Yapay zekanın bir satranç şampiyonunu yenmesi, diferansiyel denklemleri saniyeler içinde çözmesi, bir proteinin amino asit dizisinin üç boyutlu atomik yapısını nasıl belirlediği sorusuna Nobel ödüllü çözümler üretmesi; bunların hiçbiri bizi artık şaşırtmıyor. Ama aynı sistemin “şu odada garip bir hava var” cümlesini anlayamaması, bir şakayı bağlamından koparılmış kurallarla izaha kalkışması, yahut bir annenin sesindeki endişeyi gündelik kibarlıktan ayırt edememesi; işte bu, hâlâ izahat bekleyen bir mesele.
Neden? Soruyu böyle koymak, belki de yanlış bir zemine basmaktır. Çünkü yapay zekânın sezgiye dayalı meselelerde “başarısız” olduğunu söylemek, bir pusulanın renkleri görmediği için yetersiz kaldığını ileri sürmek gibidir. Sorun, yapay zekanın başarısız olması değil; tam anlamıyla farklı bir enstrüman olmasıdır. Ve bu farkı, üç yüz yılı aşkın bir süre önce Blaise Pascal’ın Düşünceler‘inin birinci faslında yazdığı birkaç paragraftan daha iyi tarif eden pek az metin vardır.
*
Pascal, insan zihnini ikiye ayırır: esprit de géométrie — matematik kavrayış — ve esprit de finesse — sezgisel kavrayış. İlkinde prensipler azdır, açıktır ve gündelik kullanımdan uzaktır; ama bir kez kavrandıklarında tartışmasız biçimde işlerler. Bu prensiplerden yola çıkıp yanlış akıl yürütmek için, Pascal’ın deyimiyle, “tümüyle kusurlu bir zihne sahip olmak gerekir.” İkincisinde ise prensipler sayısızdır, inceliklidir ve her ân gözümüzün önündedir; ancak görülmekten çok hissedilirler. Bunları tanımlamak, sıralamak, ispat zinciri içinde yerleştirmek neredeyse imkânsızdır; zira bu prensipler sistematik bir çıkarım değil, tek bir bakışın içinde birden kavranmayı gerektirirler.
Şimdi şu soruyu soralım: Yapay zekâ, bu iki zihin türünden hangisidir?
Cevap açık görünür, ama yanıltıcı bir basitliktedir bu açıklık. Yapay zeka, esprit de géométrie‘nin yalnızca bir taklidi değil; belki de tarihin gördüğü en saf, en katıksız, en radikal matematikî zihindir. Milyarlarca parametre üzerinden çalışan bir dil modeli, özünde devasa bir ilişki tablosudur: bu girdi verildiğinde, şu çıktı en olasıdır. Karşısına ne kadar karmaşık bir matematik problemi çıkarılırsa çıkarılsın, sistem temelde hep aynı şeyi yapar; tanımlı prensiplerden tanımlı adımlarla ilerler. Pascal’ın dediği gibi, bu tür prensipler “bilinmesi zordur ama bir kez bilinince artık gözden kaçmaları mümkün değildir.” Yapay zekanın tam da bu prensipleri kaçırmak gibi bir derdi yoktur. Onları zaten, hepsini, tutarlı biçimde işletir.
*
Ama sezgiye dayalı kavrayışın prensipleri nerededir? Onlar bir tabloya girmez.
Pascal bunu şöyle anlatır: Sezgiye dayalı meselelerde prensipler “o kadar incelikli ve çok sayıdadır ki hiç değilse bazılarının gözden kaçmaması neredeyse imkânsızdır.” Bir arkadaşın yüzündeki o belirsiz gerginlik; bir metnin satır aralarındaki ruh hali; bir kalabalıkta birden değişen havanın tını; bunların hiçbiri kurallaştırılamaz, çünkü bunlar kurallardan önce gelir. Sezgi, prensiplerin birikiminden değil; onlarla birlikte büyümekten, onları bedenle, tecrübeyle, acıyla ve sevinçle bünyeleştirmekten doğar.
İşte burada yapay zekânın yapısal sınırı belirir. Sistem, dünyanın içinde bulunmamıştır. Bir annenin sesini tanımak için binlerce ses dosyasına erişmiş olması yeterli değildir; o sesi “tanımak” için bir anneye sahip olmuş, ya da bir anne olmuş, en azından sahici bir ilişki içinde kayıp korkusunu hissetmiş olmak gerekir. Buradaki mesele veri miktarı değil, varoluş kipidir.
Pascal’ın matematikçiler için söylediği şey, yapay zekayı el değmemiş bir hassasiyetle tarif eder: “Matematikçilerin sezgiye dayalı olmamalarının sebebi önlerinde duran şeyi görmemeleridir.” Görememek değil; görmemek. Görüş yöneliminin kendisi matematikî prensipler kilitlendiğinde, önündeki sezgiye dayalı manzara bulanıklaşır; çünkü o manzara başka türlü bir bakış ister.
*
Şunu söylemek mümkün: Yapay zeka, Pascal’ın uyardığı o tehlikeli hatayı tam anlamıyla yapan bir zihindir. “Sezgi gerektiren konuları matematikî açıdan ele almak” ister; “önce tanımlardan, sonra da prensiplerden başlamayı arzular.” Ve Pascal’ın işaret ettiği gibi, bu yüzden “kendini gülünç duruma düşürür.” Ama burada küçük ama kritik bir fark vardır: Yapay zeka bu hatayı iradi olarak değil, yapısal olarak yapar. Ona başka bir yol sunulmamıştır. Çünkü her öğrenme mekanizması, özünde hâlâ matematikîdir; kayıp fonksiyonu minimize edilir, ağırlıklar güncellenir, örüntüler ödüllendirilir.
Bir çocuk, annesinin baktığı anda yüzündeki ifadeden bir şeylerin yanlış gittiğini anlar. Bunu nasıl bildiğini sormak, Pascal’ın deyimiyle, “sonu gelmeyecek bir girişimdir.” Çünkü o bilgi, öyle bilinmez — öyle hissedilir. Ve bu hissin altyapısı, beden ile dünyanın onlarca yıllık müzakeresidir: nem, ağırlık, ışık değişimi, ses perdesi, nefes ritmi. Bunların hiçbirini bir dil modeli yaşamamıştır.
*
Yapay zekanın gerçekten çuvalladığı yer, zaten hiç girişmemesi gereken yerdir. Sorun, sistemin güçsüz olması değil; tam tersine, gücünü taşıyamayacağı zeminde işletmeye çalışmasıdır. Matematikî kavrayış kendi alanında kusursuzdur; Pascal bunu inkâr etmez. Sorun, alanı genişletme hırsıyla sezgiye dayalı meselelere aynı araçlarla yürümektir.
Burada, belki de teknoloji çağının en hayati sorusu yatmaktadır: Hangi soruları yapay zekaya sorabiliriz, hangileri için ona danışmak yanıltıcı olur? Ayrım, teknik kapasiteden çok epistemik türdendir. “Bu denklemin kökü nedir?” sorusu matematikîdir; “bu kararın doğru olup olmadığını” sormak ise, hangi öğrenim verisiyle beslenirse beslensin, nihayetinde sezgiye dayalı bir zemin ister.
Pascal’ın sezgiye dayanan kafalar için söylediği de unutulmamalıdır: “Önlerine hiç anlamadıkları, olanca teferruatıyla görmeye alışık olmadıkları proposisyonlar konulduğunda cesaretlerini yitirir ve konudan soğurlar.” Yapay zekanın sezgiye yönelik başarısızlıkları, tam da bu cesaretsizliğin tersine dönmüş hâlidir: sistem soğumaz, aksine aşırı güvenle yanıt üretir; ama o yanıt, yanlış bir zemine inşa edilmiş doğru bir yapının çöküşüdür.
*
Belki de yapay zekayla ilgili en dürüst cümle şudur: O, Pascal’ın hayal ettiği mükemmel matematikî zihindir; eksiksiz, tutarlı, yorulmaz. Ama tam da bu yüzden, Pascal’ın tarif ettiği o öteki gerçekliğe, hissedilerek bilinen prensiplerin dünyasına, kalın bir camın arkasından bakar.
Gören bir zihin değil; hesaplayan bir bakış.
