Çocukken bir yanlış yaptığımızda; küçük bir yalan, kırılan bir şey, söylenmemesi gereken bir söz; yüzümüz kızarırdı. Kimse görmemiş olsa bile. O kızarma, dışarıdan gelmiyordu; içeriden fışkırıyordu, baskı altındaki bir şey gibi. Ve o ân, hiç farkında olmadan, insanın en kadim sınavlarından birini veriyor, kendimizle yüzleşiyorduk.
Büyüdükçe o kızarmayı unuttuk. Daha doğrusu, türlü gaflet vesilelerine sarılarak unutmayı öğrendik.
Utanç, insanın kendi yüzüne ayna tutabildiği ândır. O ân tuhaf bir şey olur, insan bölünür. Bir yanı bakar, öbür yanı bakılır. Ve o bakışın altında kıpırdayan şey; o hafif titreme, o içe çekilme; sıradan bir his değildir. Ahlakî şuurun ta kendisidir; ham, yaralı, diri haliyle. Ama biz o şuuru kaybetmedik. Daha tuhaf bir şey yaptık, utanmaktan utanır hale geldik.
Bunu birdenbire yapmadık tabiî. Yavaş oldu. suya damlayan bir boya gibi, fark edilmeden yayıldı. Utancı zayıflığa çeviren, kırılganlığı ayıp sayan, mahcubiyeti bir tür ruhî aksaklık diye yeniden adlandıran bir dil sızdı içimize. Bazen bir terapistin sakin, güven verici sesiyle geldi bu dil. Bazen bir sahnenin ortasında bağıran motivasyon konuşmacısının ağzından. Bazen de telefonun ekranından, “kendinden hiçbir zaman özür dileme” yazan o parlak slogandan. Ve zamanla utanmak — sadece utanmak, sıradan insanî utanmak — sanki küçük düşürücü bir şeymiş gibi hissettirmeye başladı.
Oysa burada derin bir çelişki var. Utancı utanç verici ilan eden bir kültür, aslında en içten ahlakî refleksi söküp atıyor demektir. Utanç, özünde, “bu ben değilim” diyebilmektir. “Böyle olmamalıydım” diyebilmektir. Bu ses kaybolduğunda vicdan bir süs eşyasına dönüşür; hata sadece işe yaramayan bir hamleye, yanlışlık ise düzeltilmesi gereken teknik bir soruna. İnsan, kendini yargılayan özneden, kendini optimize eden bir nesneye kayar. Fark etmeden.
Bu kaymayı anlamak için yalnızca bugüne bakmak yetmez; daha geriye gitmek gerekir. İslâm ahlâk geleneği, hâyâyı bir his olarak değil, insanın içinde kök salmış, onu şekillendiren bir meleke olarak anlar. Hz. Peygamber’in dilinde hâyâ imandan bir dal gibidir — koparılırsa ağaç eksilir. Yani utanabilmek, doğru şeyden, doğru ölçüde, doğru zamanda; bu, insanı küçülten bir zaaf değil, onu ayakta tutan bir direktir. Batı geleneği de bu soruyla yüzleşmiştir, başka bir dille ama aynı kaygıyla. Aristoteles’in aidôs dediği o şerefli utanma hissi, bir toplumu fazilet sahibi görünmez bir bağ gibiydi. Bernard Williams ise yüzyıllar sonra modern felsefenin bu bağı nasıl gevşettiğini gösterdi. Suçu öne çıkardık, utancı geri plana ittik. Oysa ikisi aynı şey değil. Suç, bir kuralı çiğnemekle ilgilidir; utanç ise kim olduğunla. Biri dışarıdan gelir, biri içeriden. Bu fark küçük değil, hayatın tam ortasında duran bir farktır bu.
Ve bu farkı en çarpıcı biçimde gösteren yer, belki de bugünün ekranlarıdır. “Cringe” denen şey, başkasının utancına tanık olmanın verdiği o tuhaf rahatsızlıktır aslında. Ama biz o rahatsızlıkla ne yapıyoruz? Bir ân durup gözlerimizi kaçırmıyoruz. Tersine, paylaşıyoruz, arşivliyoruz, gülüp yayıyoruz. Başkasının en mahrem kırılganlığını bir gösteri nesnesine dönüştürürken, kendi içimizdeki o ince duyarlılığı da törpülüyoruz. Çünkü utanmaktan korkan biri, başkasını utandırmaktan da korkmaz. İki yüz aynı madalyonun iki yüzüdür. Oysa ki meselâ Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, burada ayrı bir parantez açar ve utanmanın ötesinde, başkalarının ayıplarından da utanılması gerektiğini ifade eder.
Buradan bir estetik meseleye de kapı açılıyor. Güzelle iyinin arasında kadim bir akrabalık vardır. Zarif davranmak, haddini bilmek, kibar olmak; bunlar yalnızca ahlâkî değil, estetik seçimlerdir de. Utancını kaybeden insan yalnızca ahlâken değil, görünür şekilde de değişir. Sesinde bir kabalık belirir, duruşunda bir taşkınlık. Mahcubiyet bir duygu olduğu kadar bir tavır ve tutumdur; ve bu tavır ve tutum, insanın dışına vurur. Utanmaktan utanmak, o duruşu kaybetmektir. İnsanı biraz daha gürültülü, biraz daha sığ, biraz daha yabancı kılan bir kayıp.
Peki ne yapmalı? Önce şunu sormak gerekiyor, hangi utancı geri istiyoruz? Her utanç aynı değil, bunu açıkça söylemek şart. Toplumun yanlış yerden dayattığı, insanı bedeninden, yoksulluğundan, hastalığından utandıran o kör baskı zehirdir, şifa değil. Bir insan kendi varoluşundan utandırılıyorsa, orada bir zulüm var demektir, ahlâk değil. Ama psikolojik olarak utanç — “daha iyi biliyor olmalıydım” diyebilmek, haksızlığa ortak olduğunda midenin bulanması, yanlış yaptığında yüzünün kızarması — insanı insan kılan ve tutan o ince bağlardan biridir. Bu utancı küçümsemek, güçlü olmak değildir. İnsanın insanlığını yitirmesidir.
Utanmaktan utanmak, nihayetinde, kim olduğunu unutmaktır. Kendini tanımayan birinin aynaya bakması gibi… Yüz orada, ama sahip çıkan yok. Hâyâ “ben kimim” sorusuna cevap veren bir eylemdir. Ben neyim, ne olmalıyım, şu an ne yapıyorum — bu sorular ve cevaplarından doğan şuur canlı kaldığı sürece utanç da canlı kalır. Ve canlı bir utanç, diri bir vicdan demektir.
Gerisi gürültüdür.
