Türkiye’de Fikir Üretimi Krizi – Global Bir Kısırlığın Yerel Yansıması Üzerine

Büyük sorular beklemektedir. Kim, nasıl bir devlet? Hangi medeniyet, hangi insanlık anlayışı? Adalet nereden ve nasıl mümkün olur? Bu sorular, sloganlarla değil; sabırlı, derin ve dürüst bir düşünceyle yanıtlanabilir. Ya da en azından daha iyi sorulabilir.

Editör
Tarafından
14 Dakika Okuma

I. Giriş: Fikir Bitti Mi?

Tarihin belirli dönemlerinde fikirler hadiselerin önüne geçer. Fransız İhtilali’nden önce Aydınlanma filozofları vardı. Sanayi Devrimi’ni hem mümkün kılan hem de sorgulayan bir fikir iklimi vardı. Osmanlı’nın gerileme sürecini, o süreci tetikleyen fikirlerin çöküşünden bağımsız okumak güçtür. Büyük dönüşümler çoğu zaman önce zihinlerde yaşanır, hadiseler yalnızca bu zihnî değişimin görünür hâle gelmesidir.

Peki bugün neredeyiz?

Bugün dünya belki tarihinin en yoğun bilgi dolaşımını yaşıyor. Üniversiteler her yıl milyonlarca makale yayımlıyor. Dijital platformlar sınırsız içerik üretiyor. Her disiplinden, her memleketten, her dilden sesler aynı ânda duyuluyor. Ve yine de bir şeyin eksikliği açık, gerçekten yeni, gerçekten dönüştürücü, medeniyetlerin gidişatını etkileyen büyük fikirlerin hem kendilerinin ve hem de takipçilerinin bu fikirleri hayata geçirmesinin yokluğu. Bilgi birikiminin zirveye çıktığı bir çağda fikrin ve aksiyonun neden bu kadar kısırlaştığı sorusu, bugünün en önemli ve en az sorulan sorularından biridir.

II. Global Fikir Krizi: Herkesin Sorunu

A. Kurumsallaşma: Düşüncenin Bürokrasisi

Batı’da üniversite, yüzyıllar boyunca fikrin özgür üretim alanı olarak tasavvur edilmiştir. Gerçekte bu idealin ne ölçüde hayata geçtiği tartışmalıdır; fakat yine de üniversite, zaman zaman köklü fikirlerin filizlenebildiği bir zemin olmuştur. Bugün bu zemin, büyük ölçüde resmî bürokratizmin altında ezilmiş durumdadır. Akademisyenler, ölçülüp biçilemeyen düşüncenin değil, atıf sayısının, proje bütçesinin ve yayın veritabanlarındaki sıralamalarının peşindedir. Bir fikrin değeri, ne kadar çok kişi tarafından alıntılandığına irca edilmektedir. Oysa tarihte en belirleyici fikirler, çoğu zaman başlangıçta yalnız kalan, reddedilen yahut görmezden gelinen fikirlerdir.

Batılı akademinin içine düştüğü bu paradoksu birçok düşünür farklı cephelerden belgelemiştir. Üretilen makale sayısı her on yılda ikiye katlanırken, bu makalelerin büyük çoğunluğunun hiçbir okuyucu bulmadığı, dolayısıyla gerçek anlamda hiçbir fikrî sürece katkı yapmadığı görülmektedir. Bilgi artıyor, fikir daralıyor. Bu büyüme ile kısırlaşmanın eş zamanlı yaşanması, tesadüf değildir; resmî mantığın kaçınılmaz sonucudur.

B. Uzmanlaşma Tuzağı

Modern bilim, uzmanlaşmayı ilerlemenin temel motoru olarak benimsemiştir. Bu tercih doğru sonuçlar da vermiş, tıpta, mühendislikte, fizikte derinleşme, somut kazanımlar getirmiştir. Ama uzmanlaşmanın kaçınılmaz bir bedeli vardır. Bütünü görmek giderek imkânsızlaşır. Bir nörobilimci beyin hakkında inanılmaz ayrıntılar bilir; fakat bu bilgi insanı neden acı çektiğine, ölümün ne anlama geldiğine yahut adaletin nasıl mümkün olduğuna dair hiçbir şey söylemez. Parçaların bilgisi katlanarak artarken bütünün kavranması körelmiştir.

Büyük fikirler disiplinlerarası kesimlerde doğar. Marx’ın düşüncesi ekonomi, tarih, felsefe ve sosyolojinin kavşağındadır. Darwin’in teorisi biyoloji, jeoloji ve ilahiyatla hesaplaşarak şekillenmiştir. Freud, tıptan edebî yoruma uzanan bir zemin üzerinde çalışmıştır. İbn Haldun ise tarih, iktisat, sosyoloji ve siyaset felsefesini tek bir perspektif altında toplamıştır. Salih Mirzabeyoğlu ise fikirden siyasete, fizikten sanata dek hayatın tüm planlarını Bütün Fikrin Gerekliliği tezi üzerinden bütün fikirle ele almıştır. Bugünkü akademik yapı bu tür çalışmalara kapılarını büyük ölçüde kapatmıştır. Sınırları çizilebilen, ölçülebilen, finansmanı belirlenebilen araştırmalar desteklenmektedir. Sınırları aşan, kategorileri zorlayan fikir ise resmî sistemin dışında kalmaktadır.

C. Dijital Çağın Paradoksu: Her Şey Var, Hiçbir Şey Yok

İnternet ve sosyal medya, bilgiye erişimi demokratikleştirdi. Bu gerçek. Ama aynı zamanda dikkat ekonomisi denen ve son derece yıkıcı bir mekanizmayı da hayata geçirdi. Dikkat ekonomisinde değerli olan uzun soluklu düşünce değil, ânlık alâkadır. Bir argümanın kalitesi değil, yayılma hızıdır. Derinlik değil, çarpıcılıktır. Bu ortamda fikirler, gerçek anlamda benimsenmeden hızla tüketilmekte; üretim büyürken idrak daralması yaşanmaktadır.

Bir çağda her şey kayıt altına alınıyorsa ve yine de hiçbir şey hatırlanmıyorsa, bu bir hafıza değil boşluk çağıdır.

Daha tehlikeli bir boyutu daha var bunun. Dijital platformlar, fikirlerin yalnızca dolaşımını değil biçimini de dönüştürmüştür. Uzun ve karmaşık bir argüman, kısa bir başlığa yahut bir tweetin içine sığmak zorunda bırakıldığında, kaçınılmaz olarak içi boşalır. Karmaşıklık, çelişki ve nüans — yani gerçek düşüncenin vazgeçilmez unsurları — bu formatlarda hayatta kalamaz. Geriye sloganlar, reaksiyoner kalıpları ve tribün fikirleri kalır. Bunlar tartışmayı canlandırmaz; onu tıkar.

D. Büyük Teorilerin Sonu

20. yüzyılın ikinci yarısında Batı düşüncesine hâkim olan postmodern akımlar, büyük anlatılara — dünya çapında tarih teorilerine, medeniyetçi perspektiflere, bütünlüklü ideolojilere — karşı köklü bir şüphe tohumladı. Bu şüphenin bir kısmı meşruydu, gerçekten de Batı’nın dünya çapında ilerleme anlatıları ciddi sorunlar taşıyordu. Ama postmodernizmin getirdiği aşırı parçalama, büyük soruları yanıtlamayı değil sormayı bile güçleştiren bir iklim yarattı. Büyük soru sormaya davranmak artık naif yahut ideolojik bir hamle olarak görülmektedir. Bunun bedeli, ufku daralmış, kendini aşamayan, teknik detayda boğulan kısır bir fikir iklimi olmuştur.

III. Türkiye Boyutu: Global Krizin İçinde Özel Bir Konum

A. İki Kopuşun Mirası

Türkiye, küresel fikir krizini kendi özgün iç krizleriyle üst üste taşıyan nadir memleketlerden biridir. Osmanlı fikir geleneği, 19. yüzyılın sonunda kendini yenileme kapasitesini büyük ölçüde yitirmişti. Tanzimat’tan itibaren Batı’dan gelen fikirler, sathî bir aktarımla benimsenmiş ama bu fikirlerin içinden çıktığı tarihî ve felsefî bağlam büyük ölçüde görmezden gelinmişti. Batı kurumları alınıyordu; fakat Batı düşüncesinin tarihî derinliği bambaşka bir din ve kültürden neşet ettiği için anlaşılmıyordu. Batı eleştirisi alınıyordu, ama bu eleştiriyi mümkün kılan felsefî zemin benimsenemiyordu.

1923’le birlikte yaşanan kopuş ise bu sathîliği daha da derinleştirdi. Osmanlı ilim geleneğiyle olan bağlar resmî düzeyde kesildi; medreseler kapatıldı, Arapça ve Farsçayla kurulan kültürel süreklilik büyük ölçüde yok edildi. Geride ne tam anlamıyla özümsenen bir Batılı düşünce zemini kaldı, ne de İslâm medeniyetinin birikiminden beslenebilen bir entelektüel gelenek. İki dünya arasında asılı kalan Türk entelektüeli, her ikisini de yüzeyden tanıma durumunda oldu. Necip Fazıl Kısakürek’in bu kopuşa dair İdeolocya Örgüsü adlı eserinde ortaya koyduğu muhasebe acımasız biçimde açıktır. 

B. İdeoloji Çatışması Olarak Düşünce

Türkiye’de entelektüel hayat, tarihî olarak ideolojik cepheleşmenin gölgesinde filizlenmiştir. Laik-İslamcı, milliyetçi-solcu, Batıcı-Doğucu eksenlerindeki derin kutuplaşma, fikirleri gerçek muhtevalarıyla değil, hangi saflara yarar sağladığıyla değerlendirme alışkanlığını pekiştirmiştir. Bu ortamda bir düşünür, savunduğu fikrin doğruluğuyla değil, hangi bloğu güçlendirdiğiyle tanınmaktadır. Fikrin kendisi değil, fikrin kimliği önem taşımaktadır.

Bu tablo, bağımsız düşüncenin önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Belirli bir kampa dahil olmayan, her cepheden eleştirel mesafe koruyan bir düşünür, Türkiye’de resmî destek bulmakta güçlük çeker; medyada yer bulmakta güçlük çeker; okuyucu kitlesini inşa etmekte güçlük çeker. Ekosistem, bağımsız sesi değil, tarafı destekler. Buna tabloya aykırı bir profil çizin fikir adamlarından Salih Mirzabeyoğlu’nun Adalet Mutlak’a başlıklı konferansında, “Bugüne kadar hep talep piyasası oluşturmak gibi bir yerde bulundum, fikirde, harekette… Talep piyasası oluşturmak gibi bir yerde bulundum, arzım hep böyle oldu. Çoğu zaman bu arz piyasasına, bizi boğmak üzere arsızlığa varacak kadar sululuk, bazen hain beleşçiler de oldu… Onların da istismarcısı bize bakacak yerde, “onların da istismarcısı”, yâni karşısındaki taraf, onların hazır karikatür hâllerini esas alarak zıddımız, beleşçiler oldu.” Demesi tam da bu iklimin bizzat kendisinden kaynaklanmaktadır.

C. Üniversitenin Çöküşü

Türk akademisi, global akademinin sorunlarını taşımanın yanı sıra kendine özgü ek kırılganlıklara da sahiptir. Atanma ve yükselme süreçlerindeki siyasî baskılar ile akademi oligarşisi, özgürlüğün kırılganlığı, milletlerarası düşünce akımlarıyla olan zayıf diyalog ve yükseköğretimin keyfiyet değil kemiyet odaklı büyümesi — bunların tümü bir araya geldiğinde, üniversitenin gerçekten yeni ve özgün düşünce üretme kapasitesi son derece sınırlı kalmaktadır. Türkiye’de kaç özgün düşünce okulu, kaç köklü entelektüel tartışma geleneği var? Bu soruya dürüst bir yanıt vermek güçtür.

Akademik yayıncılık da aynı kısırlığı yansıtıyor. Milletlerarası dergilerde yayın yapmak, kariyer için zorunlu hâle gelmiştir. Bu durum yabancı akademik gündemlere bağımlılığı artırmaktadır: Türkiye’nin sorunlarını, Türkiye’nin tarihî gerçekliğini ve Türkiye’nin fikir geleneğini merkeze alan özgün çerçeveler değil; dışarıdan ithal edilen kavram araçlarıyla yürütülen türev araştırmalar öne çıkmaktadır. Başkasının sorusuna verilen cevap, kendi sorunun yerini almaktadır.

D. Sosyal Okuma Kültürünün Erozyonu

Bunların ötesinde, fikirler nihayetinde insanlar arasında yaşar. Ve Türkiye’de ciddi düşünce metinlerini okuma ve tartışma kültürü son derece zayıflamıştır. Yayınevleri 3.000-5.000 baskıyı başarılı saymaktadır. Entelektüel dergicilik, onlarca yıl önce Türkiye’nin sahip olduğu canlılığa kıyasla son derece sönük kalmaktadır. Toplumun fikirle, derinlikli analizle, tarihî düşünceyle kurduğu ilişkinin zayıflığı, üretim tarafındaki sorunu besleyen ve pekiştiren bir kısır döngü yaratmaktadır. Okuyucu olmayan bir ülkede düşünür yetişmez; düşünür yetişmeyen bir ülke okuyucu üretemez.

IV. Çözüm Değil İstikamet: Ne Yapmalı?

A. Köklerle Yüzleşmek

Türkiye’de özgün fikir üretiminin önündeki en büyük engellerden biri, kendi fikir mirasıyla dürüst ve derinlikli bir yüzleşmenin hâlâ gerçekleşmemiş olmasıdır. Osmanlı ilim geleneği ne nostaljik bir övgüye ne de ideolojik bir reddiyeye muhtaçtır; eleştirel bir kavrayışa muhtaçtır. İslâm medeniyetinin epistemolojik birikimi — İbn Haldun’dan Gazali’ye, İmam Rabbanî’den İbn-i Arabi’ye uzanan geniş coğrafya — yalnız tarihî bir miras olarak değil, bugünün sorularını düşünmek için hâlâ fonksiyonel bir kaynak olarak ele alınabilir mi? Bu soruyu ciddiye almak bile başlı başına bir düşünce kazanımı olur.

Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun ısrarla üzerinde durduğu husus tam da burada düğümlenmektedir: bir milletin kendi düşünce geleneğinden kopması, ona uygulanan en kapsamlı tahribattır. Dışarıdan alınan kavramlarla kendi meselesini düşünmeye çalışan bir zihin, daima başkasının gözüyle bakmak zorunda kalacaktır.

B. Resmî Değil, Zeminden

Büyük fikir krizlerinin üstesinden gelinmesi, genellikle resmî reformlardan değil, mevcut müesseselerin dışında yahut kıyısında gelişen özgün zihin atmosferlerden beslenmiştir. Weimar Cumhuriyeti’nde yıkım ve kaosun ortasında Frankfurt Okulu’nun oluşması, 20. yüzyıl Mısır’ında Ezher’in yetersizlikleri içinde Seyyid Kutub gibi tartışmalı ama özgün düşünürlerin ortaya çıkması, Soğuk Savaş döneminde Doğu Avrupa’da yeraltı entelektüel ağlarının varlığı — bunların tümü, resmîleşmiş yapıların değil, gerçek meselenin peşindeki kimselerin fikir tarihini taşıdığını göstermektedir.

Türkiye’de de bu zemin, müesseselerin değil şahsiyetlerin inşa edeceği bir şeydir. Üniversitenin, medyanın yahut devletin üretmesini beklemek anlamsızdır; bu yapıların her biri kendi kısıtlarını taşımaktadır. Asıl soru şudur: bu yapıların dışında, ama onlarla diyalog içinde, gerçek düşünce üretebilecek bireyler ve küçük topluluklar var mı? Ve bu kimseler birbirini bulabiliyor mu?

C. Yavaşlığı Yeniden Kazanmak

Düşüncenin hızla akan bir gündem içinde üretilmesi güçtür. Gerçek analitik çalışma, tarihî arka planın kavranması, farklı disiplinlerden beslenen sentez üretimi — bunların tümü zaman ister, sabır ister, defalarca geri dönüp revize etmeyi ister. Türkiye’de fikir hayatının içinde bulunduğu kriz, kısmen de olsa bu yavaşlığı ayırt edecek bir ortamın yokluğundan kaynaklanmaktadır. Hızlı üreten değerlenmektedir; derinlemesine düşünen çoğu zaman görünmez kalmaktadır.

Bu yüzden fikir krizine verilecek yanıt, paradoks gibi görünse de daha az üretmek ve daha çok düşünmekten geçmektedir. Daha az ama daha sağlam. Daha az ama daha dürüst. Daha az ama gerçekten yeni.

V. Sonuç: Büyük Sorunlar Büyük Çözümler Bekliyor

Türkiye’de fikir üretiminin krizi, dünya çapındaki bir kıtlığın yerel tezahürüdür. Ama yerel boyutu, global boyutundan daha derin ve daha ağır bir geçmişe sahiptir. İki büyük kopuşun — Osmanlı gerileme sürecinin ve Kemalist zihniyet devriminin — yarattığı tahribat, bugün hâlâ tamir edilmemiş durumdadır. Üstüne bir de global akademinin bürokratizmi, dijital çağın dikkat ekonomisi ve sosyal okuma kültürünün erozyonu eklendiğinde, tablonun ağırlığı tam anlamıyla görünür hâle gelir.

Ama bu tablo, bir kader değildir. Tarih, büyük fikir krizlerinin büyük fikir atılımlarıyla aşıldığını defalarca göstermiştir. Bunlar genellikle kalabalık statükoya batıp kalmış müesseselerden değil, meseleyi gerçekten düşünen, kökleriyle yüzleşen, büyük soruları sormaktan çekinmeyen kimselerden gelmiştir. Krizin boyutlarını görmek karamsar; ama hâlâ soru soranların var olduğunu bilmek umut vericidir.

Büyük sorular beklemektedir. Kim, nasıl bir devlet? Hangi medeniyet, hangi insanlık anlayışı? Adalet nereden ve nasıl mümkün olur? Bu sorular, sloganlarla değil; sabırlı, derin ve dürüst bir düşünceyle yanıtlanabilir. Ya da en azından daha iyi sorulabilir.

Ve daha iyi sorabilmek, bazen yeterli bir başlangıçtır.

Seçilmiş Kaynaklar

• İbn Haldun — Mukaddime (14. yüzyıl)

• Jacoby, Russell — Son Entelektüel (1987)

• Kısakürek, Necip Fazıl — İdeolocya Örgüsü (1959)

• Mardin, Şerif — Türkiye’de Din ve Siyaset (1991)

• Mirzabeyoğlu, Salih — Bütün Fikrin Gerekliliği (1994)

• Göle, Nilüfer — Mühendisler ve İdeoloji (1986)

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış