CHP, İttihatçılık ve Harçsız Taşlar: Türkiye’nin Asıl Derdi

Editör
Tarafından
17 Dakika Okuma

Türkiye’de yaşanan her büyük krizde İttihat ve Terakki Cemiyeti yeniden gündeme gelir. Bunu yapan yalnızca muhalefet değildir; iktidar da aynı grameri kullanır, yalnızca işaretleri yer değiştirir. Referandumlar, yargı kararları, darbe girişimleri, muhalefet partilerinin fethedilivermesi, her seferinde aynı benzetme aynı özlemle ya da aynı korku ile belirip tarih sahnesinin önüne sürülür. Neden? Bu soruya cevap aramak, belki de “Türkiye’de İttihatçı klik var mı yok mu?” sorusundan daha elzemdir; zira bir toplumun hangi metafora döndüğü, o toplumun kendisini nasıl anladığı hakkında klasik tarihten çok daha fazlasını söyler.

*

Mayıs 2026’nın sonlarında Türkiye, tuhaf bir sahnede uyandı. Mahkeme kararıyla eski bir genel başkan, seçilmiş liderini yerinden edip partisinin başına oturdu; polisin copları altında toplantı yapılamaz hale gelen bir genel merkezden, tarihin garip bir alayı gibi, yıllardır iktidara en sert muhalefeti yapanlardan biri devletin kolluk gücünü içeriye çağırıyordu. Sahne, sembolik olarak yoğun ve analitik olarak verimli bir kargaşa üretti.

Bu kargaşanın içinde en dikkat çekici olan, içinden geçilen sahneden çok o sahneyi tanımlamak için kullanılan dil oldu. Her mahfilde, her köşe yazısında, her siyasî yorumda aynı sözcük belirdi: İttihatçı. Cumhuriyet yazarı Mehmet Ali Güller CHP’ye yapılan müdahaleyi “dizayn operasyonu” olarak nitelendirirken kastının odak noktası siyasî mühendislikti; fakat arka planında hep aynı gölge dolaşıyordu. Kılıçdaroğlu’nun eski yol arkadaşı, T24 yazarı Cansu Çamlıbel’e konuşan Bülent Kuşoğlu ise gölgeyi bizzat adıyla çağırdı ve “pek çoğumuzun şüphelendiği gibi” diyerek iddiayı kendi sözlerine ekledi: Türkiye’de İttihatçı bir devlet aklının yeni bir düzen kurgulamakta olduğuna inanıyordu. Siyaset bilimci Gökhan Bacık, Medyascope’taki analizlerinde “devlet elitlerinin altın çağı” diye tarif ettiği dönemi tasvir ederken yine aynı zemin kaydını fark ettiriyordu. Etyen Mahçupyan ise 2016’dan bu yana sürdürdüğü yazılarında bu benzetmeyi bir metafor olmaktan çıkarıp analitik bir iddiaya dönüştürmeye çalışıyordu: “Yeni İttihatçılık,” diyor, “devletten, siyasetten ve liderden çok daha fazlası. Zihniyet açısından kendimizi şuur dışının mahir ellerine terk ederek yakalayabildiğimiz bir his müşterekliği.”

Bu iddianın doğru olup olmadığı ayrı bir tartışmadır; fakat iddianın bu kadar çok kişi tarafından bu kadar içten dile getirilmesi, kendi başına bir veri oluşturur. Peki bu kelime neden bu kadar çok iş görüyor? Türkiye neden kendi krizlerini kendi tarihinden alınan bu tek bir kavramla düşünmek zorunda hissediyor?

*

İttihat ve Terakki’nin tarihî kimliği, tam olarak bu esnekliği mümkün kıldığı için bu denli kullanışlıdır. Cemiyet, tutarlı bir ideolojinin değil, tutarlı bir mantığın ifadesiydi. Princeton tarihçisi M. Şükrü Hanioğlu’nun çerçevesiyle söylersek: İTC bir “lider hareketi” değil, bir “program hareketi”ydi. Ama bu programın özü belirli bir siyasî muhteva değildi; Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük farklı dönemlerde sırayla öne çıktı, geri çekildi, döndü. Programın sabiti içerik değil, amaçtı: devleti yaşatmak. Bu amaç uğruna her ideoloji vasıtalaştırılabilir, her prensip ertelenebilir, her rakip kontrol altına alınabilirdi. Tarihçi Feroz Ahmad’ın deyişiyle İttihatçılar ” aksiyonu ideolojinin önünde tutan faydacılar”dı; 1908 Devrimini devletin gücüne karşı değil, devletin gücüyle yaptılar. Var olan bürokrasiyi yıkmadılar, içeriden ele geçirdiler. Muhalefeti tasfiye etmediler, şekillendirdiler. Karar mekanizmasını görünmezleştirdiler; kongrelerini gizli yaptıkları için “rical-i gayb,” yani görünmez kişiler diye anılır oldular.

İşte tam da bu yüzden İttihatçılık benzetmesi hem iktidara hem muhalefete eş zamanlı faydalıdır. İktidar, “devleti kurtarma” söylemini kullanarak olağanüstü araçları olağan siyasî vasıta gibi sunar. Muhalefet, devlet geleneğinin faaliyete geçtiğini işaret ederek mevcut iktidarı aşan bir tehditten söz eder. Her iki taraf için de sözcük aynı anda meşruiyet üretir ve meşruiyet sorgulatır. Bu dil esnekliği, benzetmenin tarihî bir referans olmaktan çıkıp kronik bir siyasî alışkanlığa dönüşmesini açıklar.

*

Bu alışkanlığın kendisi de bir şeyi ele verir: Türkiye, büyük kırılma anlarında yerli ve ânın nabzını yakalamış bir analiz dilinden yoksundur. Ya tarihî bir şablona sığınır ya da ithal kavramları kullanır. “Rekabetçi otoriterlik,” “hibrit rejim,” “illiberal demokrasi,” bunlar dışarıdan getirilmiş sınıflandırmalardır ve her biri Türkiye’ye ya tam oturmaz ya da oturunca farklı bir şey söyler. Bu yüzden siyasî düşünce, kendi tarihinden tek bir büyük örnek çeker ve o örneği döne döne kullanır. Bu, analitik bir tercih değil; analitik bir yoksulluğun ürünüdür.

Ama aynı zamanda bir şeyi doğru gösterir: Türkiye’de devlet-siyaset ilişkisi gerçekten de kırılmamış bir süreklilik taşır. Hanioğlu’nun Osmanlı bürokrasisi için tarif ettiği “hikmet-i hükümet” geleneği, devletin sırlarına vakıf bürokratların devletin yaşaması için gerekli her yolu meşru saydığı yönetim felsefesi, modern Türkiye’nin her krizinde yeniden sahneye çıkar. 1960, 1971, 1980, 1997 müdahalelerinin ortak kodunu bu geleneğin sürekliliği verir. Birbirinden farklı ideolojilere sahip aktörler benzer durumlara benzer araçlarla cevap vermişlerse bu tesadüf değildir; müşterek bir refleksin tezahürüdür.

*

Bu tablonun içinde Mahçupyan’ın “Yeni İttihatçılık” tezi özel bir yer tutar; çünkü benzetmeyi bir analoji olmaktan çıkarıp yapısal bir iddiaya dönüştürür. Mahçupyan’a göre 2016 sonrasında kurulan yapı, siyasî iktidarın değişmesiyle ortadan kalkabilecek bir iktidar biçimi değildir; devletle siyasetin organik biçimde bütünleştiği, her iki alanın da aynı vizyonun farklı yüzlerine dönüştüğü yeni bir rejimdir. Bu vizyonun bileşenlerini şöyle sıralar: devleti toplumun rehberi olarak konumlandırmak; Türklüğü etnik temelde yoğunlaştırırken Sünnî kimliği organik parçası saymak; Batı karşıtlığını konjonktürel değil kimlik zeminine oturtmak; mağduriyet söylemi üzerinden yayılmacı bir güç ideali taşımak. Bakışını geriye çevirdiğinde ise 1916 öncesi İTC’yi görür: “İslâmcılığı, batıcılığı ve milliyetçiliği birleştiren” bir devlet aklı. Kuşoğlu da röportajında bu çizgiyi çekmekten kendini alamıyor; Birinci Dünya Savaşı öncesi üç siyasî akımın İTC’de nasıl eridiğini anlatırken “şu andaki iktidarın da bu üç akımı birleştirdiğine benzeri bir durum var” diye ekliyor.

Ne var ki Mahçupyan’ın tezinde dikkat çeken ince bir ayrım var: Ona göre ne devlet Erdoğan’ı ele geçirdi, ne de Erdoğan devleti. Ortada bir “organik bütünleşme” var. Bu tespit, siyasî analizlerde sıkça yapılan hatayı aşar: ya her şeyi tek bir liderin iradesine bağlamak, ya da her şeyi anonim bir yapının ürünü saymak. Hakikat her zaman bundan daha karmaşık ve daha tedirgin edici: Sistem ve aktör birbirini şekillendiriyor; bugün Erdoğan sistemin kurallarına göre oynuyor ve aynı sistem onun eylemleriyle yeniden üretiliyor.

*

CHP meselesine dönüldüğünde, bu teorik çerçeve müşahhas bir sınav zeminine iner. Gökhan Bacık’ın Mayıs 2026’da Medyascope’ta yazdıklarına bakıldığında tablo keskindir: “Devlet elitlerinin hakimiyeti bütün partileri zombileştirdi. Bu yalnızca CHP için değil; Ak Parti ve DEM için de geçerlidir.” Parlamak için milletvekili olmak değil, vali ya da savcı olmak gerekiyor artık. Seçime girseler temsil ettikleri siyasî akımlar yüzde bir oy alamayacak bazı kişiler, elitler arası ittifaklar sayesinde devlet içinde büyük söz sahibi olabiliyorlar. Muhalefet de iktidar da aynı mıknatısa çekiliyor.

Bu çerçevede Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla yeniden genel başkanlığa getirilmesi, hadiseyi gören herkes için farklı şeyler ifade etti. CHP’nin geleneksel tabanı için bu, devletin muhalefeti biçimlendirme operasyonunun müşahhaslaşmasıydı. Bazı Kılıçdaroğlu destekçileri için meşru bir hakkın yargı yoluyla iadesi. Bülent Kuşoğlu’nun analizinde ise iki okumanın arasında kalan, her iki tarafa da uymayan garip bir ara konumdur: “Devlet içinde mücadele var, Ak Parti içinde mücadele var. Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale nereden yapıldı, hangi akıl tarafından yapıldı? Bunları bilmemiz lazım.” İlginç olan, Kuşoğlu’nun bu soruyu sormakla yetinmesi ve cevabı kapatmamasıdır. Bilmiyorum demek, analizin tükenmesi değil; yapının görünmezliğinin kabulüdür.

Cumhuriyet yazarı Deniz Tansi ise “uydu parti modeli” tehlikesini dile getiriyor; bir muhalefetin, muhalefet olarak kalırken iktidarın tolerans sınırları içinde hareket etmeyi öğrenmesinin uzun vadede nasıl bir siyasî anatomiye yol açtığını soruyor. Bu, İTC’nin muhalefetle kurduğu tarihî münasebetinin güncel izdüşümüdür: Rakibi yok etmek değil, onu yönetilebilir kılmak.

*

Bütün bu tartışmanın ortasında durup sormak gerekiyor: Peki Türkiye gerçekten bu analojinin doğru olduğu bir yer mi, yoksa bu analoji bizzat bir sorunun semptomu mu?

Her iki şık da doğru olabilir. Türkiye’de devlet-siyaset münasebetinin kronik bir bütünleşme eğilimi taşıdığı, tarihî belgeler ve kurumsal yapılanmalar aracılığıyla izlenebilir bir gerçektir. Fakat bu gerçeği saptamak, tek başına bir yargı vermez. Devletle siyasetin aynı vizyonu paylaşması, kendi başına ne iyi ne kötüdür; her şey o vizyonun muhtevasına ve o bütünleşmenin nasıl müesseseleştiğine bağlıdır. Güçlü devlet geleneğine sahip pek çok ülke, devlet-siyaset uyumunu büyük bir kalkınma hamlesi için başarıyla kullanmıştır. Uyumun kendisi değil, uyumun hesap vermezlik zırhına bürünmesi sorundur.

İşte tam bu noktada tartışmanın odağı kaymaktadır. Bugünkü yapının İTC ile örtüştüğü alan, iddia edenlere bakılırsa, ağırlıklı olarak ideoloji değil usuldür: devleti toplumun önünde konumlandırmak, siyasî temsil organlarını fonksiyonsuzlaştırmak, muhalefetin biçimini belirlemek, karar mekanizmasını görünmezleştirmek. İdeoloji ise bu usulün zamanla ürettiği bir sonuç olarak okunabilir; başlangıçta vasıtalık eden şey kendi inancını doğurur. Ama bu okumanın doğru olup olmadığı, kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor ve yanıtı hâlâ açık bir sorudur.

Bu ayrımı not etmek önemlidir; çünkü eğer sorun yalnızca aktörler değil yapıysa, o zaman yapıyı farklı niyetlerle işleten birinin de benzer sonuçlara varabileceği ihtimali doğar. Mahçupyan bu noktayı açıkça söylüyor: “Bu sürecin oyun kurucusu ne Bahçeli ne de Erdoğan.” Eğer öyleyse, ferdî aktörleri değiştirmek tek başına süreç üzerinde tayin edici olmayacaktır. Burada Türkiye için konunun yapısal bir boyutu varsa, yapısal bir cevap gerekir.

*

“Yeni Türkiye” söylemi, 2013’ten bu yana Türkiye’nin devlet projesinin adıdır. Siyasî İslâm’ın kültürel hâkimiyet talebiyle milliyetçiliğin jeopolitik ufkunu ve bürokratik devlet geleneğinin kurumsal sürekliliğini bir araya getiren, kendi içinde derin gerilimler barındıran ama aynı zamanda tutarlı bir öncelikler hiyerarşisine sahip olan bu proje, dışarıdan bakıldığında gerçekten bir sıçrayış gibi görünüyordu. NATO zirvelerinde artan ağırlık, Orta Doğu’da yeniden tesis edilen etki, savunma sanayiinde kaydedilen mesafe, demografik ve ekonomik büyüme; bunlar yalnız propagandanın ürünleri değildi.

Ama aynı dönemde, her “yeni”nin içinde eski devam etti. Mahkemeler yürütmenin uzantısına döndü. Meclis, yasama organı olmaktan çıkıp onay makamına dönüştü. Muhalefet yönetilir oldu. Bacık’ın ifadesiyle, “devlet elitlerinin altın çağı” başlarken siyaset giderek sembolik bir rekabete irca edildi. Hangi kararın nerede ve nasıl alındığı görünmez oldu. Söylem sıçrarken, yapı yerinde zıpladı.

İttihatçılık benzetmesinin bu denli dirençli olmasının gerçek nedeni budur. Türkiye her büyük kırılmada bu benzetmeye döndüğünde, belki de farkında olmadan şunu söylüyor: Sıçramanın dili değişti, ama sıçramayı mümkün kılacak kurumsal taban henüz inşa edilmedi. Bu bir suçlama değil, bir teşhistir. İTC iddiası doğru mu, tartışılabilir; ama iddianın kendisinin bu denli yaygın ve ısrarlı biçimde dile getirilmesi, cevaplandırılmayı bekleyen gerçek bir sorunun varlığına işaret etmektedir.

*

Peki bu analiz nereye varır? Şunu söylemek mümkün: “İttihatçı klik” meselesini aydınlatmaya çalışmak, yanıtı belirsiz bir sorudur; yapının görünmez olduğunu kabul eden Kuşoğlu’nun “bilmiyorum” demekten başka seçeneği olmadığı gibi. Ama soruyu farklı biçimde kurmak mümkün ve belki daha verimli olabilir: Türkiye’de devlet ile siyaset arasındaki sınır neden bir türlü sabit kalamıyor? Bu sınırın çökmesini belirli kişilerin niyetine değil, kurumsal tasarıma bağlamak hem analitik olarak daha savunulabilir hem de siyasî olarak daha berrak bir başlangıç noktası sunar.

CHP meselesine bakıldığında bu soru müşahhaslaşır. Tartışma, kimin haklı olduğuyla değil, bu tür müdahaleleri mümkün kılan yapının ne olduğuyla ilgili. Kuşoğlu’nun sorusu bu yüzden önemlidir: “Hangi akıl tarafından yapıldı?” Cevabı bilmemek, soruyu değersiz kılmaz. Aksine; cevabı olmayan bir sorunun defalarca sorulması, o cevabın yapısal bir yerde gömülü olduğuna işaret edebilir.

Hangi parti ya da koalisyon iktidara gelirse gelsin, bu soruya kendi kurumsal refleksiyle cevap üretemeyen her proje, “Yeni Türkiye” söylemiyle yola çıkmış olsa bile, belirli bir süre sonra aynı benzetmeyi yeniden çağıracaktır. Türkiye her krizde İttihat ve Terakki’ye döndüğü sürece, sormadığı soruyu da ele veriyor: Hangi kurumsal temeli yeniden inşa etmek istiyoruz?

*

Bütün bu tartışma, figürlerin kim olduğu sorusunda düğümlendiği sürece asıl soruyu ıskalıyor. Çünkü sorun, belirli aktörlerin niyetlerinden önce zihniyettedir. Zihniyet olmadan ne gaye belirir ne vasıta doğru seçilir; her ikisi de ancak tutarlı bir fikir sistemi içinde anlam kazanır. Türkiye’nin son otuz yılına bakıldığında bu yokluğun izi her yerde görülüyor: yapılan dünya kadar iş, elde edilen dünya kadar kazanım var ama bunların hiçbiri birbirine eklenmez; her proje kendi başına durur, bir öncekiyle bütünleşmez, bir sonrakine zemin hazırlamaz. Ortaya çıkan manzara bir bina değil, taş yığınıdır. Taşlar sağlamdır, belki kıymetlidir, ama aralarında harç yoktur; çünkü onları bir arada tutacak fikir mimarisine göre inşa edilmemiştir. Devletle siyasetin uyumu, iktidarın gücü, ekonomik büyüme, jeopolitik ağırlık; bunların hiçbiri kendi başına bir medeniyet projesi değildir. Ancak tutarlı bir dünya görüşünün elinde, bir gayeye bağlı araçlar olarak işlendiğinde anlam kazanır. İşte İttihatçılık benzetmesinin bu denli canlı kalmasının daha derin bir nedeni de burada yatar: Türkiye, taşları yerli yerinde bir yapıya dönüştürecek o fikir sistemini hâlâ arıyor.

*

Bu arayışın pratik testi ise hukuktur. Zihniyet yerli yerine oturduğunda, onun dünyevî ölçüsü hukuk olacaktır; gaye ve vasıta arasındaki dengeyi kuran, iktidarı sınırlayan, ferdi koruyan yalnızca hukuktur. Ama Türkiye’de hukuk tartışması bugün yanlış bir eksen üzerinde dönüyor. Bir tarafta Batı’dan ithal edilmiş kurumsal mimarinin savunuculuğu, diğer tarafta ona alternatif olarak öne çıkarılan “millî hukuk” talebi. İkisi de gerçek soruyu yanıtlamıyor; çünkü gerçek soru hukukun hangi medeniyet havzasından beslendiği değil, hukukun iktidara karşı bağımsız olup olmadığıdır. Batı’nın hukuk anlayışını ithal etmek tek başına bir güvence sağlamaz; nitekim sağlamamıştır. Ama “millîleştirme” adına hukuku yürütmenin güdümüne bırakmak da sorunu çözmez, sadece ona yeni bir kılıf giydirir. Köpekler bağlı, taşlar serbest bir ortamda hukukun tarafsızlığından söz etmek mümkün değildir. Hukuku “bağımsızlaştırıyorum” derken onu başka bir iktidar odağının eline teslim eden her düzenleme, bağımsızlık iddiasını kendi içinde çürütür. Hakiki bir hukuk düzeni, ne Batı’nın onayına muhtaç ne de yerli iktidarın iznine bağlıdır; kendi kurumsal güvencesiyle ayakta durur. Taşlar ancak o zaman birbirine kenetlenir, o zaman bina olur.

*

Yüz yılı aşkın bir süredir Türkiye, devleti kurtarma telaşıyla koşuyor; o kadar hızlı koşuyor ki nereye gittiğini sormaya vakit bulamıyor. İTC bu koşunun ilk büyük temsilcisiydi ama ardından gelen her nesil, farklı bir ideoloji, farklı bir söylem, farklı bir “yeni Türkiye” vaadiyle aynı koşuyu sürdürdü. Taşlar değişti, harç değişmedi. Şimdi sorulan soru şudur: Bu koşuyu bir yolculuğa dönüştürmek mümkün mü? Bunun cevabı, hangi figürün iktidarda olduğunda değil, Türkiye’nin kendisine hangi soruları sorduğunda gizlidir. Tutarlı bir fikir sistemi nedir? O sistemin ahlâkı ve hukuku nasıl kurulur? Hukuk, iktidara karşı bağımsızlığını kendi kurumsal güvencesiyle nasıl korur? Türkiye bu soruları sormadığı sürece tartışma figürler üzerinde dönmeye devam edecektir. İttihatçılık benzetmesi de her krizde geri dönecektir; çünkü döngüyü kıracak olan soru henüz sorulmamıştır.

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış