Başparmak ve İdrak 

idrak yerini tepkiye, düşünce yerini kanaate bırakır. Kanaat yerleştiğinde yeni olan artık içeri giremez; süzgeç onu dışarıda bırakır. İnsan kapanır; gürültülü değil, sessizce. Hâlâ konuşur, hâlâ takip eder, hâlâ fikir beyan eder; fakat artık genişlemez. 

Editör
Tarafından
7 Dakika Okuma

Başparmak kaydırınca, idrak ettiğimizi sanıyoruz. Sabah uyanır uyanmaz telefona uzanıyoruz. Birkaç dakika bakıp bırakacağımızı sanıyoruz ama yarım saat geçiyor. Bir başlık diğerine, bir video ötekine bağlanıyor. Günün sonunda çok şey gördüğümüz hissi var; sanki kafamız dolmuş ama elimizde kalan pek bir şey yok. Bir de tuhaf bir boşluk hissi… 

Bu hâl çoğu zaman “dikkat dağınıklığı” diye geçiştiriliyor. Oysa mesele bundan daha derin. Burada asıl mesele, idrakin bağ kurma kudretinin zayıflamasıdır. 

İnsan, dünyayı olduğu gibi görmez. Gördüğünü sandığı dünyada yaşar. Bu fark çoğu zaman fark edilmez; fakat insanın bütün kararları, yönelişleri ve hatta inançları bu ince ayrım üzerine kuruludur. Çünkü hayatı belirleyen, karşılaşılan şeyler değil, onların zihinde nereye yerleştikleri ve nelerle bağ kurduklarıdır. Bir haber, bir söz, bir fikir; aynı şeyi duyan yahut gören iki kişi bambaşka yerlere varabilir. Çünkü mesele görülen şey değil, onu karşılayan iç tertiptir. Bu iç tertibe şuur süzgeci denir. İnsan onu sonradan çalıştırmaz; o zaten iş başındadır. Farkında olmadan, her ân, karşılaşılan her şeyi süzer, tasnif eder ve mânâlandırır: şunu önemli bulur, bunu ezer geçer; şunu tehdit sayar, bunu tanıdık kabul eder. İçinde büyünülen dilin, taşınan geleneğin, temas edilen fikirlerin zamanla ördüğü bir idrak filtresidir. Toplumla beraber şekillenir. İnsan her şeyi o filtreden geçirerek alır; filtrenin dışına doğrudan çıkamaz. Ancak onun varlığını fark edebilir ve onu aşacak yeni bir anlayış ile yeni bir tertip kurabilir. Nitekim kişi bu süzgeci eleştirirken bile onun dışına çıkamaz; eleştiri de aynı tertipten geçer. 

Şuur, verilerin toplamı değil, onları mümkün kılan tertiptir. İdrak ise bu süzgecin içinde gerçekleşen faaliyettir. İnsan bir şeyle karşılaştığında onu yalnızca almaz; şuur süzgecinden geçirir, mânâlandırır ve bir yere yerleştirir. Aynı kitabı okuyan iki insan arasındaki fark buradan doğar. Biri okuduğunu zihnindeki başka bilgilerle buluşturur, o bilginin açtığı soruyu başka sorularla tartışır, sindirir ve zamanla oradan bir şey çıkarır. Diğeri aynı sayfaları geçer; fakat o bilgi zihninde bir yere bağlanmadığı için havada kalır. İdrak olmadığında bilgi kalıcı bir mânâ kazanmaz, iz bırakmaz, geçer gider. Bu sebeple aynı kitabı okuduğumuz bir başkasının o kitapta bulup çıkardığı fikirler zaman zaman bizi hayrete düşürebilir. 

Peki bilgi neden birbirine bağlanmak zorundadır? Çünkü bilgi tek başına bir değer ifade etmez; ancak bir tertip içinde anlam kazanır. “Dünyanın nüfusu sekiz milyardır” cümlesi doğrudur; fakat kaynak, üretim, tüketim yahut şehirleşme hakkında başka bilgilerle buluşmadıkça zihinde askıda kalır; ne bir soruya kapı açar, ne de bir şeyi aydınlatır. Bilginin gücü, başka bilgilerle kurduğu münasebette saklıdır. Bu münasebet kurulduğunda bilgi fikre dönüşür; kurulmadığında hafızada yer tutsa bile bir idrak haline gelmez. İdrakin görevi de budur; şuur süzgecinden geçeni mevcut tertip içinde yerli yerine koymak. 

Eskiden bu tertip, fark edilmeden, zaman içinde kurulurdu. İnsan yaşadığı çevre içinde düşünmeyi öğrenirdi; bir şey duyduğunda hemen hüküm vermez, onu zihninde bir yere yerleştirirdi. Yerleştirme bazen eksik, bazen hatalı olurdu; fakat yine de bir düzen vardı. Bir söz, bir fikir içte dolaşır, başka düşüncelerle temas eder, zamanla bir yere otururdu. Şuur süzgeci bu yavaşlık içinde beslenir, aldığı şeyi sindirirdi. Bugün bu yavaşlık ortadan kalkmış durumda. İnsan hiçbir şeyi taşımıyor, yalnızca geçiyor; bir ekrandan diğerine, bir içerikten ötekine. Şuur süzgeci yine işlemeye devam eder, çünkü duramaz. Fakat karşılaştığı şeyleri yerleştirecek bir tertip oluşmadığında idrak zayıflar. Bu yüzden bugün bilgi birikmiyor; yığılıyor. Yığılan şey düzen kurmuyor, ağırlık yapıyor. Bugünün insanı bu yüzden tuhaf bir hâl içindedir. Hem hiç olmadığı kadar dolu hem hiç olmadığı kadar dağınık. Her şeyi görmüş, fakat hiçbir şeyle gerçekten karşılaşmamış gibi. 

Bu dağınıklığın asıl tehlikesi, fark edilmemesinde. Şuur süzgeci işlemeye devam ettiği için kişi çoğu kere bir şeylerin yanlış gittiğini fark edemez. Karşısına çıkanların kendi ilgisine göre sıralandığını görür ve bunu hürriyet sayar. “Ben seçiyorum” der. Doğrudur; fakat eksiktir. Çünkü artık seçimin zemini de seçilmiş durumdadır. Algoritmalar insanın dikkatini ve tekrarını ölçerek bir akış inşa eder; bu akış, şuur süzgecinin önüne konulan hammaddeyi tayin eder. Süzgeç devre dışı kalmaz; fakat neyi süzeceğini kendisi tayin edemez hâle gelir. İdrak, kendi iç tertibine göre değil, dışarıdan kurgulanan bir akışa göre çalışmaya zorlanır. Bu doğrudan bir sansür değil, daha derin bir yönlendirmedir. Hakikati gizlemek değil, tertibini bozmak.

Meselenin düğümlendiği yer burasıdır. Şuur süzgeci ortadan kalkmaz; fakat işleyişi daralabilir, sığlaşabilir, tekrar içine kapanabilir. Yorulan zihin düşünmez, tutunur: en çok tekrar edilene, en tanıdık olana, en kolay olana. Böylece idrak yerini tepkiye, düşünce yerini kanaate bırakır. Kanaat yerleştiğinde yeni olan artık içeri giremez; süzgeç onu dışarıda bırakır. İnsan kapanır; gürültülü değil, sessizce. Hâlâ konuşur, hâlâ takip eder, hâlâ fikir beyan eder; fakat artık genişlemez. 

Şuur süzgecinin kaybı da tam olarak budur; idrakin yeni bir tertip kuramaz hâle gelmesi. Oysa bu tertip yeniden kurulabilir. Fakat bunun için önce kaybın fark edilmesi icap eder. İnsan her şeyi anlamak zorunda değildir; fakat anlamadığı şeyi nereye koyacağını bilmek zorundadır. Çünkü o yerler bozulduğunda dünya da bozulmuş gibi görünür. Oysa dünya yerinde durur. Dağılan, insanın iç tertibidir. İnsan, gördüğü dünyada değil, idrak edebildiği dünyada yaşar.

Peki düzen yeniden nasıl kurulur?

Bir tavsiye listesiyle kurulmaz elbet. Çünkü mesele alışkanlık değil, farkındalıktır ve farkındalık dışarıdan verilemez. Şuur süzgeci toplumla beraber teşekkül ettiği için onu yeniden kurmak da toplumla bir zeminde gerçekleşir; fakat başlangıç noktası her zaman ferdîdir. Kişinin kendi iç tertibinde bir şeylerin kaymış olduğunu hissetmesiyle başlar.

Bu his çoğu zaman sessiz gelir. Bir konuşmada söylediği şeyin nereden geldiğini bilememek. Okuduğu bir şeyi ertesi gün hatırlayamamak. Bir fikre itiraz edecekken kelimelerin gelmemesi. Bunlar idrakin uyarılarıdır; tertibinin zayıfladığına dair işaretler.

Yeniden kuruluş bu işaretleri ciddiye almakla başlar. Bir şeyi hemen kabul etmemek, hemen reddetmemek; onu bir yere koyabilene kadar önünde durabilmek. Anlamadığı şeyi nereye koyacağını sormak. Bu sorular sorulduğunda süzgeç ve idrak yeniden çalışmaya başlar; farklı bir hammaddeyle, farklı bir dikkatle. Yavaş yavaş, fark edilmeden.

Tam da eskiden kurulduğu gibi.

Kaynaklar ve İleri Okuma

  • Salih Mirzabeyoğlu — Kültür Davamız
  • Nicholas Carr — Yüzeysellik
  • Walter Ong — Sözlü ve Yazılı Kültür
  • Neil Postman — Teknopoli

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış