Kırk Günün Muhasebesi: Beş Perspektiften İran Savaşı ve Ateşkes

Her tarafın zafer ilân ettiği bu muğlak tabloda gerçekte ne oldu? Kim ne kazandı, kim ne kaybetti? Bu soruları beş ayrı perspektiften sormak, tek bir cevabın yetersiz kalacağını kabul etmekle başlar.

Editör
Tarafından
15 Dakika Okuma

28 Şubat 2026 sabahı, “Aslan’ın Kükreyişi” ve “Destansı Gazap” kod adlarıyla başlatılan Amerikan-İsrail ortak harekâtı, Orta Doğu’nun kırılgan dengesini kalıcı biçimde sarstı. Tahran, İsfahan, Kum, Kerec ve Kirmanşah’a yönelik bu eş zamanlı saldırılarda İran’ın Yüce Lideri Ali Hamaney suikaste kurban gitti; İran ise “Gerçek Vaat 4 Operasyonu”nu başlatarak İsrail topraklarına, ABD’nin Körfez’deki üslerine ve bölgesel müttefiklerine balistik füzeler ve insansız hava araçları fırlattı. 

Savaşın kırkıncı gününde, Trump’ın İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması koşuluyla kendi belirlediği son tarihten yaklaşık iki saat önce ilan ettiği geçici ateşkes, haftalardır tırmanan çatışmada ilk ciddi frenleme hamlesi olarak tarihe geçti. İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ise yaptığı açıklamada ateşkesin “savaşın sona erdiği” anlamına gelmediğini özellikle vurguladı. 

Her tarafın zafer ilân ettiği bu muğlak tabloda gerçekte ne oldu? Kim ne kazandı, kim ne kaybetti? Bu soruları beş ayrı perspektiften sormak, tek bir cevabın yetersiz kalacağını kabul etmekle başlar.

I. Tarihin En Büyük Arz Krizi

Savaşın ekonomik anatomisi, askerî söylemin gölgesinde kalmaya mahkûm edildi. Oysa bu çatışmanın gerçek sahnesi, büyük ölçüde Hürmüz Boğazı’ydı.

Uluslararası Enerji Ajansı, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasını “küresel petrol piyasasının tarihindeki en büyük arz kesintisi” olarak nitelendirdi. Çatışma, akut arz kıtlıkları, kur oynaklığı, enflasyon ve stagflasyon-resesyon riskleriyle 1970’lerin enerji krizini andıran bir tablo yarattı. 

Rakamlar bu tespiti somutlaştırıyor. 19 Mart’ta Dubai ham petrol fiyatları, tarihî rekor kırarak varil başına 166 dolara ulaştı. Mart’ın ortasında Kaliforniya’nın benzin fiyatları galon başına 5 doları aştı; Brent ham petrolü ise 114 dolar bandında seyretti. Bu tablonun sebebi yalnızca savaş değil, boğazın fiilî olarak kapanmasıydı. Gemilerin boğazdan geçişi, Şubat’taki günlük yaklaşık 130 seferden Mart’ta yalnızca altıya indi. 

Körfez ekonomileri ise beklenmedik biçimde köklü sarsıntılar yaşadı. Savaş, Körfez İşbirliği Konseyi’nin ekonomik modelinin sistemik bir çöküşüne yol açtı; bölge ülkeleri yalnızca petrol ihracat gelirlerini değil, alternatif lojistik güzergâhları olmayan temel ithalat hatlarını da yitirdi. Çatışma ayrıca global gübre üretiminin yüzde otuzunu oluşturan Körfez’in üre ve amonyak ihracatını sekteye uğrattı; tarım sektörü uzmanları aylarca sürecek gıda fiyatı baskısından söz ediyor. 

Ateşkes haberi piyasalara anında yansıdı. Trump’ın açıklamasının ardından Batı Teksas ham petrolü tek seansta yüzde on altı düşerek 94,47 dolara inerken, Brent ham petrolü yüzde on beş gerileyerek 92,21 dolara geriledi. Hisse senedi piyasaları da coşkuyla karşılık verdi; uluslararası petrol fiyatının yüzde on üç düştüğü, S&P 500 vadeli işlemlerinin yüzde ikinin üzerinde açılışa işaret ettiği görüldü. 

Ancak piyasa rahatlığı aldatıcı olabilir. Kpler’in enerji analistleri, iyimser senaryoda bile — yani ateşkesin dört ila altı haftada sağlanması durumunda bile — global piyasanın aylarca sürecek Stratejik Petrol Rezervleri yenileme döngüsü, altyapı onarımı ve enerji güvenliği odaklı stok talep baskısıyla karşı karşıya kalacağını öngörüyor. Dallas Fed araştırmacıları da bu tespiti destekliyor: Hürmüz’deki petrol akışını kısmen bile yeniden sağlamanın piyasaların global ekonomi üzerindeki etkiyi önemli ölçüde hafifletebileceğine dikkat çekiyor, ancak bu noktaya ulaşılana kadar üretim alanındaki hasarın dünya genelinde eşitsiz dağılan ciddi sonuçlar doğuracağını vurguluyor. 

Ekonomik muhasebede şu tablo beliriyor: ABD, global enerji piyasaları üzerindeki dönem baskısını ateşkesle hafifletmeyi başardı. Körfez ülkeleri bu çatışmadan derin yaralanmış çıkıyor. İran ise halihazırda çökmekte olan ekonomisiyle birlikte savaşa girdi; çıkarken onu bekleyen yeniden inşa maliyeti, on yıllık bir yük olacak.

II. Sahadaki Gerçekle Açıklamalar Arasında

Savaş söyleminde kazananı belirlemek için açıklamalar değil, saha gerçekliği okunmalıdır.

CSIS (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi) analistlerine göre, ABD ve İsrail İran’ın liderliğini tasfiye etmekte ve orduya ciddi hasar vermekte, ancak İran da karşılık vermekte; ABD’nin uzun vadede en ağır bedeli ödeyeceği alan ise sahadan değil, dışarıdan — milletlerarası itibar ve ittifaklar düzeyinde — gelecek. 

Washington Enstitüsü’nün değerlendirmesi bu tespiti somutlaştırıyor. ABD’nin savaşta dört temel hedef belirlediği anlaşılıyor: İran’ın deniz kuvvetlerini imha etmek, füze kapasitesini tasfiye etmek, nükleer silah edinimini engellemek ve Hizbullah ile Husiler gibi vekâlet güçlerinin desteğini kesmek. Bu hedeflere kısmen ulaşılmış olsa da nükleer programın kalıntılarını — özellikle zenginleştirilmiş uranyum stoklarını — hava saldırılarıyla tamamen bertaraf etmenin mümkün olmadığı görülüyor. 

İsrail cephesinde ise farklı bir tablo var. Üst düzey bir İsrailli yetkili, Trump’ın ABD-İran arasında sağlanan ve İsrail’i de kapsayan ateşkes kararından son anda haberdar edildiklerini söyledi. Bu ifade, diplomatik bir parantez olmaktan çok stratejik bir açıklamadır. İsrail’in “kendi geniş kapsamlı hedeflerine” henüz ulaşamadan masadan kalktığı, Washington’ın Tel Aviv’i belirleyici anlarda devre dışı bırakma pratiğini yeniden sergilediği görülüyor.

RAND Enstitüsü analistleri ise savaşın askerî boyutunun ötesindeki jeopolitik dönüşüme dikkat çekiyor: İran yalnızca İsrail ve ABD’ye değil, Umman, Katar ve Türkiye gibi daha önce en azından tarafsız — hatta kimi zaman İran’a yakın — kabul edilen ülkeleri de hedef aldı. Körfez’in jeopolitik tablosu, toz duman dağıldığında bambaşka görünecek. 

İran Devrim Muhafızları’nın tüm karar süreçlerini yönlendirdiği savaş boyunca biliniyordu. Komutanlar, neyi ne zaman vuracağına kendileri karar verdi; ülkenin siyasî liderliği saf dışı bırakıldı. Beyan edilen ateşkese uyacakları konusundaki belirsizlik hâlâ sürüyor. Bu yapısal gerçek, ateşkesin naifçe bir güvence belgesi olarak okunmaması gerektiğini hatırlatıyor.

Askerî muhasebede sonuç şu: Sahada üstünlük kuran taraf ABD-İsrail cephesidir; ancak bu üstünlük kalıcı bir zaferden ziyade geçici bir kapasitesizleştirme olarak kalmaya mahkûm. İran ise ağır kayıplar vermesine karşın hem direncini ispatlayan hem de stratejik caydırıcılığının — Hürmüz üzerindeki kontrol kapasitesi — gerçek olduğunu gösteren bir çatışmadan çıkıyor.

III. Değişen Denge Haritası

Bu savaş, Orta Doğu’nun yalnızca askerî dengesini değil, diplomatik mimarisini de köklü biçimde dönüştürdü.

Pakistan’ın arabulucu rolü bu dönüşümün en çarpıcı işareti. Pakistan Başbakanı Şerif ve Genelkurmay Başkanı Munir’in hem Tahran hem Washington ile yürüttüğü temas trafiği, bu ülkeyi hem İslâm dünyasının vicdanı hem de global bir arabulucu olarak konumlandırdı. Pekin’in ilk resmî açıklamasında Çin Dışişleri Bakanlığı, Pakistan ve diğer tarafların arabuluculuğunu desteklediğini vurguladı; Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin çatışma boyunca kırk beşi aşkın ülkenin dışişleri bakanıyla görüştüğü ve Körfez ülkeleri arasında “Çin-Pakistan ortak beş maddelik barış planı” için kamuoyu oluşturmaya çalıştığı bildirildi. 

Bu veriler, yalnız diplomatik aktivizmin ötesinde bir şeyi gösteriyor: Bölgedeki krizlerin çözümünde “Batı-dışı” aracı güçlerin ağırlığı, ilk kez bu denli müşahhas şekilde tescilleniyor.

Körfez ülkeleri bu savaştan en derinden yara alan taraf olarak çıkıyor. ABD üslerine ev sahipliği yaptıkları için Bahreyn, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve BAE İran’ın misilleme saldırılarının doğrudan hedefi oldu. Katar, İranlı iki Su-24 savaş uçağını düşürerek tarihe geçen bir hamle yaptı; ancak Ras Laffan sanayi bölgesine İran insansız hava araçları isabet etti. Abu Dabi’nin Habşan gaz tesisi ise hava savunma sistemlerinin engellediği cisimlerden düşen enkaz nedeniyle ciddi hasar gördü ve operasyonlar askıya alındı. 

Bu ülkeler, kendi topraklarında yaşanan güvenlik açığını bizzat deneyimledi. Artık hem ABD ile ilişkilerini hem de İran ile doğrudan diplomatik kanallarını yeniden sorgulamak zorundalar. RAND uzmanları bu sürecin sona erişini şöyle tanımlıyor: Hangi ülkelerin İsrail’in yanında yer aldığına dair tablo, toz duman dağıldığında çok farklı görünecek. Bazı Arap devletleri, tercih etmedikleri bir savaşa sürüklendikleri için İsrail’i suçlayabilir.

IV. Kelimeler Arasındaki Uçurumlar

Diplomasinin en kadim gerçeği şudur: Anlaşmaların kalıcılığı, imzalanan metnin değil, tarafların birbirini okuma kapasitesinin ürünüdür.

İran’ın ateşkese rağmen müzakere talebinde bulunmaya devam ettiği anlaşılıyor; güvenlik konseyi açıklamasında “bu ateşkes savaşın sona erişi değildir” ifadesi özellikle kullanıldı. Öte yandan Trump, AFP’ye verdiği röportajda “ABD tam ve eksiksiz bir zafer kazandı, yüzde yüz, hiç kuşku yok” derken İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunun “mükemmel biçimde ele alınacağını” söyledi. Her iki taraf da iç kamuoyuna zafer anlatan farklı bir dil kurarken aynı müzakere masasını kurmaya çalışıyor. Bu çelişki, ileride nükleer dosya, Hürmüz’ün statüsü ve Lübnan meselesinde masanın kırılma potansiyelini peşinen barındırıyor.

İngiltere Avam Kamarası’nın araştırma raporuna göre, saldırılar aktif nükleer müzakerelerin tam ortasında başlatıldı; Umman arabuluculuğunda yürütülen görüşmelerde İran önemli tavizler vermeye razı görünürken Trump bu süreci “tatmin edici bulmadığını” açıkladı. Bu bilgi, savaşın başlangıç siyasî bağlamını anlamak açısından kritik. Müzakere masasının çalışır olduğu bir dönemde açılan savaş, güven açığını onaran değil derinleştiren bir süreç yarattı.

İran’ın yeni dinî lideri Mücteba Hamaney’in, savaşın başından bu yana ilk kez müzakere heyetine anlaşma yönünde ilerleme talimatı verdiği bildirildi. Bu bilgi, diplomatik çözümün önündeki en büyük engelin askerî değil siyasî nitelikte olduğunu ortaya koyuyor: Bir tarafın müzakere masasına oturması, masada gerçekten anlaşmaya varabileceği anlamına gelmiyor.

Trump yönetimi savaş boyunca birbirinden çelişkili açıklamalar yaptı; rejim değişikliği, nükleer tasfiye, Hürmüz’ün kontrolü ve enerji kaynaklarına erişim gibi birbiriyle bağdaşması güç hedefler sıraladı. Bu tutarsızlık, ABD’nin müzakerelerde gerçekte ne istediğini müphemleştirdi. 

Savaşın neden olduğu en köklü diplomatik yara ise milletlerarası hukuk zemininde açıldı. Hukuk uzmanları, NPR’a verdiği demeçlerde Trump’ın köprüler, enerji santralleri ve su arıtma tesislerini hedef alma tehdidinin —gerçekleşmesi halinde— milletlerarası ve ABD hukuku kapsamında savaş suçu sayılabileceğini söyledi. UAEA ise savaş başladığında İran’ın “iddialı” bir nükleer programa sahip olduğunu doğrularken, yapılandırılmış bir nükleer silah programına dair kanıt bulunmadığını açıkladı. Bu iki bulgu yan yana konulduğunda, savaşın hukukî ve ahlâkî zemininin ne denli sorunlu bir zeminde durduğu görünür hale geliyor.

V. Tarihin Arka Planında Ne Değişti?

Her büyük çatışma, yalnızca siyasî sonuçlar değil, anlam krizleri de üretir. Bu savaşın bıraktığı en derin iz, askerî hasar değil, meşruiyet ve hürriyet hakkı etrafında derinleşen yarıklardır.

İran’ın iç dinamiğine bakıldığında tablo özellikle trajik bir karakter taşıyor. Aralık 2025’ten itibaren derinleşen ekonomik kriz, İran halkını zaten yıpratmıştı; savaş bu tablonun üzerine eklendi. Tarihte pek çok örneğin tanıklık ettiği o paradoks süreci, burada da işledi: Millet baskı altındayken dışarıdan gelen bomba, muhalefet enerjisini eritip millî direniş söyleminin altında yuttu. İran muhalefetinin önde gelen isimlerinden Rıza Pehlevi’nin Trump ve Netanyahu’ya saldırıların askerî hedeflerle sınırlı tutulması, sivil altyapının korunması çağrısında bulunması — kendi iktidar beklentilerini taşıyan bu ses bile — meşruiyet arayışının ne denli çıkmaz bir alanda dolaştığını gösteriyor.

Al Jazeera’da kaleme alınan İran perspektifinden analiz, tam da bu noktada düşündürücü bir çerçeve sunuyor: Mücteba Hamaney’in İslâm Cumhuriyeti’nin üçüncü Yüce Lideri olarak seçilmesi, hükümranlık ve bağımsızlık prensibine bağlılığın somut göstergesi olarak okunuyor; rejim değişikliği planlarının başarısız olduğunun en açık itirafı kabul ediliyor. 

Öte yandan bu savaş, Batı’nın da derin bir meşruiyet sorusuyla yüzleşmesini zorunlu kıldı. Milletlerarası müfettişler sahada görev yaparken ve diplomatik kanallar açık tutulurken başlatılan bir harekât, milletlerarası hukukun hangi zemininde durmaktadır? Tahran’daki UNESCO Dünya Mirası alanı Gülistan Sarayı’nın bir hava saldırısında hasar görmesi, UNESCO’nun milletlerarası hukuku açıkça çiğneyen bu saldırıya resmî kınama bildirisi yayımlamasına yol açtı. Bu küçük görünen olay, büyük bir meşruiyet kırılmasının sembolüdür.

IPS’e değerlendirme yapan Eski Bangladeş Dışişleri Bakanı Abdul Momen bu durumu çarpıcı biçimde özetliyor: Savaşın birincil kaybedenleri Orta Doğu halkları ve geniş Müslüman dünyasıdır; en tutarlı ve sürekli kazananlar ise sonuçtan bağımsız olarak kazanan savunma müteahhitleri, silah üreticileri ve askerî lobilerdir. Bu gözlem, tüm tarafların kendi zafer anlatılarını inşa ettiği bir ortamda soğuk bir gerçeği ihtiva ediyor.

Pakistan’ın arabulucu çıkışı ise en az tartışılan ama en dönüştürücü jeopolitik gelişme. Kuzeye Rusya, doğuya Çin, batıya İslâm coğrafyasına aynı anda uzanan bu ülkenin İslamabad’ı müzakere merkezi olarak kurması, yeni bir global hiyerarşinin habercisi. Mahallî krizlerin çözümü artık Batı başkentlerinde değil, farklı coğrafyalarda —Körfez’de, Güney Asya’da— şekilleniyor.

Projeksiyon: İslamabad Sonrası

İslamabad’daki masadan üç senaryo çıkabilir.

Birincisi: Kısmî bir çerçeve anlaşması yapılarak, nükleer denetim mekanizması, yaptırımlarda aşamalı gevşeme ve Hürmüz’ün milletlerarası denetim altına alınması. Washington Enstitüsü uzmanları, kalıcı bir barış için zorunlu asgarî koşulu şöyle tanımlıyor: İran’ın bölgeye ciddi bir konvansiyonel ya da nükleer tehdit oluşturma kapasitesinden arındırılması. Yalnız askerî güç bu koşulu kalıcı olarak sağlayamaz. 

İkincisi: Müzakerelerin çökmesi ve çatışmanın yeniden alevlenmesi. İran’ın ateşkes süresince boğazdan geçiş için kendi silahlı kuvvetleriyle koordinasyon şartını dayatması, savaş öncesi statükodan belirgin bir ayrışmayı temsil ediyor. Körfez devletleri için bu kabul edilemez; zira İran’ın Hürmüz üzerinde kontrol iddiası, milletlerarası deniz hukukuyla açıkça çelişiyor.

Üçüncüsü: En muhtemel senaryo olarak belirsizliğin kalıcılaşması; ne tam bir barış ne de açık savaş. Enerji piyasası analistleri, “uzatılmış kesinti” senaryosunun fiilî uzlaşı sağlanmış olsa bile aylarca süreceğini; stratejik rezervlerin yenilenmesi ve enerji güvenliği odaklı stoklamanın 2026 boyunca talep üzerindeki baskısını sürdüreceğini vurguluyor.

Tarihe not düşülmesi gereken asıl mesele şu: Bu savaş, sona ermiş bir süreç değil, yalnızca nefes almak için duraklamış bir kıyametin önsözü de olabilir. Hürmüz Boğazı yeniden açılabilir, müzakereler başlayabilir, anlaşmalar imzalanabilir. Ama bu kırk günde yakılan ateş, bölgenin toprağına sinmiştir. Ve tarih, böyle yangınların kalıcı izler bıraktığını defalarca göstermiştir.

Gerçek diplomatik sınav, ateşkesin ilânında değil, önümüzdeki iki haftada başlayacak.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış