Takdim
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’yla birlikte, uzun zamandır fısıltıyla sorulan bir soru yüksek sesle sorulur hale geldi: İslâm dünyası, çok kutuplu düzene dönüşen dünyada hakiki bir kutup haline gelebilir mi ve gelecekse bunun şartnamesi nedir? Elinizdeki rapor bu soruya hasredilmiştir. Anlaşmayı bir haber olarak değil, çok daha büyük bir davanın muhtemel başlangıç noktası olarak ele alıyoruz; zira üç başkentin attığı imza, kendi başına bir kutup doğurmaz, fakat kutbun inşa edilebileceği ilk sağlam zemini teşkil eder.
Şartname kelimesini seçmemiz şuurlu bir tercih. Zira kutup olmak bir temenni değil, bir ihale gibidir; şartları vardır, o şartları yerine getiremeyen, ihaleyi kaybeder ve başkasının şantiyesinde işçi olur. Bu rapor, önce mevcut vaziyetin envanterini soğukkanlılıkla çıkaracak, ardından kutup kavramının ne olduğunu netleştirecek, nihayet askerî, iktisadî, içtimaî, hukukî ve siyasî sahalarda atılması gereken adımları, hamasete prim vermeden, tek tek ele alacaktır. Metin boyunca rakam kullanacağız; çünkü rakam, retoriğin giremediği yerden hakikati içeri sokar.
Birinci Kısım: Envanter Yahut Potansiyel ile Fiiliyat Arasındaki Uçurum
Her muhasebe, kasadakini saymakla başlar. İslâm İşbirliği Teşkilatı çatısı altında elli yedi devlet, dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini, iki milyara yaklaşan bir insan varlığını temsil ediyor. Bu nüfusun yaş ortalaması, yaşlanan Avrupa’nın ve Doğu Asya’nın hayli altında; yani demografik sermaye, başka kutup adaylarının hasretle aradığı o genç insan gücü, bu coğrafyanın elinde. Yer altına inildiğinde tablo daha da çarpıcı: Dünya petrol rezervlerinin kabaca üçte ikisinden fazlası, doğalgaz rezervlerinin yarıdan fazlası bu ülkelerin topraklarında. Yer üstünde ise coğrafyanın kendisi bir servet: İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Süveyş Kanalı, Bab’ül-Mendeb, Hürmüz ve Malakka; global ticaretin şah damarları sayılan geçitlerin neredeyse tamamı ya bir Müslüman devletin hâkimiyetinde yahut sahiline bitişik.
Buraya kadar okuyan biri, dünya sisteminin merkezinde bir İslâm kutbunun çoktan kurulmuş olması gerektiğini düşünür. Şimdi kasanın öteki gözünü açalım. Bu beşte birlik nüfus, dünya üretiminden aldığı payı yüzde onun dahi altında tutan bir iktisadî performans sergiliyor. Global mal ticaretindeki pay yüzde on ilâ on bir bandında; üstelik bu ticaretin belkemiği hâlâ işlenmemiş fosil kaynak. Petrol ve türevleri denklemden çıkarıldığında, iki milyarlık âlemin dünya ihracatındaki payı yüzde beş küsura düşüyor. İleri teknoloji ihracatında tablo, tablonun da ötesinde bir itiraf: Global yüksek teknoloji ticareti içindeki pay binde birkaç seviyesinde. Mukayese, yaranın derinliğini gösterir: Dünya nüfusunun yüzde yedisini barındıran Avrupa Birliği dünya ekonomisinin beşte birinden fazlasını, üç yüz otuz milyonluk Amerika Birleşik Devletleri ise tek başına yaklaşık dörtte birini üretiyor.
