Paranın üç temel fonksiyonu vardır: değer ölçmek, değer saklamak ve değer dolaştırmak. Bu işlevlerin sağlıklı yürüyebilmesi için paranın durması değil, akması gerekir; ama yalnızca akması da yetmez. Asıl şart, bu akışın üretimle beslenmesidir. Kan dolaşımı duran bir bedende organlar işlevini yitirdiği gibi, üretimden kopuk para da dolaştığında değil, dolaşırken tahrip eder. Türkiye’de yaşanan budur.
Piyasada iki ayrı yara açık ve birbirini beslemektedir.
Birincisi pıhtılaşmadır. Faaliyet dışı gelirlerin faaliyet gelirlerini sistematik biçimde aşmaya başladığı bir ekonomide, sermaye üretime yatırılmaz. Gayrimenkulde donar, dövizde bekler yahut sessizce yurt dışına çıkar. Döngü kapanmaz. Piyasaya dönmeyen para, piyasanın işleyişini finanse etmez; yalnızca kendi değerini muhafaza etmek için var olur. Bu noktada para bir vasıta olmaktan çıkar ve amaç haline gelir.
İkincisi ise bu pıhtılaşmanın gölgesinde, dolaşımda kalan paranın yarattığı hasardır. Üretilmemiş bir gelir piyasaya yeni değer katmaz; ama satın alma talebi doğurur. Mal ve hizmet miktarı sabitken para miktarı artıyorsa, paranın birim değeri düşmek zorundadır. Bu bir felaket değil, matematikî bir zorunluluktur. Faiz, bu mekanizmanın en saf halidir: üretilmemiş bir değer üzerinden talep doğurur. Rantın diğer biçimleri de özünde aynı işlemi yapar. Arsa rantı, ihale komisyonu, spekülasyon geliri; hepsinde ortak yapı şudur: karşılıksız para, karşılıklı mala rakip olur. Enflasyon bunun adıdır.
Meselenin derinliği şuradadır: bu iki yara birbirinden bağımsız değildir. Bir yanda dolaşımdan çekilen para ekonomiyi beslemez; öte yanda dolaşımda kalan karşılıksız para ekonomiyi tahrip eder. Birincisi üretime gidecek yakıtı keser, ikincisi paranın satın alma gücünü eritir. Sonuç olarak üreten, iki taraftan birden zarara uğrar: ne yatırım finansmanı bulabilir ne de elde ettiği gelirin değerini koruyabilir.
Bu yapının yalnızca büyük sermayeyle ilgili olmadığını teslim etmek gerekir. Arsa kapatmak ile devletin cüzi hasta bakım aylığına yaslanmak, ölçek bakımından birbirinden dağlar kadar uzaktır; zihniyet bakımından aynı noktadadır. Her ikisi de piyasaya yeni değer katmadan kaynaktan pay almaktır. Küçük rantla büyük rantın bu sürekliliği tesadüf değildir. Sistem rantı ödüllendirdiğinde, rant bir kural haline gelir; kural haline gelen rant zamanla meşru görülmeye başlar. Bu noktadan sonra yapılacak şey artık kuralları değiştirmek değil, oyunu daha iyi oynamaktır. Girişimcilik yerini aracılığa, emek yerini erişime bırakır.
İbn Haldun, servetin yalnızca birikimle değil, dolaşımın genişliği ve hızıyla anlam kazandığını gözlemlemiştir. Üretimden kopuk bir servet yığılması, devletin ve toplumun çöküşünün habercisidir. Yüzyıllar sonra modern iktisat literatürü de aynı sonuca farklı bir dille ulaşır: rant kollama faaliyetleri yeteneği yanlış tahsis eder, yatırımı kısar, eşitsizliği derinleştirir ve kurumsal güveni aşındırır. Bu tablo tarihî bir anomali değildir; ama her defasında ağır bir bedelle sonuçlanır.
Peki ne yapılabilir?
Teşhis koymak yetmez. Pıhtının çözülmesi için üç kademeli, birbirini tamamlayan bir dönüşüm gerekir.
İlk kademe vergiye dayalıdır. Faaliyet dışı gelirler — kira, faiz, arsa değer artışı, spekülasyon kazancı — bugün fiilen korunmaktadır. Vergi yükünün büyük bölümünü ücretli çalışan ve küçük üretici taşımaktadır. Bu denklemin tersine çevrilmesi, teknik bir adım olmanın ötesinde açık bir mesaj taşır: rant maliyetlidir, üretim kârlıdır. Vergi düzeni bir ahlâk beyannamesidir. Neyi ağır vergilendirdiğin, neye değer verdiğini gösterir.
İkinci kademe para düzleminde ele alınmak zorundadır. Faiz, karşılıksız para doğurmanın resmî çerçevesidir. Yazı boyunca anlattığımız mekanizma — üretilmemiş değerin piyasada talep yaratması — en sistematik ve en müesseseleşmiş şekilde faiz yoluyla işler. Bu yasağın İslâm iktisadındaki gerekçesi yalnız ahlâkî değildir; mekanizma olarak da bozucudur, matematikî olarak da kaçınılmazdır. Karşılıksız para, karşılıklı malın değerini yer. Bu cümle bir fetva değil, bir denklemdir.
Üçüncü kademe en uzun soluklu olanıdır ama en belirleyici olanı da odur. Zihniyet. Vergi ve para yoluyla düzenlemeler ancak zemini hazırlar; kalıcı dönüşüm, rant gelirini ve rant zihniyetini içtimâî olarak aşağılayan bir kültürün inşasına bağlıdır. Üretmeden kazananın değil, üreten ve ürettiği için kazananın itibar gördüğü bir iklim. Bu bir ahlâk dersi değil, psikolojik bir müdahaledir. Zira paranın işleyişinin yüzde doksandokuzu psikolojiktir. İnsanlar neyin ödüllendirildiğine değil, neyin saygı gördüğüne göre davranırlar. Emek harcayanın değil, konumlananın prestij kazandığı bir toplumda hiçbir vergi reformu kök salamaz. Sistem insanı şekillendirir; ama insan zihniyeti değişirse, sistemi değiştirmek için baskı da oradan gelir.
Bu üç kademe birbirinden bağımsız uygulanamaz. Vergisel düzenleme yapılır ama zihniyet dokunulmaz kalırsa, aralıklar bulunur. Zihniyet dönüştürülmeye çalışılır ama yapısal teşvik bozuk kalırsa, söylem havada kalır. Pıhtı; hem damarı açarak, hem kan değerlerini koruyarak, hem bu pıhtıyı atarken gidip başka bir organın krize girmesine neden olmayarak ve hem de bedenin kendi sağlığını istemesini sağlayarak çözülür.
