“İnisiyatif” ile “insaf,” Türkçe kulakta neredeyse akraba gibi çınlayan iki kelime; ikisi de aynı hecelerle açılır, ikisi de bir çeşit “kendiliğinden karar verebilme” hissini taşır zihinde. Oysa aralarında hiçbir soy bağı yoktur. “İnisiyatif,” Latince initiumdan, “başlangıç”tan gelir; Batı’nın idare ve teşebbüs lugatınden, tercüme yoluyla girmiştir dilimize. “İnsaf” ise Arapça nısftan, yani “yarı”dan gelir; klasik fıkhın, adaletin, vicdanın eski dünyasına aittir. Biri modern idarenin, öbürü kadim ahlâkın çocuğudur; hiçbir dilbilimci ikisi arasında bir köken birliği kuramaz.
Ama kulağın işittiği seslerin tedai ettirdikleri, bazen soy kütüğünden daha doğru şeyler söyler. Çünkü hayatın seyrine bakılınca görülür ki, bu iki kelimenin kaderi tuhaf bir biçimde birbirine bağlıdır: inisiyatif alanı nerede daralırsa, insafın işleyecek bir zemini de orada kalmaz. İnsan, bir meseleye kendi takdiriyle müdahale edebildiği ölçüde insaflı olabilir; takdir hakkı elinden alındığında, insafı da beraberinde çekilip gider. Belki de dil, kökeni farklı olsa da, tecrübenin er yahut geç keşfedeceği bir hakikati baştan sezmiştir.
Bu sezginin doğruluğunu hayatlarımızın akışı içinde, adım başı görüyoruz. Son yıllarda hayatın her planında geliştirilen prosedürler, prosesler derken insanın kendi takdirine bırakılan alan neredeyse kalmadı. Bu daralmanın arkasında meşru bir kaygı var elbette: yetkiyi eline alan herkes, o yetkiyi kötüye kullanma ihtimaliyle sınanır; tarihin her devrinde kayırma, rüşvet, keyfî muamele insan ve toplumu çürütmüştür. Bu yüzden modern akıl, insan takdirini mümkün olduğunca daraltıp yerine yazılı, önceden belirlenmiş, herkese eşit uygulanan kaideler koymayı bir erdem, hatta ilerlemenin ve medeniyetin bir işareti saymıştır. İstismarın önüne set çekmek isterken kuralı büyütmüş, insanı küçültmüştür. Nitekim bugün geldiğimiz yerde, hemen her müessesede inisiyatif alanı öylesine daralmıştır ki, doğru olanı yapmak isteyen bir memurun bile elini kolunu bağlayan bir prosedürler yığını vardır önünde.
*
Az önce sözünü ettiğimiz o nısf köküne bir kez daha dönelim: çünkü insaflı olmak, aslında bir tür ortada durabilmektir; kendini iki tarafın da yerine koyup, ne kendi menfaatini ne karşındakinin kusurunu tek başına ölçü almadan bir denge kurabilmektir. Klasik hukuk fikrinde de böyledir bu: kadı, önüne gelen davayı yalnızca yazılı nassın harfine göre değil, örfü, maslahatı, tarafların içinde bulundukları vaziyeti ve nihayetinde vicdanını da işin içine katarak çözer. Yazılı kural elbette vardır, hafızası ve iskeleti odur hukukun; fakat o iskeleti et ve can hâline getiren, hâkimin yahut kadının o meseleye bakarken taşıdığı insaf, vicdan duygusudur. Kural, adaletin zemini olabilir; insaf ise onun ruhu.
Modern bürokratik akıl bu ikisini birbirinden ayırdı, hatta çoğu zaman insafı hukukun düşmanı saydı. Çünkü insaf, tanım gereği öngörülemezdir; her defasında yeniden tartılması, yeniden düşünülmesi gerekir. Oysa modern kurum, öngörülebilirliği her şeyin üstünde tutar; çünkü öngörülebilir olan denetlenebilir, hesap verilebilir, savunulabilirdir. Bir memurun “bu adamın hâlini anladım, istisna tanıyorum” demesi, kurumun gözünde bir zaaf, bir risktir; oysa “prosedür böyle” demesi, onu her türlü sorumluluktan azat eder. Böylece insaf, tek tek insanların değil, sistemin menfaati istikametinde feda edilmiş olur.
*
Ne var ki insafın çekildiği yerde bir başka şey de çekilir: hâlden anlama. Halden anlamak, karşındaki insanın içinde bulunduğu şartları, geçmişini, imkânsızlıklarını görebilmek demektir; bu da ancak insana, tek tek insana bakmakla mümkündür. Prosedür ise kategorilere bakar, dosyalara bakar, formlara bakar; insanın kendisine değil. Bir anlamda modern müessese, insanı görmemeyi bir fazilet hâline getirmiştir; çünkü görmek, bağlanmak demektir, bağlanmak ise afâkiliği bozar. Hâlbuki İslâm ahlâk geleneğinde en yüksek mertebe ihsandır: kulun sanki Allah’ı görüyormuşçasına, göremese bile O’nun kendisini gördüğünü bilerek yaşaması hâli; ve bu derin şuur insanın insana bakışına da sirayet eder, karşındakini fark etmeyi, onun hâlini kendi hâlin gibi hissedebilmeyi de bu duyarlılığın bir aksi kılar.
Ve nihayet, hâlden anlamanın çekildiği yerde vicdan da sessizleşir. Vicdan, boşlukta işleyen bir mekanizma değildir; beslenmesi, uyanık kalması için sürekli insanla, insanın müşahhas hâliyle karşılaşmaya ihtiyaç duyar. Prosedürler yığını arasında büyüyen bir nesil, artık kararlarını vicdanına değil, elindeki forma danışarak verir; bu da onu suçsuz kılsa bile, bir bakıma insansızlaştırır. Çünkü vicdan, hesap sorulacağı için değil, hesap sorulmasa bile doğru olanı yapma isteğinden doğar; oysa prosedür ahlâkı, tam tersine, hesap sorulmadığı sürece hiçbir şeyin önemi olmadığını fısıldar kulağa.
*
Tam bu sessizliğin içine, bugünlerde sıkça duyduğumuz başka bir endişe düşüyor: yapay zekânın, hayatımızın kritik eşiklerinde insanın yerine karar verecek olması. Hastanın teşhisini bir algoritmanın koyması, kredi başvurusunu bir puanlama sisteminin değerlendirmesi, iş başvurusunun bir yazılım tarafından elenmesi… Bu endişe haklı görünüyor; fakat asıl can alıcı soru gözden kaçıyor: yapay zekâ, insanın yerini gerçekten yeni mi alıyor, yoksa çoktan boşalmış bir makamı mı devralıyor?
Çünkü dikkatle bakılınca görülür ki, insan kendini yapay zekâya devretmeden çok önce, kendini prosedüre devretmişti zaten. Hekim, hastasının yüzüne bakıp hâlini soran, evvelini ahirini ve içinde bulunduğu şartları anlamaya çalışarak tedbirini kendi tecrübesiyle tartan bir hikmet ehli olmaktan çıkıp, önündeki teşhis ve tedavi protokolünün maddelerini işaretleyen bir uygulayıcıya dönüşeli çok oldu; klinik kılavuzlar, sigorta şartları, malpraktis (hatalı teşhis) korkusu onu adım adım algoritmik bir akla razı etmişti zaten. Öğretmen, öğrencisinin hangi noktada tıkandığını sezen, ona göre yol bulan bir mürebbi olmaktan çıkıp, müfredatın öngördüğü kazanımları işaretleyen bir denetleyiciye dönüşeli çok oldu; standart testler ve performans göstergeleri onu ölçülebilir olanla sınırlamıştı zaten. Hâkim, davanın muhatabına bakıp vicdanını dinleyen bir kadı olmaktan çıkıp, ceza tayin çizelgesindeki puanları toplayan bir hesap makinesine dönüşeli çok oldu; asgarî ve azamî sınırlar, emsal kararlar, temyiz korkusu onu bir formüle hapsetmişti zaten. Bankacı, müşterisinin hikâyesini dinleyip riskini kendi muhakemesiyle tartan biri olmaktan çıkıp, yalnızca kredi skorunun eşiğine bakan biri hâline geleli çok oldu. İnsan kaynakları uzmanı, adayın potansiyelini sezen biri olmaktan çıkıp, anahtar kelime taramasından geçen özgeçmişleri öne çıkaran biri hâline geleli çok oldu.
Demek ki yapay zekâ, insanı bu mesleklerden kovan bir işgalci değil, insanın kendi eliyle boşalttığı bir makamı devralan bir vâristir sadece. Asıl kırılma, algoritma masaya oturduğu gün yaşanmadı; insan kendi takdirini bir formun, bir protokolün, bir çizelgenin gerisine sakladığı gün yaşandı. O gün insan, zaten prosedürün bir bileşeni hâline gelmişti; yapay zekâ yalnızca bunu daha hızlı, daha tutarlı, daha “verimli” yapmayı öğrendi. Onun için asıl korkulması gereken belki de makinenin insan gibi karar vermeye başlaması değil, insanın çoktandır makine gibi karar veriyor olmasıdır.
*
Tam da bu noktada, bir kelimeye daha durup bakmak gerekiyor: medeniyet. Kelime, Arapça “medine”den gelir, yani şehir; fakat şehir derken kastedilen yalnızca taş, yol, bina değildir, bir arada, insan gibi, edeple yaşayabilme hâlidir. Medeniyeti medeniyet yapan, kurduğu binaların yüksekliği yahut işlettiği sistemlerin karmaşıklığı değil, o binaların ve sistemlerin içinde insanın insan olarak kalabilmesidir. Nizamın kendisi medeniyet değildir; nizam, ancak insafla, vicdanla, hâlden anlamayla yoğrulduğunda medenîleşir. Aksi hâlde elde kalan, ne kadar gelişmiş görünürse görünsün, yalnızca işleyen bir mekanizmadır ve işleyen her mekanizma, insanı içine almadığı sürece, adını ne koyarsak koyalım, barbarlığın bir başka biçiminden ibarettir.
Zira barbarlık, alışılageldiği gibi yalnızca kaosun, düzensizliğin, vahşetin hüküm sürdüğü hâl değildir. Belki daha ürkütücü olanı, tam tersi bir barbarlıktır: kuralın, düzenin, verimliliğin kusursuzca işlediği, ama insanın hâline bakan gözün, insanın derdini duyan kulağın hiçbir yerde bulunamadığı bir barbarlık. Buna statik ve mekanik bir barbarlıkdenebilir; statiktir, çünkü büyümez, gelişmez, her defasında aynı formülü olduğu gibi tekrarlar; mekaniktir, çünkü vicdanın değil, çarkların işleyişine tâbidir. Tarihin bildiğimiz barbarlığı düzensizdi, kestirilemezdi, kabaydı; bu yeni hâl ise tam tersine, son derece düzenli, son derece kestirilebilir, son derece nazik bir yüzle gelir. Belki de fark edilmesi bu yüzden zordur; çünkü kaba kuvvetin yerini nazik bir form, bir “prosedür böyle” cümlesi almıştır. İşin en vahim tarafı ise bu cümleyi kuran halinden razı olduğu gibi prosedürün böyle olduğunu duyan da halinden razı hale getirilmiştir.
İnsanı insan yapan şey tam da bu noktada devreye girer: insaf, vicdan, hâlden anlama, yani hayatın herhangi bir anında insanî olana yer bırakabilme kabiliyeti. Bunlar olmadığında geriye kalan ne kadar ileri, ne kadar akıllı, ne kadar “gelişmiş” görünürse görünsün, medeniyet değildir; çünkü medeniyetin özü insaniyettir. İnsaniyetin çekildiği bir düzen, kendini ne kadar süslerse süslesin, barbarlığın yalnızca daha rafine, daha sessiz, daha medenî görünümlü bir versiyonudur.
*
Bununla birlikte, bu barbarlık teşhisini kuralın kendisine duyulan bir düşmanlığa, düzensizliğe duyulan gizli bir özleme çevirmemek gerekir; meseleyi yalnızca bir yakınma olarak bırakmak da doğru değildir. İnisiyatifin sınırlanması, çoğu zaman gerçek bir ihtiyaca cevaptır; keyfîliğin, kayırmanın, gücün kötüye kullanılmasının önüne set çekme kaygısı boşuna değildir. Sorun, kuralın var olması değil, kuralın insanı tamamen ikame etmesidir; sorun, prosedürün bir araç olmaktan çıkıp bizatihi amaç hâline gelmesidir. Sağlıklı bir düzen, muhtemelen ikisi arasında bir denge kurabilen düzendir: yazılı kaideyi zemin olarak tutan, fakat o zeminin üzerinde insana, onun takdirine, onun insafına da nefes alacak bir alan bırakan ve istismar halinde de istismarcının tepesine kabus gibi çökerek insaniyeti muhafaza etmesini bilen bir düzen.
Belki de bugünün asıl meselesi, kuralla insan arasındaki bu dengeyi yeniden düşünmektir. Çünkü bir toplumun ne kadar medeni olduğu, yalnızca kaç kuralı olduğuyla değil, o kuralların insana ne kadar alan bıraktığıyla da ölçülür. Kuralsız bir dünya keyfîliğe, insansız bir kural ise soğukluğa mahkûmdur. Hakikat, muhtemelen ikisinin arasında, tam da insafın durduğu o yarı noktada saklıdır.
Yapay zekâ çağında insanı asıl tehdit eden, belki de makinelerin akıllanması değil, insanın kuralın gölgesinde çoktan unutmuş olduğu o insaf duygusunu bir daha hiç hatırlamamasıdır. Çünkü insafını, vicdanını, hâlden anlama kabiliyetini yitirmiş bir düzen, ne kadar ileri, ne kadar akıllı, ne kadar kusursuz işlerse işlesin, medeniyet değildir; yalnızca sessizce ve kusursuzca işleyen bir barbarlıktır.