Beşerî cephede rakamlar aynı hikâyeyi anlatıyor. İnsanî gelişme sıralamalarında İslâm ülkelerinin ortalaması dünya ortalamasının belirgin şekilde gerisinde; teşkilat nüfusunun beşte birine yakını, üç yüz elli milyon insan, aşırı yoksulluk şartlarında yaşıyor. Her ne kadar siyasî olduğu mukakkak olsa da bir asrı aşan Nobel bilim ödülleri tarihinde bu iki milyarlık havzadan çıkan isim sayısı bir elin parmaklarını bulmuyor. Aynı havza, savunmaya dünya ortalamasının bir buçuk katı pay ayırıyor; petrol ihracatçısı ülkelerde bu oran iki buçuk kata çıkıyor. Yani silah alınıyor; fakat silahı üreten, ona komuta mimarisi kuran, onu doktrine bağlayan bir bütünlük yok. Servet var, kudret yok. Kalabalık var, kuvvet yok.
Bu uçurumun adı koyulmalıdır: İslâm dünyası bugün bir kutup değil, bir kaynak havzasıdır. Kutuplar bu havzadan enerji, pazar, geçit ve asker devşirir; havza ise mukabilinde güvenlik garantisi satın alır. Mekke Anlaşması’nın tarihî kıymeti, işte bu asırlık denklemi ilk defa tersine çevirme ihtimalini doğurmuş olmasıdır. İhtimal diyoruz; çünkü aşağıda görüleceği üzere, ihtimal ile imkân arasında beş ayrı cephede verilecek uzun bir mücadele süreci durmaktadır.
İkinci Kısım: Kutup Nedir, Ne Değildir
Adımları sıralamadan önce kavramın kendisiyle hesaplaşmak gerekiyor; zira yanlış tarif edilen hedefe doğru yürünmez. Milletlerarası sistemde kutup, üç şartın aynı anda tahakkukuyla doğar. Birincisi kapasite: Askerî, iktisadî ve teknolojik gücün, sistemin gidişatını etkileyecek bir eşiği aşması. İkincisi muhtariyet: Bu kapasitenin başkasının iznine, teknolojisine, finans mimarisine ve güvenlik şemsiyesine bağımlı olmaması. Üçüncüsü ve en çok ihmal edileni, müesseseleşmiş irade: Kapasitenin tek bir stratejik akıl tarafından, süreklilik içinde, krizden krize savrulmadan yönlendirilebilmesi. Sovyetler dağıldığında kapasitesi vardı, muhtariyeti vardı; çöken, iradeyi taşıyan müesseseydi. Bugünün Avrupa’sı kapasite ve müessese sahibi, fakat güvenlikte muhtariyetten mahrum; bu yüzden kutup olmakla uydu olmak arasında salınıp duruyor.
Bu tarif, İslâm dünyası bahsinde iki yaygın hatayı ayıklamamızı sağlar. İlk hata, kutbu bir duygu birliği zannetmektir. İki milyar insanın aynı kıbleye dönmesi bir medeniyet hakikatidir; fakat kendi başına bir kutup üretmez. Ümmet bir ruhtur; kutup ise o ruha giydirilecek zırhtır ve zırh, dokunarak değil dövülerek yapılır. İkinci hata, kutbu bir blok fotoğrafı zannetmektir: Elli yedi devletin aynı masada oturması, aynı bildiriyi imzalamasıyla mesele halledilmiş sayılır. Yarım asırlık teşkilat tecrübesi bu zannın enkazıdır. Kınama metinleriyle örülmüş bir mimarî, ilk ciddi rüzgârda yıkılmıştır ve yıkılmaya devam edecektir.
Doğru istikamet, tarihin denenmiş yolundan geçer: Çekirdekten genişleme. Avrupa bütünleşmesi yirmi yedi devletin aynı anda el sıkışmasıyla değil, altı devletin kömür ve çeliği ortak yönetmesiyle başladı. İslâm dünyasının kutuplaşması da elli yedi başkentin mutabakatını bekleyemez; beklerse hiç başlamaz. Mekke Anlaşması’nın üçlü yapısı, tam da bu sebeple bir eksiklik değil, bir metod tercihidir: Türkiye’nin teknolojisi, ordu geleneği ve devlet aklı; Suudi Arabistan’ın sermayesi, enerjisi ve mukaddes emanetleri; Pakistan’ın nükleer eşiği ve beşerî derinliği. Çekirdek budur. Genişleme, çekirdeğin cazibesi ispatlandıktan sonra kendiliğinden gündeme gelecektir; zira devletler bildirilere değil, işleyen mekanizmalara iltihak eder. Einstein’in genel görelilik teorisinde olduğu gibi, özgül ağırlığı yüksek olan uzay-zaman dokusunu lehine büker ve çevresindekileri kendisine doğru çeker.
Üçüncü Kısım: Askerî Şartname
Kutbun ilk ve en sert imtihanı güvenliktedir; çünkü güvenliğini üretemeyen, ürettiği her şeyi başkasının insafına emanet etmiş demektir. Askerî cephede yapılacaklar, kolaydan zora doğru bir merdiven halinde düşünülmelidir ve merdivenin ilk basamağı fiilî konuşlanmadır: Mukaddes toprakların emniyeti başlığı altında, en azından tugay çapında karşılıklı askerî mevcudiyet. Kâğıda yazılan taahhüt bir niyettir; müttefik toprağında konuşlanan asker ise bir vakıadır ve caydırıcılık, niyetlerden değil vakıalardan doğar. Bu adım atılmadan merdivenin üst basamakları hayal olarak kalır; atıldığında ise geri kalan her şey için bir çıpa doğar.
İkinci basamak, konuşlanan birliklerin üzerine bir komuta mimarisi inşa etmektir. Daimî bir müşterek karargâh; dönüşümlü fakat kesintisiz bir komuta zinciri; senede en az iki kez, senaryosu gerçek tehdit değerlendirmelerinden türetilmiş müşterek tatbikat ve bu yapının damarlarında dolaşacak müşterek bir istihbarat havuzu. NATO’yu NATO yapan beşinci madde değil, o maddenin arkasında yetmiş yıldır aralıksız çalışan planlama teşkilatıdır. Kolektif savunma taahhüdü, tetiklendiği gün hangi kolordunun hangi hatta, hangi lojistik koridordan, kaç saat içinde intikal edeceği önceden yazılmamışsa, hukuken vardır fakat askerlikte yoktur.
Üçüncü basamak, savunma sanayiinde iş bölümüdür. Üç ülkenin de millî gurur projeleriyle aynı sahalarda birbirini tekrar etmesi, kıt kaynağın israfıdır. Akılcı olan, mukayeseli üstünlüğe göre bölüşmektir: İnsansız hava sistemleri, elektronik harp ve deniz platformlarında Türkiye’nin birikimi; mühimmat, balistik kabiliyet ve nükleer caydırıcılığın teknik altyapısında Pakistan’ın tecrübesi; finansman, enerji güvenliği ve büyük tedarik gücünde Suudi Arabistan’ın imkânı. Bunların üzerine ortak üretim bantları, ortak ihracat pazarlaması ve en mühimi müşterek araştırma merkezleri kurulmalıdır. Hedef net konulmalı: On yıl içinde, üç ülkenin kritik silah sistemlerinde ittifak dışına bağımlılığın stratejik eşiğin altına çekilmesi. Muhtariyet budur; gerisi tedarikçi değiştirmekten ibarettir.
Dördüncü basamak, denizdir. Yukarıda sayılan geçitler, bu coğrafyanın elindeki en büyük kozdur ve kozların kaderi, oynanmadıkça çürümektir. Kızıldeniz’den Umman Denizi’ne, Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’nun batısına uzanan hatta müşterek deniz devriyeleri, ortak deniz üsleri ve bir deniz durum farkındalığı ağı; ittifakın global ticarete verdiği mesajın ta kendisi olacaktır: Bu sular emniyettedir ve emniyetin teminatı artık buradadır.
Dördüncü Kısım: İktisadî Şartname
Askerî yapı, iktisadî temel olmadan ayakta duramaz; tarih, ekonomisi çökerken ordusu ayakta kalabilmiş tek bir kutup kaydetmemiştir. İktisadî cephenin ilk hedefi bellidir ve teşkilatın kendi belgelerinde yıllardır yazılıdır: Üye ülkeler arası ticaretin toplam ticarete oranını yüzde yirmi beşe çıkarmak. Bu hedefe onca yıldır ulaşılamamış olması, hedefin büyüklüğünden değil, mekanizmasızlıktan kaynaklanıyor. Tercihli ticaret sistemleri kâğıt üzerinde kurulmuş, fakat gümrük mevzuatının uyumlaştırılması, menşe kurallarının sadeleştirilmesi ve tahkim güvencesi gibi can alıcı halkalar zayıf bırakılmıştır. Çekirdek üçlü, burada da öncü olmalı; kendi aralarında kapsamlı bir tercihli ticaret ve yatırım rejimini fiilen işletip sonuçlarını âleme göstermelidir. Rakamla konuşan bir başarı, bin bildiriden daha ikna edicidir.
Fakat tercihli ticaret bir menzil değil, bir menzile giden yolun ilk konağıdır. Güzergâhın tamamı baştan ilan edilmelidir: Önce tarife indirimlerine dayalı tercihli rejim; ardından mal ticaretinde gümrük vergilerinin tamamen sıfırlandığı bir serbest ticaret alanı; onun üzerine, üçüncü ülkelere karşı ortak dış tarifenin uygulandığı bir gümrük birliği; ve ufukta, malın yanına hizmetin, sermayenin ve emeğin serbest dolaşımının eklendiği ortak pazar. Gümrük birliği safhası bilhassa mühimdir; zira ortak dış tarife, üye ekonomileri birbirine yalnız ticaretle değil, müşterek bir ticaret siyasetiyle bağlar ve masaya artık üç ayrı ekonomi olarak değil, tek bir müzakere ağırlığı olarak oturmayı mümkün kılar. Avrupa tecrübesi bu güzergâhın her konağında yıllarca konaklamış, fakat istikameti hiç değiştirmemiştir; sabır, hedefin küçüklüğünden değil, büyüklüğünden gelir.
İkinci hedef, finans mimarisidir ve bu mimarinin temeli ödeme altyapısıyla döşenmelidir. Yakın geçmiş, acı bir dersi herkesin gözü önünde vermiştir: Milletlerarası bankacılık mesajlaşma sisteminden ihraç edilmek, modern çağda bir ekonomiyi ablukaya almanın en ucuz yoludur ve bu silah, sahibinin elindedir. Kendi güvenliğini üstlenmeye talip bir yapı, ödemelerinin başkasının hattından geçmesine razı olamaz. Bu sebeple çekirdek ülkeler arasında, mevcut sisteme paralel işleyen müstakil bir bankalar arası mesajlaşma ve mutabakat altyapısı kurulmalı; millî ödeme sistemleri ile kart şemaları birbirine entegre edilmeli, bir ülkenin vatandaşı diğerinde kendi kartıyla, kendi parasıyla, aracısız işlem yapabilmeli; merkez bankalarının dijital para çalışmaları, ileride sınır ötesi mutabakatın köprüsü olacak şekilde baştan uyumlu tasarlanmalıdır. Bunun üzerine finans derinliği gelir: Millî paralarla ticaretin payının kademeli fakat kararlı biçimde artırılması; merkez bankaları arasında swap hatlarının genişletilmesi; altın ve emtia takasına dayalı mekanizmaların kriz senaryoları için hazır tutulması; İslâmî finans standartlarının tek çatı altında birleştirilerek sukuk piyasalarının ortak derinleştirilmesi. Ödeme altyapısı bir tesisattır; görünmez; fakat kesildiği gün evin yaşanmaz olduğu anlaşılır.
Üçüncü hedef, sermayenin ve müteşebbisin önünün açılmasıdır. Ticaret malı taşır, yatırım ise kaderi ortaklaştırır; bir ülkenin fabrikasına ortak olan, artık o ülkenin istikrarına da ortaktır. Bugün havza içi yatırımın önünde duran engeller çetele halinde bellidir: Çifte vergilendirme, izin süreçlerinin keyfîliği, mülkiyet güvencesine dair tereddütler, sermaye hareketlerindeki kısıtlar. Bunların her biri için somut karşılık üretilmelidir: Çifte vergilendirmeyi önleme ve yatırımların karşılıklı korunması anlaşmalarının eksiksiz bir ağa dönüştürülmesi; müttefik ülke yatırımcısına yerli yatırımcı muamelesi yapılması ve stratejik sektörlerde ilave teşvik; izinlerin tek pencereden, taahhütlü sürelerle yürütüldüğü ortak yatırım ofisleri; sınır bölgelerinde ve liman hinterlandlarında müşterek sanayi bölgeleri ile serbest bölgeler; erken safha girişimleri havza içinde tutacak ortak girişim sermayesi fonları; ve kamu alımlarının, kademeli biçimde, müttefik ülke firmalarına açılması. Ortak bir yatırım fonu bu tablonun amiral gemisidir; sembolik değil sistemik büyüklükte bir sermayeyle kurulmalı ve önceliği verimsiz gösteriş projelerine değil üç sahaya vermelidir: Ulaştırma koridorları, enerji ara bağlantıları ve teknoloji girişimleri. Körfez sermayesinin on yıllardır Batı finans piyasalarında değerlendirilen birikimi, kendi medeniyet havzasının sanayileşmesine yöneldiği gün, denklem yalnız iktisaden değil siyaseten de değişecektir.
Dördüncü hedef, üretim derinliğidir. Ham madde satıp mamul almak, iktisat dilinde bağımlılığın, siyaset dilinde tabiiyetin adıdır. Petrol ve gaz gelirlerinin, çıkarıldıkları toprağın altına yeniden gömülmesi değil, rafineri sonrası kimya sanayiine, gübre ve ilaca, savunma sanayiine, yarı iletkene ve yenilenebilir enerji teknolojisine akıtılması gerekir. Burada da iş bölümü esastır: Her ülkenin her şeyi üretmeye kalkışması, hiçbirinin hiçbir şeyde dünya ölçeğine ulaşamaması sonucunu doğurur. Kutup olmuş her havzanın arkasında bir tedarik zinciri hiyerarşisi vardır; İslâm dünyası kendi zincirini örmediği müddetçe, başkalarının zincirinde halka olmaya devam edecektir.
Beşinci Kısım: İçtimaî Şartname
Buraya kadar yazılanların tamamı, tek bir sermaye türüne muhtaçtır: Yetişmiş insan. Ve raporun en acı verici bahsi burasıdır; zira envanterde gördük, iki milyarlık havzanın ilmî üretimdeki yeri, nüfusunun gölgesi bile değildir. Bunun sebebi zekâ kıtlığı değil, müessese ve ondan da evvel zihniyet kıtlığıdır. Aynı havzanın evlatları, Batı’nın laboratuvarlarında, hastanelerinde ve teknoloji şirketlerinde dünyanın en parlak işlerine imza atıyor. Mesele insanın kabiliyeti değil, kabiliyetin vatanında kalabileceği bir iklimin yokluğudur.
O halde içtimaî şartnamenin birinci maddesi, beyin göçünü tersine çevirecek bir cazibe mimarisidir: Araştırma bütçeleri gayrisafi hâsılanın en az yüzde ikisine doğru kararlılıkla yükseltilmeli; çekirdek ülkeler arasında ortak mükemmeliyet merkezleri, ortak doktora programları ve serbest akademik dolaşım kurulmalı; bilim insanına yalnız maaş değil, hürriyet, liyakat ve itibar teklif edilmelidir. İkinci madde, eğitimin tabanıdır: Ortalama eğitim süresinin dünya ortalamasının altında seyrettiği bir havzada, teknoloji hedefleri kumdan kale olur. Meslekî ve teknik eğitimin ve erken yaş fen eğitiminin, savunma projeleri kadar stratejik sayılması gerekir; zira otuz yıl sonranın mühendisi, bugünün ilkokul sırasında oturmaktadır.
Üçüncü madde, kültürel iletişim damarlarıdır. Bir kutup, yalnız ordusuyla ve parasıyla değil, anlattığı hikâyeyle de kutuptur. Bugün İslâm dünyasının bir ucundaki genç, öteki ucundaki kardeşinin hayatını Batı merkezli medya ve dijital platformların süzgecinden öğreniyor. Ortak yapım fonları, tercüme seferberliği, dijital platformlar ve arşiv paylaşımı; bunlar lüks değil, kutbun sinir sistemidir. Dördüncü madde ise en nazik olanıdır: Havzayı içeriden kanatan mezhebî ve etnik fay hatları. Bu fayların bir kısmı hakiki tarihî yaraların, bir kısmı ise dışarıdan körüklenen vekâlet hesaplarının eseridir. İçtimaî bütünleşme, bu fayları inkâr ederek değil, onları siyasetin istismar sahası olmaktan çıkaracak ilmî, kültürel ve insanî köprüler kurarak sağlanır. Tarih şahittir ki bu coğrafyanın medeniyet asırları, farklılığın bastırıldığı değil, adaletle idare edildiği asırlardır.
Altıncı Kısım: Hukukî Şartname
Devletler arası güven, şahıslar arası güvene benzemez; müeyyideye bağlanmamış güven, ilk menfaat çatışmasında buharlaşır. Bu yüzden kutup inşasının görünmez fakat vazgeçilmez harcı hukuktur. İlk adım, Mekke Anlaşması’nın kendisinin hukuken tahkim edilmesidir: Kolektif savunma taahhüdünün hangi hallerde, hangi usulle ve hangi karar mekanizmasıyla tetikleneceğini tarif eden tatbikat protokolleri; kuvvetlerin statüsüne dair anlaşmalar; konuşlanan birliklerin tâbi olacağı yargı rejimi. Bunlar yazılmadıkça, en samimi taahhüt dahi kriz ânında tereddüde, tereddüt ise felce dönüşür.
İkinci adım, iktisadî bütünleşmenin hukuk altyapısıdır. Sermaye, hamasetin değil, öngörülebilirliğin peşinden gider. Yatırımın korunması, uyuşmazlıkların tarafsız çözümü ve kararların icra edilebilirliği garanti altına alınmadıkça ne Körfez sermayesi Anadolu’ya ne Anadolu müteşebbisi Karaçi’ye kalıcı biçimde yerleşir. Teşkilat bünyesinde kurulmuş tahkim mekanizmalarının işler, hızlı ve bağımsız hale getirilmesi; ticaret hukukunda, gümrük usullerinde ve standartlarda kademeli uyumlaştırma; fikrî mülkiyetin korunması: Bunların her biri, kâğıt üzerinde teknik birer dosya, hakikatte ise kutbun kılcal damarlarıdır.
Üçüncü adım, ufka konulmalıdır: Kendi medeniyet müktesebatıyla barışık, çağın ihtiyaçlarına cevap veren bir müşterek hukuk zemini. Avrupa’nın gücünün mahkemelerinden geçtiğini görmek için Lüksemburg’a bakmak kâfidir. İslâm dünyası, kendi tarihinde devletler arası ahitleşmenin, eman ve zimmet hukukunun, ticaret ve deniz teamüllerinin asırlarca işlemiş bir birikimine sahiptir. Üstelik bu birikimin modern kanun diline tercüme edilebileceği, Mecelle tecrübesiyle bir buçuk asır önce fiilen ispatlanmıştır. Bu mirası müzelik bir hatıra olarak değil, modern devletler hukukunun diliyle yeniden yazılacak bir kaynak olarak ele almak; işte hukukçularımızın önündeki nesillik vazife budur.
Ve dördüncü adım, bahsin en derinine iner; açık yüreklilikle konuşulmayı hak eder. Bu ittifak adını Mekke’den almış, meşruiyet zeminini metninde bizzat İslâmî dayanışma ve kardeşlik bağları olarak tarif etmiştir. İsim ile mahiyet arasındaki bu iddialı bağ, bir soruyu kaçınılmaz kılar: İslâm adına kurulan bir yapının taraflarının, hukuk düzenleri itibarıyla da İslâm’ı esas alan devletler olması gerekmez mi? Kanaatimiz odur ki gerekir; hem tutarlılık hem de sağlamlık bunu emreder. Tutarlılık emreder; zira üzerine yemin edilen mihver ile yürürlükteki hukuk arasındaki mesafe büyüdükçe, ittifakın söylemi kendi halkları nezdinde inandırıcılığını yitirir ve İslâmî dayanışma, devletler arası bir protokol süsü derekesine iner. Sağlamlık emreder; zira ittifakları asıl taşıyan şey menfaatlerin geçici örtüşmesi değil, hukuk düzenlerinin aynı kaynağa bakmasıdır. Aynı meşruiyet kaynağından beslenen devletlerin ahitleri, konjonktür değiştiğinde dahi ayakta kalacak bir iç mukavemete sahip olur; farklı kaynaklardan beslenenlerin ahitleri ise menfaat haritası her değiştiğinde yeniden pazarlığa açılır. Şu kadarı da teslim edilmelidir: Bu, bir gecede çıkarılacak bir kanun değil, nesillik bir istikamet meselesidir. Yol bellidir ve kademelidir: Ahdin kendisinin İslâm hukukunun ahitleşme esaslarına, vefa ve emanet ahkâmına açıkça dayandırılması; ittifak içi uyuşmazlıklarda İslâm hukuku kaynaklı ortak esasların hakem kılınması; ticaret, finans ve aile hukuku başta olmak üzere mevzuatın bu mihvere doğru kademeli uyumlaştırılması ve nihayet her devletin kendi anayasal düzeninde bu istikameti sarahate kavuşturması. Devletleri bu yola zorlayacak olan dışarıdan bir dayatma değil, ittifakın kendi iç mantığıdır; zira çatının adı Mekke ise, sütunların da o toprağın hukukundan yontulması eşyanın tabiatındandır.
Yedinci Kısım: Siyasî Şartname
Ve nihayet, bütün cepheleri birbirine bağlayan merkez: Siyaset. Buraya kadar sayılan her adım, siyasî irade musluğu açık kaldığı müddetçe akar; musluk kapandığı gün, en mükemmel mekanizma dahi kurur. Siyasî şartnamenin birinci maddesi bu yüzden süreklilik mimarisidir: İttifakın kaderi, liderlerin şahsî ahengine emanet edilemeyecek kadar ağırdır. Devlet başkanları zirvesinin altında bakanlar konseyi, onun altında daimî sekretarya, onun altında çalışma grupları; kararların takibini, ihtilafların erken teşhisini ve kurumsal hafızayı taşıyan bir omurga kurulmalıdır. Şahıslar geçer, müesseseler kalır; kalıcı olmak isteyen, kalacak olana yatırım yapar.
İkinci madde, karar usulüdür. Mutlak oybirliği şartı, en küçük ortağa dahi bütün yapıyı rehin alma imkânı verir; mutlak çoğunluk ise küçük ortağın kendini güvende hissetmesini imkânsızlaştırır. Denenmiş çözüm, kademeli usuldür: Hayatî güvenlik kararlarında oybirliği, teknik ve iktisadî dosyalarda nitelikli çoğunluk, uygulama detaylarında yetki devri. Hâkimiyet hassasiyeti bu coğrafyada derindir ve haklı tarihî sebepleri vardır; fakat şu hakikat de teslim edilmelidir: Hâkimiyetinin bir kısmını müşterek masaya koymayan, tamamını global dalgaların insafına bırakmış olur.
Üçüncü madde, ittifak içi ihtilaf yönetimidir. Üç ülkenin tehdit tanımları bugün örtüşmüyor; yarın da tamamen örtüşmeyecektir. Pakistan’ın doğusundaki kadim gerilim, Riyad’ın kendi yakın çevresindeki hesapları, Ankara’nın çok yönlü denge siyaseti; bunlar yok sayılarak değil, açıkça masaya konularak idare edilir. İttifakın hangi coğrafyada otomatik, hangi coğrafyada istişarî yükümlülük doğurduğunun baştan tarif edilmesi, samimiyetsizlik değil, tam aksine ittifakı ilk imtihanında utandırmama basiretidir.
Dördüncü madde, dış tasvirdir. Bu yapı, kime karşı olduğuyla değil, ne için olduğuyla anlatılmalıdır. Bir medeniyet havzasının kendi güvenliğini ve refahını üstlenmesi, kimseye husumet beyanı değildir; fakat şu da bilinmelidir ki mevcut hegemonya, kendi nüfuz sahasında doğan her bağımsız iradeyi önce küçümser, sonra kuşatır. Baskı geldiğinde çözülmemenin yolu, baskı gelmeden önce iç bütünleşmeyi geri dönülmez eşiğin ötesine taşımaktır. Beşinci ve son madde, genişleme siyasetidir: Kapı açık tutulmalı, fakat eşik yüksek konulmalıdır. İltihak etmek isteyen, yük paylaşmayı taahhüt etmeli; ittifak, kalabalıklaşmak için sulanmamalıdır. Bir kutup, üye sayısıyla değil, üyeleri arasındaki bağın kopmazlığıyla ölçülür.
Netice: Takvim ve İhtimal
Rapor boyunca çizilen tablo, bir neslin omzuna yüklenmiş bir inşaat şantiyesine benziyor ve doğrusu, tam olarak odur. Gerçekçi bir takvimle konuşalım: Önümüzdeki iki üç yıl, temel atma dönemidir; konuşlanmanın fiilen gerçekleşmesi, müşterek karargâhın kurulması, ticaret ve tahkim mekanizmalarının işler hale getirilmesi. Onu takip eden on yıl, gövde inşasıdır; savunma sanayii entegrasyonunun meyve vermesi, finansal mimarinin oturması, eğitim ve araştırma yatırımlarının ilk mahsulü. Çeyrek asrın sonunda ise, eğer irade kesintiye uğramazsa, dünya sistemi masasında sandalyesi olan, sözü dinlenen, dokunulması maliyetli bir kutbun silueti belirmiş olacaktır.
İki ihtimal önümüzde duruyor. Birincisinde Mekke Anlaşması, seleflerinin yolundan gider; törenle imzalanır, nutuklarla anılır ve sessizce arşive kalkar. O zaman bu rapor, yazılmamış bir tarihin kadastro planı olarak kalır. İkincisinde ise imza, yukarıdaki şartnamenin ilk maddesi muamelesi görür ve taş üstüne taş konmaya başlanır. Hangi ihtimalin gerçekleşeceğini konjonktür değil, karar vericilerin sabrı ve milletlerin takibi belirleyecektir. Zira konjonktür kapı açar; kapıdan girmek iradenin, içeride kalmak müessesenin, o evi yurt edinmek ise nesillerin işidir.
Son sözü, raporun başındaki ihale teşbihine bağlayalım. Tarih, şartnameyi okumayanı ihaleden men etmez; sadece kaybettirir. İslâm dünyası bu şartnameyi bir kere daha okumamayı tercih edebilir; dünya dönmeye, gemiler boğazlardan geçmeye, petrol kuyulardan çıkmaya devam eder. Yalnız bir farkla: Kararları yine başkaları verir. Kutup olmak bir imtiyaz talebi değildir; kendi kaderi hakkında söz sahibi olma iradesinin müesseseleşmiş halidir. Ve irade, ilan edildiği gün değil, imtihan edildiği gün var olur.
*
Şartname masada; kalem, imza sahiplerinin elindedir.
