Büyük Şeytan’ın Gölgesinde Küçük Şeytan’lar – Tarihin neresinde duruyoruz

İslâm adına siyaset yapıldığı iddia ediliyorsa, bu siyasetin Halep'te, Musul'da ve Sana'da aynı sesle konuşması beklenir. Seçici bir vicdan, ne kadar güçlü retorikle donatılırsa donatılsın, er geç kendi çelişkisiyle yüzleşir.

Editör
Tarafından
8 Dakika Okuma

Her büyük hadise kendini iki düzlemde sunar. Birincisi görünen düzlem; aktörler, cepheler, silahlar, kayıplar… İkincisi ise hadisenin içinde saklı olan; tarihin safta safha devam ettiği, hangi düzenin kurulup çözüldüğü, kimin farkında olmadan kimin işlevini gördüğü… Birinci düzlemde kalanlar muhabirlik yapar. İkincisini görmek ise kendi gürültüsüne kapılmamayı, yüzeyin altındaki yapıyı sabırla takip etmeyi ister. Bugün Ortadoğu’da yaşanan savaş, bu iki düzlem arasındaki mesafeyi bir kez daha ve bu sefer çok sert biçimde açıyor.

Soğuk Savaş’ın bitişi, bir blok çatışmasının kapanmasından ibaret değildi. Milletlerarası sistemin tüm koordinatlarını yeniden belirleyecek, daha derin bir kırılmaydı bu. Sovyetler’in çöküşüyle Amerika rakipsiz kaldı; fakat bu rakipsizliği sürdürülebilir kılmak için yalnız askerî üstünlük yetmezdi. Esas mesele ekonomikti; Amerikan Doların rezerv para olarak kalması, dünyanın her köşesindeki ticaretin ve birikimlerin Amerikan malî sisteminin içinden geçmeye devam etmesi. Bu, Amerikan hegemonyasının gerçek temelidir; askerî güç bu temeli korumaya yarar ve varlığını bu ekonomik düzene borçludur.

Bu çerçeveden bakıldığında, son otuz yılın Ortadoğu siyaseti bambaşka bir anlam kazanır. Irak işgali, Libya müdahalesi, Suriye, Yemen… Bunların hepsinde insanî yahut demokratik gerekçeler öne sürüldü. Ama altında sürekli aynı kaygı yatıyordu; Doları devre dışı bırakabilecek mahallî güç odaklarının bertaraf edilmesi, enerji kaynaklarının ve ticaret yollarının denetim altında tutulması. Bugünkü savaş bu silsilenin halkasıdır; ama sıradan bir halka değil. Çünkü bu sefer denklemin tüm büyük aktörleri sahadadır ve bölgenin yeniden yapılandırılması için çok daha derin fay hatları kırılmaya çalışılıyordur.

Bunu görmeden İran meselesine girmek, ağacın dalına bakarken ormanı kaçırmaktır.

İran nerede duruyor

İran İslam Cumhuriyeti, 1979’dan bu yana “emperyalizme karşı İslâm” retoriğiyle kendini var etti. Bu retorik bir dönem için kitleler üzerinde gerçekten karşılık buldu; çünkü Batı emperyalizmine duyulan öfke gerçekti ve bu öfkenin bir sesi olması anlamlıydı. Zaman içerisinde İran’ın retoriği ile siyaseti arasında makas açıldı. İş bir noktadan sonra Büyük Şeytan (Amerika)’ın bölgedeki Küçük Şeytanı olmaya kadar geldi. Bugün yaşananları ele alıpi, buraya yeniden döneceğiz. 

İran, bugün tek bir çıkar kümesinin değil, iki ayrı çıkar kümesinin kesişim noktasında sıkışmış bir aktördür. Amerika’nın dünya çapındaki hegemonya kaygısı ile İsrail’in bölgedeki varlığını tehdit eden güvenlik kaygısı birbirinden farklı hesaplardır. Ve bu iki hesap İran söz konusu olduğunda bugün örtüşür. Yorumcuların büyük çoğunluğu tabloya tek bir küme üzerinden yaklaşıyor: Ya “bu savaş ABD-İsrail projesinin parçasıdır” deyip ve bir kümeye sığınıyor yahut “İran bölge istikrarsızlığının baş aktörüdür” diyerek öbür kümeye… Oysa iç içe geçmiş iki ayrı hesabın aynı anda işlediği, çok daha karmaşık bir yapı söz konusu.

Bununla birlikte, İran’ın konumunu gerçekçi biçimde tarif etmek hem mümkün hem de zorunludur. Suriye’de Esad rejimine on yıl boyunca destek vererek yüz binlerce Müslüman’ın katledildiği bir iç savaşa ortak oldu. Irak’ta Şiî milisleri aracılığıyla Sünni bölgeleri sistematik bir demografik mühendisliğe tâbi tuttu. Yemen’de Husiler üzerinden, Lübnan’da Hizbullah üzerinden yürüttüğü vekâlet savaşları bölgenin en kırılgan memleketlerini yangın yerine çevirdi. Bu tabloda hareket eden özne, İslâm adına değil Şiî devlet aklı adına konumlanan bir aktördür; ve bu ayrım kozmetik değil, bünyevîdir.

Şimdi bu aktörün Amerika ve İsrail ile savaşması, onu ne İslâm dünyasının kalesi yapar ne de emperyalizmin yıkıcısı. Sadece, kimsenin tam anlamıyla kazanamayacağını umduğumuz bir yıpratma savaşının taraflarından birine dönüştürür.

Kim kimin adına konuşuyor?

