tutulması gereken bir ihtimal olarak varlığını muhafaza etmektedir.
III. KÜLTÜREL, SOSYAL VE MEŞRUİYET BOYUTU
3.1 İki Cepheli İç Siyaset
Türk kamuoyunun büyük çoğunluğu hem ABD müdahalesine hem de İsrail’in bölge politikalarına karşıdır. Aynı zamanda İran ile kültürel özdeşleşme sınırlıdır; Sünni çoğunluğun Şii İran’la mesafesi, hükümetin ‘tarafsız arabulucu’ kimliğini içeride kolayca tutturabilmesine zemin hazırlamaktadır. Bu denge, Türkiye’nin tutumunu siyasî olarak sürdürülebilir kılmaktadır: İsrail ve ABD’yi milletlerarası hukukun ihlâli’ çerçevesinden eleştirmek, İran’ı destekler görünmeden İslâm dayanışmasını konuşlandırmak.
Fakat bu dengenin kırılgan noktaları da mevcuttur. Sünni-Şii kırılması, İslâm dünyasındaki söylem birliğini olanaksız kılmaktadır. Körfez ülkeleriyle ilişkiler Abraham Anlaşmaları sonrasında karmaşıklaşmıştır. Ve Türkiye’nin ‘neo-Osmanlı’ imajına yönelik Batılı eleştiriler — Ankara’nın bölgedeki nüfuz talebini doğrudan hedef alan analizler — zaman zaman Türkiye’nin kendisini meşrulaştırmak için harcadığı diplomatik enerjiyi artırmaktadır.
3.2 İsrail ile Gerilim: Yeni Tehdit Algısı
Middle East Council’ın çarpıcı tespiti şudur: Bazı İsrail analistleri, Türkiye’yi görece güçlü askerî kapasitesi ve hızla gelişen savunma sanayii nedeniyle uzun vadede İran’dan daha büyük bir stratejik tehdit olarak değerlendirmektedir. Bu idrak, Tel Aviv’deki bazı çevrelerin Suriye’deki çöküşün ardından Türkiye’yi açıkça ‘olası düşman’ olarak tanımlamaya başlamasıyla birlikte okunduğunda, iki ülke arasındaki mesafenin ne boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir. Türkiye bu söylemi ciddiye almakta; Ankara’nın İsrail ile ilgili stratejik hesaplarında bu bakış açısı artık kalıcı bir değişken olarak yer tutmaktadır.
IV. MİLLETLERARASI HUKUK VE DİPLOMASİ BOYUTU
4.1 Operasyonun Hukukî Zemini
ABD ve İsrail’in 28 Şubat operasyonu, BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi olmaksızın gerçekleştirilmiştir. Türkiye, Çin, Rusya, Brezilya, Güney Afrika, Pakistan, Mısır ve İspanya bu operasyonu uluslararası hukukun açık ihlâli olarak değerlendiren geniş bir cephe oluşturmuştur. Türkiye’nin bu cephede yer alması, milletlerarası hukuku bir koz olarak kullanma kapasitesini önemli ölçüde artırmaktadır — özellikle BM platformlarında meşruiyet üretmek açısından.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, saldırıları ‘kabul edilemez’ olarak nitelendirerek gerilimin düşürülmesi çağrısında bulunmuştur. Bu tutumun kritik boyutu şudur: Türkiye, eleştirisini ‘İran’ı koruma’ değil, ‘devletler hukukunu koruma’ çerçevesine oturtarak, hem Müslüman kamuoyuna hem de milletlerarası toplumun hukuk odaklı kesimlerine aynı anda hitap eden çift kanallı bir söylem izlemektedir.
4.2 Montrö Sözleşmesi: Ellerin Altındaki Koz
Savaşın Doğu Akdeniz’e yayılması, Montrö Sözleşmesi kapsamındaki Türk denetim yetkisini yeniden siyasî gündemin üst sıralarına taşımıştır. Yunanistan’ın NATO çerçevesinde Kıbrıs’a fırkateyn ve F-16 sevk etmesi, Rodos yakınlarındaki Onikiadalar’a Patriot konuşlandırması — Türkiye’nin bu adaların askerden arındırılmış statüsünü ihlal ettiğini öne sürdüğü bir hamle — Doğu Akdeniz’deki Türk-Yunan gerilimini yeni bir tabakaya taşımıştır. Bu ortamda Boğazlar üzerindeki Türk hakimiyeti, her iki taraftaki büyük güçlere karşı fiilî bir müzakere kozu işlevi görmektedir.
4.3 Arabuluculuk Kapasitesi ve Sınırları
Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşında sergilediği ‘denge diplomasisi’ modeli yeni bir sınavdan geçmektedir. Fidan’ın 13 Mart’ta Almanya Dışişleri Bakanı ile ortak basın toplantısında ‘müzakere için ne kadar imkân var?’ sorusunu kamuoyu önünde dile getirmesi, Türkiye’nin diplomatik kapıyı açık tutma kararlılığının somut göstergesidir. Washington Times’ın aktarımına göre Türkiye, başka hiçbir NATO üyesinin açamayacağı bir kanalı — hem Amerikalılarla hem İranlılarla eş zamanlı diplomasiyi — sürdürmektedir. İran’ın müzakereye yanaşmadığı ve başlangıç taleplerinin ilerleme sağlamadığı bu ortamda bu kanal şimdilik fiilen askıdadır; ama var olmaya devam etmektedir.
V. BÜYÜK STRATEJİ VE JEOPOLİTİK BOYUT
5.1 Türkiye Ne Olmak İstemiyor
Middle East Council’in çerçevesi bu noktada özellikle aydınlatıcıdır: Türkiye’nin operasyona karşı çıkması İran ile siyasî uyumdan kaynaklanmıyor. Tam tersine Ankara, daha zayıf ve kendi sınırları içinde daha dar kalmış bir İran’ı tercih eder. Türkiye, İran’ın vekâlet ağlarının — Suriye’deki milisler dahil — sebep olduğu istikrarsızlıktan tarihî olarak zarar görmüştür. Asıl kaygı şudur: Türkiye, savaşın tarafı olmaksızın sonuçlarından bu kadar zarar görmemeli.
INSS’in formülasyonu daha da keskindir: Türkiye bu savaşın en büyük kaybedeni olmak zorunda değil. Ama bunun için üç tehdidin — İran baskısı, PKK cephesi ve enerji şoku — doğru yönetilmesi şarttır. Suriye’de yaşanan denklemi hatırlatmak gerekirse: İsrail’in Hizbullah’ı zayıflatması, Türkiye’nin Suriye’deki konumunu pekiştirmesine katkı sağladı. Benzer biçimde İran’ın kalıcı olarak zayıflaması, Türkiye’nin Irak üzerindeki nüfuz mücadelesinde Tahran’ın bıraktığı boşluğu doldurma kapasitesini artıracaktır.
5.2 Bölgesel Güç Boşluğu: Kim Dolduracak?
İran vekâlet ağının ciddi ölçüde zayıflaması yahut tasfiyesi — Hizbullah, Hamas, Husi ve Irak milisleri — Suriye ve Irak ekseninde büyük bir güç boşluğu yaratmaktadır. Bu boşluğu doldurmaya aday dört ana aktör bulunmaktadır: Körfez monarşileri, İsrail, olası Kürt oluşumlar ve Türkiye. Türkiye, bu rakipler içinde hem coğrafî hem de kültürel-tarihî kökleri en doğru olan aktördür. Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinde kilit aktör konumuna yükselmesi, Kerkük-Ceyhan boru hattı kapasitesini değerlendirmesi ve Türk Devletleri Teşkilatı aracılığıyla Orta Asya’daki ağırlığını derinleştirmesi üç ayrı bölgede aynı anda fırsat sunmaktadır.
Bununla birlikte, araştırma kurumlarının da dikkat çektiği üzere, Türkiye’nin İsrail’in bölgede oluşabilecek herhangi bir jeopolitik boşluğu doldurmasına kesinlikle izin vermeyeceği değerlendirmesi, Ankara’nın stratejik hesaplarının merkezinde yer almaktadır.
5.3 Çin, Rusya ve Türkiye’nin Konumlanması
Rusya, Ukrayna’da yıpranmaya devam etmektedir. İran’ın çöküşü ise Çin’in 2021 Kapsamlı Stratejik Ortaklığına rağmen Tahran’ı koruyamadığını açıkça gösterdi ve Beijing’in bölge güvenlik meseleleri konusundaki ihtiyatlı tutumunun sınırlarını gözler önüne serdi. Bu tabloda Türkiye, Batı ile melez ilişkisini korurken hem Rusya hem de Çin ile pragmatik ekonomik bağlarını sürdürme kapasitesine sahip nadir NATO üyesi konumunu daha da güçlendirebilir. Hem Batı hem de Doğu ile eşzamanlı ilişki yürütebilen bir aktör olarak Türkiye’nin değeri, gerçek anlamda artmaktadır; ama bu değer, kaçınılmaz olarak baskıyı da artırmaktadır.
5.4 Türkiye’nin Önündeki Kritik Köşe Başları
Warsaw’daki Doğu Araştırmaları Merkezi’nin belirlediği dört kritik eşik noktası, Türkiye’nin stratejik seçim alanını müşahhas biçimde çerçevelemektedir. Bunların ilki, İncirlik yahut Kürecik’e yönelik ek İran vuruşlarıdır; bu tür gelişmeler Türkiye’yi NATO’nun 5. maddesi mekanizmasını devreye alma eşiğine getirebilir. İkincisi, ABD’nin müzakereden vazgeçmesi hâlinde Washington’ın Türkiye’ye pozisyonunu değiştirmesi yönünde baskı uygulaması ihtimalidir. Üçüncüsü, İran içindeki Kürt güçlerine silah akışının yeniden başlaması; dördüncüsü ise Hürmüz’ün uzun süre kapalı kalmasından kaynaklanan ekonomik şokların derinleşmesidir. Bu eşiklerin herhangi birinin aşılması, Türkiye’nin bugünkü ‘stratejik denge’ tutumunu fiilen sürdürülemez kılacaktır.
VI. SONUÇ DEĞERLENDİRMESİ
Türkiye, bu savaşa girmeyi istemedi. Bunu teslim etmek gerekir. Ama tarih, büyük güç çatışmalarının komşu ülkelerin tercihlerine fazla saygı göstermediğini defalarca kanıtlamıştır. Üç İran füzesi, PKK meselesinin yeniden kızışma riski ve enerji fiyatlarındaki şok; Türkiye’yi ‘uzaktan izleyici’ rolünden çıkararak çatışmanın dolaylı ama aktif bir tarafına dönüştürmüştür.
Türkiye’nin mevcut tutumunun güçlü yanı açıktır: hem Washington hem de Tahran ile eş zamanlı iletişim sürdürebilen, hem İslâm dünyasına hem de Batıya hitap edebilen neredeyse eşsiz bir konumdadır. Bu pozisyonun zayıf yanı ise aynı ölçüde açıktır: her cepheyi aynı anda tatmin etmek mümkün değildir ve çatışmanın uzaması, tüm cepheleri aynı anda tutmanın maliyetini katlanarak artıracaktır.
Bu raporda başından beri savunulan çerçeve burada da geçerliliğini korur: Türkiye’nin bu süreçten kazanarak çıkıp çıkamayacağı, yalnızca dış aktörlerin adımlarına değil, içeride atılacak üç kritik adıma bağlıdır. Birincisi, ekonomik istikrarın korunması. İkincisi, tutarlı ve özgün bir dış politika söyleminin üretilmesi — milletlerarası hukuk savunuculuğu ile arabulucu kimliğinin bu söylemin iki temel direği olması. Üçüncüsü, savunma sanayii ve teknoloji kapasitesinin bu dönemin açtığı pencereden ivedilikle güçlendirilmesi.
Türkiye bu üç koşulu aynı anda yerine getirebildiği ölçüde, istemeden içine çekildiği bu savaş, bölgesel güç hiyerarşisinde kalıcı bir yükseliş için beklenmedik bir sıçrama tahtasına dönüşebilir.
GÜNCEL KAYNAKLAR (Şubat–Mart 2026)
- Atlantic Council — Türkiye Bölgesel İstikrarsızlığı Daha Önce de Atlattı. Ancak İran Savaşı Ankara İçin Geçmiş Çatışmalardan Daha Büyük Riskler Barındırıyor (Mart 2026)
- Chatham House — İran Savaşı Küresel Ekonomiyi Nasıl Etkileyecek? (Mart 2026)
- Critical Threats Project — İran Güncelleme Raporu, 25 Şubat 2026
- INSS Insight No. 2110 — Türkiye’nin İstemediği Savaş (12 Mart 2026)
- Middle East Council on Global Affairs — Türkiye ABD-İsrail’in İran’a Açtığı Savaşa Nasıl Bakıyor? (Mart 2026)
- Middle East Council on Global Affairs — Asya ve İran Çatışması: Enerji Kırılganlığı ve Harekete Geçme Zorunluluğu (Mart 2026)
- Middle East Institute — Türkiye, Genişleyen İran Savaşının Girdabında (Mart 2026)
- P.A. Turkey — İran Savaşı Ankara İçin Yeni Bir Kaygı Kapısı Açtı: PKK Denklemin İçine Girdi (Mart 2026)
- P.A. Turkey — İran Savaşı ve Küresel Ekonomi: 2026 Enerji Şokunun Yönetimi (Mart 2026)
- Progress Center for Policies — Türkiye ve İran’a Yönelik Savaş: Olası Bir İran Boşluğunu Kim Doldurabilir? (Mart 2026)
- Progress Center for Policies — Türkiye ve Nükleer Silahlar: Gerçekler ve Senaryolar (Şubat 2026)
- The National — Türkiye ABD-İsrail-İran Savaşına Nasıl Yanıt Veriyor? (Mart 2026)
- Washington Institute — Türkiye İran-İsrail Yüzleşmesini Nasıl Değerlendiriyor?
- Washington Times — Üçüncü İran Füzesinin Hedefi Olan Türkiye, Tahran ile Washington Arasında Boşuna Koşturuyor (Mart 2026)
Wikipedia — 2026 İran Savaşı’nın Ekonomik Etkileri (sürekli güncellenen kaynak)
