Barzanî’yi Hedef Alan Saldırı ve Üç Ateş Arasında Irak Raporu

Editör
Tarafından
15 Dakika Okuma

Duhok’ta bir konuta taarruz eden insansız hava araçları, olağan bir güvenlik vakasının çok ötesinde bir anlam taşıyor. Hedef, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (İKBY) Başkanı Neçirvan Barzanî’nin evi. Saldırı, hiçbir resmî tarafın üstlenmediği, fakat herkesin bir şeyler okuduğu türden karanlık bir mesaj niteliğinde.

Bu saldırıyı yalnız askerî bir eylem olarak değerlendirmek, meselenin ruhunu kaçırmaktır. Zira Irak, on yıllardır içten çözülen, dışarıdan parçalanan; üstelik bu iki sürecin birbirini nasıl beslediğini anlatmak için ideal bir coğrafya olma özelliğini koruyan bir ülkedir. İran-ABD-İsrail savaşının kıvılcımları artık Bağdat’ın sokaklarına, Kerkük’ün havalimanlarına ve Duhok’un dağ evlerine düşüyor.

Bu rapor, o kıvılcımları anlamlandırmak için Irak’ın iç yapısını —kavmî, mezhebî ve siyasî boyutlarıyla— mercek altına alıyor. Ardından dışarıdan gelen baskıları, aktörlerin çakışan çıkarlarını ve bu kırılgan dengenin nereye evrilebileceğini tartışıyor.

I. DUHOK’TAKİ PATLAMA: NE OLDU, NE ANLAM İFADE EDİYOR?

28 Mart 2026 akşamı Duhok’ta, Neçirvan Barzani’nin konutuna birkaç insansız hava aracı saldırı düzenledi. Can kaybı yaşanmadı; fakat sembolik hasar derin. Barzanî evde değildi. Ne var ki bu hedef seçimi tesadüfî değil.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudanî, saldırının ardından Barzanî’yi bizzat arayarak sert bir dille kınadı. Kınamak kolaydır; açıklamak güç. Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamada Irak’ı bölgesel çatışmaya sürüklemek isteyen “yasa dışı oluşumlara” atıfta bulunuldu. Bu ifade muğlaklığı, kasıtlı bir diplomatik boşluk bırakma alışkanlığının ürünüdür: Hem İran destekli milisleri hem Batılı aktörleri hem de bilinmeyenleri aynı anda suçlayabileceğiniz bir yapı.

İran’ın Devrim Muhafızları Ordusu, saldırıyı “düşmanlar tarafından gerçekleştirilen bir terör eylemi” olarak nitelendirdi ve kınadı. Bu, İran’ın Kürt yönetimiyle ilişkisinin ne kadar çift yönlü işlediğini gösteren çarpıcı bir andır: Tahran, hem Kuzey Irak’taki Kürt gruplarını hedef alan saldırıların arkasında durmakla suçlanır, hem de —siyasî konjonktüre göre— Barzanî gibi bir ismin hedef alınmasını kınar.

Suçluyu bulmak, zaman zaman suçun kendisini anlamaktan daha az şey öğretir. Önemli olan hangi aktörün bu saldırıdan kazançlı çıktığını sormaktır.

Kürdistan Bölgesi, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarında açık bir taraf olmaktan kaçınmıştır. Ne var ki Erbil, hem ABD’nin bölgedeki en güvenilir muhataplarından biri olması hem de İsrail yakınlığı nedeniyle İran ve Şiî milisler açısından şüpheyle bakılan bir adres haline gelmiştir. Bu saldırı, o sürtünmenin somutlaşmasıdır.

II. PARÇALANMIŞ COĞRAFİ YAPI: ÜÇLÜ İKTİDAR, TEK BAYRAK

Irak, 2003’ten bu yana üç ayrı yönetim merkezinin fiilen birbirinden bağımsız işlediği bir federal ülkedir. Bu üçlü yapı, zaman zaman işbirliği içinde zaman zaman açık gerilim halinde sürmektedir.

Bağdat: Zayıf Merkezin Ağır Yükü

Başbakan Sudanî liderliğindeki merkezî hükümet, anayasal açıdan Irak’ın tek meşru otoritesidir. Ancak fiilî hâkimiyeti, ülkenin büyük bölümünde tartışmalıdır. Haşdi Şabi’nin Bağdat üzerindeki nüfuzu, bazı bakanlıkların fiilen Tahran yanlısı milis gruplarıyla derin bir organik bağ içinde çalıştığı anlamına gelmektedir. Irak Silahlı Kuvvetleri başbakanlığa bağlıdır, ama Haşdi Şabi devlet bütçesinden finanse edilirken komuta zinciri farklı bir merkezden —çoğunlukla İran’dan— geçmektedir.

Bağdat’ın önündeki asıl ikilem şudur: Ne kadar merkezî olursa Kürtler ve Sünnîler dışlanmış hisseder; ne kadar dağıtık yönetirse İran’a yakın gruplar o boşluğu doldurur. Bu ikilem, on yıldır çözümsüz kalmaktadır.

Erbil: Yarı Devlet, Yarı Özerklik

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, dünyada en gelişmiş kurumsal yapıya sahip özerkliklerin başında gelmektedir. Pençe-Kartal ve benzeri Türkiye operasyonlarının sahasına rağmen, Kürdistan bölgesi kendi parlamentosunu, peşmerge kuvvetlerini ve —Bağdat ile çözüme kavuşturulamamış petrol gelirlerini— yönetmektedir.

İKBY’nin Batı ile ve özellikle ABD ile kurduğu yakın ilişki, bölgeye hem güvenlik hem de ekonomik açıdan avantaj sağlamıştır. Erbil, aynı zamanda İsrail’le örtük ilişkilerin en az yargılanmadan sürdürüldüğü Müslüman çoğunluklu yerlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, İran ve onun bölgedeki vekillerinin hedef alacağı bir kırılganlık yaratmaktadır.

Kürdistan bölgesinin kendi içindeki bölünmesi de göz ardı edilemez: Süleymaniye merkezli Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Erbil-Duhok merkezli Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasındaki rekabet, Kürdistan’ı tek bir siyasî irade olarak sunmayı güçleştirmektedir. KYB, tarihî olarak Tahran ile çok daha yumuşak bir ilişki sürdürmüştür. Barzanî’nin evine yapılan saldırının, bu iç rekabeti derinleştirme hesabını da barındırdığı düşünülebilir.

Güney: Şiî Şehirleri ve Milis Coğrafyası

Basra, Necef, Kerbela, Nasıriye —Irak’ın Şiî coğrafyası— hem dinî hem siyasî açıdan ülkenin en karmaşık dokusunu oluşturmaktadır. Büyük Ayetullah Ali Sistanî’nin Necef’ten yükselen otoritesi, İran’ın Velayet-i Fakih anlayışıyla zaman zaman örtüşmekte, çoğunlukla ise ayrışmaktadır. Sistanî’nin Irak milliyetçiliğini önceleyen yaklaşımı, Tahran’ın ideolojik nüfuzunu sınırlamaktadır.

Öte yandan Mukteda es-Sadr hareketi, yıllar içinde hem ABD karşıtı hem İran karşıtı bir çizgide konumlanmayı başarmış özgün bir Şiî milliyetçiliği olarak öne çıkmıştır. Sadr’ın 2022’deki parlamentodan çekilmesi, bu çizginin kalıcılığını sorgulatmış olsa da tabanı canlı kalmaya devam etmektedir.

Haşdi Şabi ise devlet içinde devlet işlevi gören, İran finansmanlı, onlarca ayrı gruptan oluşan bir bütündür. Kataib Hizbullah, Asaib Ehl-ul-Hak gibi yapılar, Bağdat üzerinde sembolik hakimiyet kurulmasına izin verirken fiilen kendi komuta zincirleri doğrultusunda hareket etmektedir.

III. KAVMİ VE MEZHEBİ ÇATLAKLAR: HARİTA ÜSTÜNE HARİTA

Irak’ı anlamak için iki haritayı eş zamanlı okumak gerekir: biri etnik, diğeri mezhebî. Bu iki harita bazen üst üste gelmekte, bazen tam tersi yönlere işaret etmektedir.

Kavmî Katmanlar

Nüfusun yaklaşık yüzde yirmi ile yirmi beşini oluşturan Kürtler, kuzey ve kuzeydoğuda yoğunlaşmaktadır. Kerkük, bu yapının en çatışmalı halkasıdır: Kürtler, Araplar ve Türkmenler arasında tartışmalı statüsünü korumakta; üstelik petrol zenginliği bu çatışmaya ham madde sağlamaktadır. Şengal, Ezidilerin yüzyıllardır barındığı ve 2014’te IŞİD tarafından katliama uğrattığı kadim bir yurttur; bugün hâlâ birden fazla silahlı aktörün koridorunda sıkışmaktadır.

Sünnî Araplar, ülke nüfusunun yaklaşık yüzde on beş ile yirmi arasında bir kesimini oluşturmaktadır. Anbar, Ninova, Salahaddin ve Diyala; bu vilayetler, hem IŞİD sonrası yeniden yapılanmanın hem de Sünnî siyasî temsilin en çetrefilli meselelerinin yaşandığı coğrafyadır. Sünnî elitler, 2003 sonrasında defalarca dışlandıkları hissine kapılmış; bu dışlanmışlık duygusu IŞİD’in sosyal zemine yerleşmesinde önemli bir etken oluşturmuştur.

Şiî Araplar ise nüfusun yaklaşık yüzde altmışını oluşturmaktadır. Fakat bu çoğunluğun siyasî birliği varsayılmamalıdır: Sadr’cılar, Haşdi grupları, Şii milliyetçiler ve Sistanî çizgisindekiler arasındaki fay hatları, Şiî Arap siyasetini sürekli dalgalı bir yapıda tutmaktadır.

Mezheb Geometrisi

Mezhep haritası kavim haritasıyla çakışır ama bütün değildir. Türkmenler Sünnî de Şiî de olabilir; Kerkük’teki Türkmen varlığı bu iki boyutu iç içe geçirmektedir. Ezidiler ne Sünnî ne Şiî olarak kategorilerin dışında kalmaktadır. Hristiyan Asurî ve Keldaniler —özellikle Ninova Ovası’nda— her çatışma döneminde eriten küçülen bir azınlık olarak hayatta kalmaya çalışmaktadır.

Irak’ta tek bir soru sormak yeterlidir: ‘Sen kimlerdensin?’ Bu soru, hem kimliği hem de kaderi şekillendirmektedir.

Bu çok katmanlı yapı, teorik olarak çoğulcu bir demokrasinin zemini sayılabilirdi. Ancak bu zenginlik, güven kurumları inşa edilemediğinde bir güvenlik yüküne dönüşmektedir. Irak’ta güven kurumları kurulamadığı için her çatlak bir koz, her kimlik bir silah haline gelmiştir.

IV. DIŞARIDAN GELEN BASKILAR: İRAN, ABD, İSRAİL VE TÜRK İZİ

Irak, yalnızca kendi iç dinamikleriyle değil, üç ayrı dış güç tarafından aynı anda biçimlendirilmeye çalışılan nadir coğrafyalardan biridir. Bu güçlerin her biri rakiple ilişkisini Irak üzerinden yönetmekte; Irak da bu rekabetin hem arenası hem de kurbanı olmaktadır.

İran: Nüfuzun Derinliği

İran’ın Irak üzerindeki etkisi, sathî bir siyasî müdahalenin çok ötesindedir. Ortak Şiî dinî mirası, sınır boyunca uzanan ekonomik bağımlılıklar, Haşdi aracılığıyla sağlanan güvenlik denetimi ve din adamları kanalıyla işleyen kültürel nüfuz —bunların tamamı, Tahran’ın Bağdat üzerinde başka hiçbir aktörün sahip olmadığı bir derinlik sağladığını göstermektedir.

Bununla birlikte İran’ın nüfuzu kırılganlıklar barındırmaktadır. Irak kamuoyunun önemli bir kesimi, özellikle 2019-2020 protestolarından sonra, İran müdahalesine açık bir tepki duymaktadır. Sistani’nin Necef otoritesi, Velayet-i Fakih anlayışına karşı sesli olmasa da bir alternatif sunmaktadır. ABD-İsrail’in İran’a yönelik askerî operasyonlarının hız kazandığı bu dönemde Tahran, Irak’ı hem bir tampon bölge hem de bir misilleme koridoru olarak kullanmak istemektedir; ikisi de Bağdat’ın hoşuna gitmemektedir.

ABD: Çekilemeyen Güç

Washington’un Irak politikası, tutarsızlıkların hikâyesidir. 2003 işgali, sonra çekilme, sonra IŞİD nedeniyle yeniden konuşlanma ve şimdi İran’a yönelik operasyonların ikmal hattı olarak Irak’ı kullanma zorunluluğu —ABD, her dönem değişen stratejik gerçeklerle Bağdat’a yeni talepler iletmektedir. Erbil, bu süreçte en tutarlı ABD ortağı olarak öne çıkmaktadır.