Türkiye’de “İran’ı desteklemeliyiz” baskısını üreten çevre homojen değil ama tutarlı bir çizgide buluşuyor. Bir tarafta İrancı-Rusçu bir jeopolitik çizgi var; Batı karşıtlığını refleks olarak taşıyan, bu refleksi İslâmî bir dile döken ve nihayetinde başka bir merkezin sesini tercüme eden bir damar. Öte tarafta, Refah Partisi polit bürosundan bugüne uzanan, kökleri İslâmî siyaset geleneğine dayanan ama giderek İrancı-Rusçu çizgiye eklemlenen bir başka damar. Bu iki damarın retoriği örtüşüyor: Her ikisi de Gazze’yi öne sürerek İran’ı mazlumlar cephesinin temsilcisi olarak sunuyor.

Gazze üzerinden kurulan ahlâkî çerçeve gerçektir. Oradaki mücadele gerçektir, acı gerçektir. Ama bu çerçeveyi taşıyan argümanın kabulü, şimdi doğrudan İran devlet aklının meşrulaştırıcısı konumuna yerleştirilmeye çalışılıyor. Suriye’deki katliam bu argümanın içinde yok sayılmak zorunda kalıyor, Irak’taki etnik temizlik görülemiyor, Afganistan’daki mezalim unutuluyot, Yemen’deki vekâlet savaşı paranteze alınıyor… Çünkü bunlar görülürse İran desteklenemez; İran desteklenemezse jeopolitik çizgi tutturulamaz.

İşte tam burada güya İslâmî dil, başka bir projenin aracına dönüşüyor. Ve bu dönüşüm, geri tepmeyi kaçınılmaz kılıyor. İnsanların hafızası var. Halep’i, Musul’u, Suriyeli mültecileri hatırlıyorlar. “İran’ı destekle” dayatması bu hafızaya çarptığında kırılıyor ve kırılması gerekiyor. Bu geri tepme bir tutarsızlık değil, sağlıklı bir ahlâkî reflekstir. Asıl tutarsızlık, bu gerçekleri görmezden gelerek İran’ı İslâm dünyasının kalesi ilan etmektedir. Böyle bir tutum, İslâmî hassasiyeti jeopolitik bir vekalete hapseder ve zamanla o hassasiyetin kendisini aşındırma potansiyeli taşıdığı unutulmamalıdır.

Kimse kazanamaz!

Mevcut tablonun objektif okuması, bu savaşın hiçbir tarafına tam bir zafer ihtimali tanımıyor. Amerika uzatma devrelerini kazanmak isteyebilir; ama bu saatten sonra hegemonyanın geri dönüşü mümkün değil. Doların rezerv para konumunu koruma savaşı, bir güven inşası değil, bir güven erozyonunun yönetilmesidir. İsrail askerî üstünlüğünü gösterdi; ama güvenliğini kalıcı biçimde tesis edemedi, etmesi de mümkün değil. İran varlığını ve direncini kanıtladı; ama bu savaşın yükünü taşıyacak ekonomik ve sosyal tabanı her geçen gün daha fazla aşınıyor.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun 1991 senesindeki Körfez savaşını değerlendirirken Amerika için söylediği “Galibiyetten beter zafer” ölçülendirmesi, bu sefer tarafların hepsinin payına düşebilir. Ortadoğu tarihinde bu tablonun örnekleri az değildir. Bazen en gerçekçi senaryo, en dramatik olan değil, en yıpratıcı olanıdır: Kimsenin kazanamadığı, ama herkesin kaybettiği uzun bir çözümsüzlük. Ki en iyi seçenek de bu.

Türkiye’yi asıl ilgilendiren

Türkiye açısından bu savaşın asıl meselesi ne İran’ın tutumu ne de Amerika’nın hesabıdır. Asıl mesele, savaşın doğrudan etkisine giren ve üçüncü cephe hâline gelen Körfez ülkelerinin bu çatışma bittikten sonra ne yapacağıdır.

Körfez ülkeleri bugün tarihlerinin en derin sarsıntısını yaşıyor. Güvenlik garantilerini Amerika’dan alan, ekonomik modellerini petro-dolar üzerine inşa eden bu ülkeler, savaşın doğurduğu belirsizlikte hem malî hem de siyasî olarak yeniden konumlanmak zorunda kalacaklar. Bu yeniden konumlanma; bölgedeki ticaret ağlarını, enerji fiyatlarını ve sermaye hareketlerini doğrudan etkileyecek. Türkiye’nin orta vadede bölgedeki pozisyonu, büyük ölçüde bu sürecin nasıl gerçekleşeceğine bağlı olacak.

Suriye kısa vadede bozulmaz, Kürt meselesi bu savaşın doğrudan bir kıvılcımı değil ve umarım olmaz, mülteci hareketi de şimdilik gündemde değil. Ama Körfez’deki dönüşümün Türkiye’ye yansımaları, bu tablonun en az hesap edilen ve potansiyel olarak en belirleyici boyutu olacak. Bunu göremeyip gürültüyü takip eden bir dış politika, daha büyük bir tablonun figüranı olmaya mahkûm kalır.

*

Büyük Şeytan’ın karşısında durmak meşru bir prensipten kaynaklanabilir. Ama o prensibi, gölgesinde başka hesaplar yürüten bir projeye emanet etmek, sizi o projenin taşıyıcısı yapar. Buradaki İran örneğinde taşıyıcı olmak, taraf olmak değildir, daha kötüsüdür: Farkında olmadan başka birinin tüm suçlarına omuz vermektir.

İslâm adına siyaset yapıldığı iddia ediliyorsa, bu siyasetin Halep’te, Musul’da ve Sana’da aynı sesle konuşması beklenir. Seçici bir vicdan, ne kadar güçlü retorikle donatılırsa donatılsın, er geç kendi çelişkisiyle yüzleşir.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış