Bir market kasasında bekleyin. Önünüzdeki adam kasiyere bakmadan uzatıyor kartını, ekrana bakıyor, alıyor çantasını ve gidiyor. Tek kelime yok. Bir bakış yok. Teşekkür yok. Sanki karşısındaki insan değil, bir makine. Yahut daha doğrusu, orada hiç kimse yok.
Veyahut şu sahneye bakın. Trafik ışığı daha yeşile dönmeden yükselen korna sesi. Arkadaki sürücü öne geçmek için değil, sadece var olduğunu hissettirmek için basıyor kornaya.
Apartman koridorunda karşılaşan iki komşu… Biri yere bakıyor, diğeri telefona. Yıllardır aynı binada yaşıyorlar, birbirlerinin adını bilmiyorlar.
Aile sofrası… Herkes kendi ekranına gömülmüş, çocuk bir şey soruyor, cevap gelmiyor, soru havada, çocuk şaşkın.
Bu sahnelerin hepsini nezaketsizlik diye geçiştirmek mümkün. Ama bu kelime yaşanan hadiseyi tam karşılamıyor. Her birinde daha derin bir şey yıkılıyor. İki insan arasındaki münasebetin kalitesi bozuluyor. Ve bu kalite meselesi bizi doğrudan estetiğin içine taşıyor.
Estetik Nedir?
Estetik denince akla ilk gelen görüntü güzellik; bir bina, bir tablo, bir yüz. Bu çağrışım hem doğru hem yanıltıcı. Doğru, çünkü estetik gerçekten güzellik ve çirkinlik yargısıyla ilgilenir. Yanıltıcı, çünkü bu yargının nesnesi yalnızca gözle görülen şeyler değildir.
Estetiği bir bilgi dalı olarak kuran Baumgarten, onu hissî bilgi teorisi olarak tanımlamıştır. Yani estetik, bir şeyin nasıl göründüğünden çok nasıl idrak edildiği, nasıl hissettirdiğiyle ilgilenir. Bu tanım önemli bir kapıyı açar; eğer estetik hissî idrakin kalitesiyle lakalıysa, o zaman estetik yargının nesnesi yalnızca fiziki nesneler değil, yaşanan her ân, her münasebet, her karşılaşmadır.
Bir konuşmanın ritmi estetik bir keyfiyet taşır. Bir bakışın yoğunluğu estetik bir keyfiyet taşır. İki insan arasındaki sessizlik bile kalitesine göre güzel yahut çirkin olabilir. Estetik bu anlamda hayatın dokusuyla iç içedir; müzelere ve konserlere hapsedilemez.
Estetik bir süsleme meselesi değil, varoluşun kalitesi meselesidir. Ve bu kalite de insan ilişkilerinde kendini gösterir.
Estetik Münasebet Nedir?
Sosyolog Georg Simmel, sosyal ilişkilerin birer form taşıdığını söylemiştir. İki insan arasında geçen her şey; bir alışveriş, bir tartışma, bir selamlama, muhtevanın ötesinde bir biçim taşır. Ve bu biçim güzel yahut çirkin olabilir.
Estetik münasebet, bu biçimin güzellik taşıdığı münasebet biçimidir. Ama burada güzellik ne demektir? Buradaki güzellik süsle, şıklıkla, zarafetle özdeş değildir. Bir balıkçının kendi diliyle konuşması da estetik bir münasebet taşıyabilir; eğer o dil dürüst, yerinde ve insana saygılıysa.
Estetik münasebeti tanımlayan birkaç temel unsur vardır. Karşıdakini görme, ona yer açma, doğru ölçüde konuşma ve susma, zamanlamayı bilme. Bunların hiçbiri bir protokol kitabından öğrenilemez. Hepsi içten gelir yahut gelmez.
Bu yüzden estetik münasebet, ahlâkî bir temele oturur. Karşındakini insan olarak görmüyorsan, ona estetik bir biçimde davranman mümkün değildir. Güzellik burada içten dışa akar; dıştan içe değil.
Edep Nedir?
Edep, Arapça, Adb kökünden gelen ˀadab أدب “1. görgü, terbiye, konuk ağırlama adabı kökünden gelir. Zamanla genişlemiş, iyi, doğru ve güzen davranış, terbiye, zarafet anlamlarını üstlenmiştir. Ama bu etimolojik kökte bir şey gizlidir: edep, karşındakini içeriye davet etmektir. Ona yer açmaktır.
İslâm medeniyetinde edep yalnızca bir görgü kuralları bütünü değildir. Tasavvuf geleneğinde edep, kalbin Allah’a karşı duruşunu da tanımlar; Hak’kın huzurunda doğru yerde durmak, haddini bilmek, sınırı aşmamak. Bu anlamda edep hem dikey hem yatay bir prensiptir: hem insanın Allah’a karşı tutumunu, hem de insanın insana karşı tutumunu düzenler.
Edep, bir kurallar listesi değil; ilişkinin iç düzenidir. Dışarıdan görünen biçim, içerideki bir düzenden kaynaklandığında edep olur; yoksa taklit olur.
Bu fark hayatîdir. Taklide dayalı nezaket kırılgandır. Baskı altında, yorgunlukta, çıkarın azaldığı yerde hemen dökülür. Edep ise bir karakterdir, baskıda bile şeklini korur, çünkü dışarıdan değil içeriden gelir.
Edep aynı zamanda bir bilgi biçimidir. Her şeyin yerini bilmek; ne zaman konuşulur, ne zaman susulur, ne zaman ileri gidilir, ne zaman geri durulur. Bu bir ölçü duygusudur. Ve ölçü duygusu, İslâm estetiğinin tam merkezindedir.
Edep Estetiği Nasıl Şekillendirir?
Edebin estetikle ilişkisi tesadüfi değildir. Her ikisi de aynı zeminde kök salmıştır: ölçü, denge ve yerindelik.
Klasik İslaâm sanatına bakın. Bir çini deseninde hiçbir motif diğerini ezmez; her form kendi sınırını bilir ve o sınırda güzelleşir. Hat sanatında her harf diğerine yer açar; birliktelikten doğan bir ritim vardır. Bu estetik prensipler münferit değildir, aynı medeniyetin insan ilişkilerine bakışından kaynaklanır.
İki somut sahne üzerinden görelim:
Birinci sahne: Bir hoca, talebesiyle konuşuyor. Talebe bir soru soruyor; acelesiz, ölçülü. Hoca cevap vermeden önce bir ân duruyor, soruyu sindiriyor. Sonra cevap veriyor; sorudan fazla değil, sorudan az da değil. Sessizlik de bu konuşmanın parçası. İkisi de birbirini görüyor. Bu konuşma güzeldir; muhtevasından bağımsız olarak.
İkinci sahne: İki insan tartışıyor. Biri konuşurken diğeri cevabını hazırlıyor; dinlemiyor, bekliyor. Söz bitmeden giriyor. Ses yükseliyor. Her cümle diğerini ezmek için kurulmuş. Ortada bir kazanan çıkacak. Bu konuşma çirkindir; yine muhtevasından bağımsız olarak.
Fark edepten kaynaklanıyor. Edep olan yerde karşıdakine yer açılıyor, sınır biliniyor, ölçü korunuyor. Edep olmayan yerde her şey bir savaş alanına dönüşüyor. Ve bu savaş alanı estetik olarak dayanılmaz, insan olarak da tahammül edilemezdir.
Güzel bir konuşma; güzel bir şiir gibidir. Ritmi vardır, nefes alır, sessizliği de konuşması kadar yerindedir.
Bugün Ne Kaybettik?
Modern hayat edebi sistemli şekilde tahrip etmiştir. Bu bir abartı değil, gözlemlenebilir bir süreçtir.
Hız, edebin en büyük düşmanıdır. Edep zaman ister; karşıdakini görme zamanı, cevap verme zamanı, sussun diye bekleme zamanı, cevap vermek için düşünme zamanı… Modern hayatın temposu bu zamanı yok etmiştir. Kasadaki adam kartını uzatıp gidiyorsa bunun bir sebebi var: o günde onlarca kez aynı hareketi yapıyor, zamanı yok, enerjisi yok. Bu bir ahlak çöküşü olduğu kadar bir yapı sorunudur. Mekanikleşmedir.
Ekranlar edebin ikinci büyük tahripçisidir. Ekran karşıdakini görünmez kılar. Sosyal medyada insanlar birbirine, yüz yüze asla söyleyemeyecekleri şeyleri yazıyor; çünkü karşılarında bir insan değil, bir profil var. Edep fizikî varlığa, karşılıklı görme ve görülme pratiğine dayanır. Ekran bu pratiği ortadan kaldırınca edep de havada asılı kalıyor.
Üçüncü tahripçi, sözün değersizleşmesidir. Her gün milyonlarca kelime üretiliyor; çoğu hiçbir şey söylemiyor. Sözün bu denli ucuzladığı bir ortamda ölçülü konuşmak, yerinde susmak, doğru kelimeyi seçmek anlamsız gibi görünüyor. Oysa edep tam da bu ölçü duygusunun adıdır.
Bu üç tahribatın sonucu ortada. İnsanların birbirlerine karşı davranış biçimi çirkinleşti. Gürültü arttı, ölçü azaldı, yer açma pratiği unutuldu. Ve bu çirkinleşme yalnızca sosyolojik bir sorun değil, bir medeniyet göstergesidir. Bir toplumun edebi, o toplumun insanı nasıl tanımladığının aynasıdır.
Dördüncü ve belki de en sinsi tahripçi, dilin bozulmasıdır. Edep, estetik, münasebet gibi kavramlar yaşayan kelimelerdir. Bir bağlamın, bir pratiğin, bir ilişki biçiminin içinden anlam kazanırlar. Ama dil fakirleşince bu kelimeler de bağlamından kopuyor. Edep artık eski terbiye kitaplarında kalan bir sözcük gibi duyuluyor… Estetik sanat fakültelerinin meselesi… Münasebet ise hukukî bir terim gibi…
Bu kopuş tesadüfi değil, bir sonuçtur. Bir kavram bağlamından koparılınca erişilmesi güç, hatta imkânsız bir şey gibi idrak edilmeye başlanır. Ve bu idrak çok fonksiyonel bir bahaneye dönüşür. Anlaşılamayan şey sorumluluk sahasından çıkar. Ben ne bileyim estetiği demek, aslında benden beklenmesin demektir. Edep mi, o eski usul şeyler demek; artık öyle değiliz demektir. Kavramın bulanıklaşması, sorumluluğun ertelenmesinin örtüsü olur.
Oysa edep ve estetik hiçbir zaman seçkinlerin meselesi olmamıştır. Tarihte bir köylünün misafirperverliğinde, bir esnafın tezgah başındaki tavrında, bir annenin çocuğuna bakışında bugüne kadar hep yaşamıştır. Kavramlar bozulunca bu pratikler de yetim kalıyor; adı yok, zemini yok, aktarılacak dili yok.
İnsanları birbirine karşı güzel kılan şey edeptir. Edep kalktığında yalnızca nezaket değil, güzellik de kalkar.
Kapanış: Açık Bir Soru
Bu yazıyı bir reçeteyle kapatmak mümkün değil; ve gerekli de değil. Ama bir soru bırakmak mümkün.
Edebin yeniden inşası, önce onu bir estetik mesele olarak görmekten geçiyor. Edepli davranmak yalnızca iyi bir insan olmakla değil, güzel bir insan olmakla ilgilidir. Güzelliği yalnızca dışarıda; binalarda, tablolarda, şiirlerde arayan bir millet, en temel güzellik pratiğini, insanın insana karşı duruşunun güzelliğini kaybetmiş demektir.
Mimarinin çirkinleşmesi bizi üzüyor. Şehirlerimizin görünümünden şikâyet ediyoruz. Ama aynı şikâyeti insanların birbirine bakış biçimi için ne zaman yapacağız?
Belki de estetik tartışmasına oradan başlamak gerekiyor. En canlı, en derin, en gündelik estetik malzeme orada: iki insan arasında.
Açık Rapor