Kerkük Havalimanı’ndaki Haşdi Şabi karargahına yapılan hava saldırısı ve ardından gelen müzakere talepleri, ABD’nin bölgede hem savaşan hem de arabulucu rolünü sürdürmeye devam ettiğini göstermektedir. Bu çift rol, Bağdat’taki güvensizliği artırmaktadır.

İsrail: Görünmez Ortak

İsrail’in Kuzey Irak ile ilişkisi, onlarca yıl örtük bir şekilde sürdürülmüştür. Kürdistan petrol ihracatı bağlamındaki ekonomik bağlar, istihbarat işbirliği ve ortak İran karşıtlığı bu ilişkinin zeminini oluşturmaktadır. İran-ABD savaşının fiilen başlamasıyla birlikte İsrail, Irak üzerindeki operasyonel baskısını artırmıştır. Haşdi Şabi noktalarına yönelik saldırıların bir kısmının İsrail kaynaklı olduğu ifade edilmektedir. Bu durum, Erbil’i çapraz ateş içinde bırakan çok boyutlu bir gerginlik yaratmaktadır.

Türkiye: Kuzeyden Baskı

Türkiye, Kuzey Irak’ta Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) yönelik yürüttüğü Pençe operasyonları serisiyle bölgede sürekli askerî varlık sürdürmektedir. Bu operasyonlar zaman zaman Erbil ile ciddi sürtüşmelere yol açmış olsa da KDP ile Türkiye arasında fonksiyonel bir ilişki sürmektedir. Türkiye, Kerkük-Ceyhan boru hattı üzerindeki denetim gücünü de stratejik bir koz olarak korumaktadır. İran-ABD savaşının derinleştiği bu ortamda Ankara, hem NATO müttefiki ABD ile koordinasyon hem de İran ile gerginliği yönetme dengesi üzerinde dikkatli bir denge siyaseti izlemektedir.

V. BAĞDAT’IN KÜLFETİ: ÜÇ YÖNLÜ SIKIŞTIRMA

Sudanî hükümeti, eşzamanlı üç baskıyı yönetmek zorundadır. Birincisi: İran’ın koşullu desteği. Haşdi Şabi’nin siyasî kolu olan Koordinasyon Çerçevesi, parlamentoda en büyük bloku oluşturmaktadır. Sudanî, bu bloğu yabancılaştırmadan İran’a mesafe koyamaz. İkincisi: ABD’nin güvenlik ve ekonomik talepleri. Washington, özellikle petrol ve finans alanlarında Irak üzerinde güçlü kaldıraçlara sahiptir; dolar kliring sistemi üzerindeki denetim bunların en somutudur. Üçüncüsü: Kürt ve Sünnî partilerin koalisyon aritmetiği içindeki varlığı. Federal hükümet, ancak bu üç bloğun en az birinin desteğiyle işleyebilmektedir.

Barzanî’nin evine yapılan saldırının hemen ardından Sudanî’nin hem saldırıyı kınaması hem de “millî birliği” vurgulaması, tam da bu üç yönlü sıkışmanın dili içinde okunmalıdır. Kınama, Kürtlere; “millî birlik” vurgusu ise Haşdi’ye gönderilen ayrı mesajlardır.

Irak Başbakanı olmak, birbiriyle çelişen dört patrona aynı anda hizmet etmeye çalışmak demektir: kendi halkı, İran, ABD ve Kürt ortaklar. Bu görev, matematiksel olarak imkânsız görünse de siyasi olarak sürdürülmektedir.

VI. KERKÜK MESELESİ: ÇÖZÜLEMEYENİN MİSALİ

Irak’ın tüm çelişkilerini tek bir noktada misallendirmek gerekse, o nokta Kerkük’tür. Hem Kürtler hem Araplar hem de Türkmenler tarafından tarihî, kavmî ve kültürel açıdan sahiplenilen bu şehir; üstelik zengin petrol rezervleriyle birleşince, ülkenin en sert müzakerelerinin yapıldığı coğrafya haline gelmiştir.

2017’deki referandum girişiminin ardından Federal Irak Ordusu, Kerkük’ü Kürt kontrolünden geri almıştır. Bu gelişme, İKBY ile Bağdat arasındaki güvensizliği kalıcı biçimde derinleştirmiştir. Bugün Kerkük hem federal hem bölgesel güvenlik güçlerinin iç içe geçtiği, petrol gelirlerinin fiilen kimin kasasına girdiğinin bile tartışmalı olduğu çözümsüz bir statüde bulunmaktadır.

ABD-İsrail-İran savaşının gerilimlerinin Irak’a yayıldığı bu dönemde Kerkük Havalimanı’ndaki Haşdi karargahına yapılan saldırı, bu bölgenin ne denli ateşli bir zemin üzerinde durduğunu bir kez daha göstermektedir.

VII. SÜNNİLERİN SİLAHLANMASINA KARŞI IŞİD KARTI

IŞİD’in 2017-2018’de toprak kaybetmesi, örgütün tasfiye edildiği anlamına gelmemektedir. Anbar ve Diyala başta olmak üzere Sünnî bölgelerde hücre yapıları varlığını korumaktadır. Asıl tehlike şuradan kaynaklanmaktadır: Sünnî toplulukların Bağdat tarafından dışlandığı, ekonomik açıdan ihmal edildiği ve Haşdi gruplarının fiili denetiminde baskı altında tutulduğu her dönem, IŞİD’e potansiyel taban açılmaktadır.

Bugün savaş atmosferi, bu dinamiği şu bakımdan kritik kılmaktadır: Hem ABD hem Haşdi, savaş önceliklerini birbirlerine karşı güvence altına almaya çalışırken Sünnî bölgelerin yönetimi fiilen boşlukta kalmaktadır. Bu boşluk, IŞİD’in fırsatçı bir kazanım potansiyeline sahip olduğu alandır. Sünnîlerin IŞİD’den ziyade kendilerini sağlama alacak bir teşkilatlanma içine girmeleri zarurettir. Bölgedeki tüm aktörler arkalarını silahlı bir gruba yaslamışken, Sünnîlerin her teşebbüslerinin IŞİD yaftası vurularak gayr-ı meşru görülmesi kabul edilemez.  

VIII. SONUÇ YERİNE: IRAK NE KADAR TUTUNUR?

Irak, yaygın kanının aksine, çökmüş bir devlet değildir. Kurumları fonksiyoneldir; bütçe toplanmakta, meclis kararlar almakta, ordu komuta zinciri içinde hareket etmektedir. Ama bu işleyişin sürekliliği, her seferinde dış dengelere ve iç pazarlıklara bağlıdır. Devlet kırılgandır; zayıf değil.

Barzanî’nin evine inen dronlar, bu kırılganlığın yeni bir sembolü olarak tarihe geçecektir. Saldırının faili kim olursa olsun —Haşdi’ye yakın bir grup, İsrail ya da hâlâ bilinmeyen bir aktör— bu eylem Irak’ın önündeki üç soruyu daha keskin biçimde gündeme getirmiştir:

Birincisi: Kürdistan ile Bağdat arasındaki güvensizlik, federal sistemin tamamen fonksiyonunu kaybedeceği eşiğe ne kadar yaklaşmaktadır? Şu an ikisi arasındaki kriz masası —Barzanî saldırısını araştırmak için kurulan ortak ekip— bir güven tazelemesi değil, kaçınılmaz bir protokol adımıdır. İkincisi: İran, kendi misillemelerini yönetmek için Irak’ı ne kadar daha kullanabilir? Tahran’ın çift başlı tutumu —hem saldırıyı kınamak hem de benzer saldırıların organizatörü sayılmak— sürdürülebilir değildir. Üçüncüsü: ABD’nin Irak’taki güvenlik varlığı, Sudanî’nin iç siyasî alanını daraltmadan ne kadar devam edebilir?

Bu soruların yanıtı Bağdat’ta değil, Tahran, Ankara, Washington ve Tel Aviv’deki stratejik hesaplarda şekillenecektir. Irak, büyük olasılıkla bu denklemin bağımsız değil, bağımlı değişkeni olmaya devam edecektir.

Bir coğrafyanın kendi kaderini tayin edebilmesi için, önce o kaderin başkaları tarafından tayin edilmesine izin vermemesi gerekir. Irak, bu önce’yi henüz yaşayamamaktadır.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış