Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde kaydettiği ilerleme, ülke içinde büyük ölçüde tek bir kavramla anlatılıyor: yerli ve millî. Bu kavram, onlarca yıl boyunca dışa bağımlı kalan bir sektörün bağımsızlık yolculuğunu sembolize ediyor; Bayraktar’dan KAAN’a, Aselsan’dan Roketsan’a uzanan bir tablonun şifresi. Söylem güçlü, görüntü etkileyici, coşku gerçek.
Ama tablo biraz daha yakından incelendiğinde, başka bir görüntü beliriyor.
KAAN’ın gövdesi Türk mühendislerin emeğiyle şekillenirken kokpitinin arkasında BAE Systems’in mühendislik desteği var. Türk pilotları yakında İngiliz hava üslerinde eğitim alacak. TAI ile BAE Systems, insansız sistemler alanında ortak geliştirme için mutabakat muhtırası imzaladı. Baykar ile İtalya’nın Leonardo firması, insansız teknolojilerde ortak girişim kurdu. İspanya, Türk yapımı bir eğitim uçağı satın aldı. Portekiz, Türk savaş gemisi. On yılın sonunda ihracat rakamı 10 milyar doları aştı.
Yerli ve millî; evet. Ama yalnız değil.
Bu bir çelişki değil, strateji. Ve bu stratejinin nasıl okunduğu, önümüzdeki on yılın Türkiye’sini büyük ölçüde belirleyecek.
Avrupa’nın Açığı
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik topyekûn saldırısı, Avrupa savunma mimarisinde on yıllar boyunca örtülü kalan bir gerçeği gün yüzüne çıkardı: Kıta, kendini savunacak üretim kapasitesinden yoksun.
Bu yoksunluk yalnız rakamlarla ifade edilemiyor. Sorun, silah sistemlerinin belirli bir sayıda üretilip üretilmemesinden öte; sürdürülebilir üretim hatlarının, sağlam tedarik zincirlerinin ve ölçeklenebilir bir sanayi altyapısının yokluğuyla ilgili. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Avrupalı hükümetler savunma harcamalarını sistematik biçimde düşürdü; üretim hatları daraldı, silah fabrikaları kapandı ya da dönüştürüldü, mühendislik birikimi dağıldı. Ukrayna’ya mühimmat sevkiyatının bu denli zor olmasının ardında, yüzde iki NATO taahhüdüne uyulup uyulmamasından çok daha köklü bir neden yatıyor.
Bunun üstüne bir belirsizlik daha eklendi: Atlantik’in öte yakasından gelen güvencenin sarsılması. Trump’ın NATO’ya ve Avrupa güvenliğine ilişkin tutumu, kıtanın stratejik planlamacılarını köklü bir soruyla yüz yüze bıraktı; ya gerçekten yalnız kalırsak? Bu soruya cevap aranırken, önce para bulundu; ardından paranın harcandığı yerde üretim kapasitesinin olmadığı görüldü. İşte tam bu noktada, Türkiye sahneye girdi.
F-35’ten KAAN’a: Travmanın Dönüşümü
Türkiye’nin bugünkü savunma sanayii hamlesini anlamak için 2019’a bakmak gerekiyor.
Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alınması, ABD’nin Türkiye’yi F-35 programından çıkarmasıyla sonuçlandı. O an Ankara için hem diplomatik bir yenilgi hem de stratejik bir kırılma noktasıydı; hava kuvvetlerinin modernizasyonu tehlikeye girdi, NATO içindeki güven zedelendi, Batı ile ilişkiler gerildi.
Ama bu kırılma, aynı zamanda bir kararın şiddetiyle alınmasını da sağladı: Dışarıya bağımlılığın gerçek maliyeti ortaya çıkmıştı; bundan sonra kendi kapasitesini inşa etmekten başka çıkar yol yoktu. F-35’ten atılmanın acısı, KAAN projesinin ivmesini doğrudan besledi. Aynı dönemde Bayraktar TB2’nin Ukrayna’da Suriye’de ve Libya’da kanıtladığı etkinlik, milletlerarası alakayı ciddi biçimde artırdı. İnsansız sistemler alanında Türkiye, sahada test edilmiş bir kapasiteye sahip ender ülkeler arasına girdi.
Bugün Avrupa’nın bu kapasiteye ihtiyaç duyduğu bir ân yaşanıyor. Tesadüf değil; ama tam olarak planlı da değil.
İngiltere’nin Rolü: Zorunluluktan Doğan Ortaklık
Bu tabloda İngiltere ayrı bir yerde duruyor ve ilişkinin neden bu kadar hızlı derinleştiğini anlamak için Londra’nın kendi konumunu görmek gerekiyor.
Brexit, İngiltere’yi Avrupa savunma kurumsal çerçevesinin dışına çıkardı. Avrupa Savunma Ajansı, SAFE finansman mekanizması, AB tedarik havuzları; Londra bunların hiçbirinde tam ortak değil. Bu durum, Avrupa güvenlik mimarisinde söz sahibi olmak isteyen bir ülke için ciddi bir yapısal sorun. Çözüm ise güçlü ama kurumsal frenleri olmayan ikili ortaklıklar kurmak.
Türkiye bu açıdan mükemmel bir profil çiziyor. NATO üyesi, büyük ve savaşta sınanmış ordusuyla ittifakın güney kanadının belkemiği, AB’nin dışında; dolayısıyla Londra ile ilişkiyi AB kurumlarına danışmadan kurabiliyor. Typhoon anlaşması, BAE-TAI muhtırası, KAAN mühendislik desteği; bunların tamamı ikili kanaldan geçti. Avrupa Komisyonu’nun onayını beklemeye gerek yoktu.
İngiltere bu ilişkiyi “İngiliz işi, İngiliz istihdamı” söylemiyle de içeride pazarlıyor; Savunma Bakanı Healey’nin “bu ortaklık sadece uçak ihraç etmiyor, ittifak inşa ediyor” açıklaması bunu ele veriyor. Londra, Türkiye’yi NATO’nun güçlendirilmesi ve kendi savunma sanayiinin büyütülmesi için bir araç olarak görüyor. Ankara ise bu ilişkiden teknoloji transferi ve milletlerarası meşruiyet devşiriyor.
İki taraf da kazançlı çıktığını düşünüyor. Bu tür ortaklıklar genellikle sağlam tutuyor; ta ki menfaatler ayrışana dek.
“Yerli ve Millî”nin Gerçek Anatomisi
Söylemin içini biraz açmak gerekiyor.
Türkiye’nin savunma bağımsızlığı projesi, dışarıyla tamamen ilişkiyi kesmek anlamına gelmiyor; gelmiyor çünkü böyle bir hedef gerçekçi değil. Hiçbir ülkenin savunma sanayii tam anlamıyla izole değil; en büyük üreticiler bile tedarik zincirleri, teknoloji lisansları ve ortak geliştirme anlaşmaları üzerine kuruluyor. “Yerli ve millî” hedefinin özü, kritik kırılganlıkları azaltmak; yani başka bir ülkenin siyasî kararının kendi savunma kapasiteni felç etmesini engellemek.
F-35 dersi tam da bu. Türkiye, S-400 kararından dolayı Amerikan iradesine mahkûm olduğunu gördü. Bu mahkûmiyeti kırmak için dışarıya muhtaç olduğu alanlarda — motor teknolojisi, aviyonik sistemler, muharip uçak tasarımı — geçici olarak yabancı ortaklarla çalışmayı kabul ediyor. Ama nihai hedef, bu bağımlılığı adım adım bünyeleştirmek.
BAE Systems KAAN’a mühendislik desteği veriyor; ama bilgi transferi karşılığında. TAI ile ortak insansız sistem geliştirecekler; ama ortaklık Türkiye’nin kendi kapasitesini büyütecek zeminde tasarlandı. Baykar, Leonardo ile iş birliği yapıyor; ama Baykar’ın markası ve tasarım kontrolü masada kalıyor. Bu, teknolojik bağımlılığı derinleştiren bir süreç değil; onu aşmak için geçici ittifaklara yaslanma stratejisi.
Paradoks şu: Dışarıyla en çok ortaklık kurduğu dönemde, Türkiye’nin savunma özerkliği en çok güçleniyor.
Olası Senaryolar
Bu tablo nereye gidebilir? Birbirinden farklı üç yol görünüyor.
Birinci senaryo: Yapısal entegrasyonun derinleşmesi. Türkiye, Avrupa savunma zincirinin kalıcı ve vazgeçilmez bir halkası hâline geliyor. Bu senaryoda NATO’nun yeniden silahlanma baskısı sürdürülebilir bir talep yaratıyor, Türk üretim kapasitesi bu talebi karşılamak için genişliyor, İngiltere üzerinden kurulan köprü AB ortaklıklarına da kapı aralıyor. SAFE mekanizmasındaki yüzde otuz beşlik dışarı payı zamanla genişlerse ya da Türkiye ile AB arasında bir çerçeve anlaşması imzalanırsa, bu senaryo kuvvetleniyor. Buradaki kazanan açık: Türkiye hem ihracat geliri hem teknoloji transferi hem de stratejik ağırlık kazanıyor.
İkinci senaryo: Konjonktürel yakınlaşma, yapısal mesafe. Mevcut iş birlikleri sürdürülüyor, yeni anlaşmalar imzalanıyor; ama ilişki bir ortaklıktan çok alışveriş düzeyinde kalıyor. AB, kendi savunma sanayiini ölçeklendirmeyi başarıyor; Amerikan güvencesi kısmen geri dönüyor; Türkiye’ye duyulan stratejik ihtiyacın aciliyeti azalıyor. Yunanistan ve Kıbrıs meseleleri kurumsal entegrasyonun önünde engel olmaya devam ediyor. Bu senaryoda Türkiye önemli ama ikame edilebilir bir ortak hâline geliyor; tam da Ankara’nın kaçınmak istediği konum.
Üçüncü senaryo: Yeniden gerilim. Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri ya da bölgedeki bir hamle, Batılı ortaklarla siyasî krize yol açıyor. Bu durumda savunma iş birlikleri askıya alınabilir ya da yavaşlayabilir. S-400 meselesinde yaşanana benzer bir kırılma, farklı bir alanda yeniden yaşanabilir. Bu senaryo düşük ihtimalli ama hesaba katılması gereken bir tavan risk.
Üç senaryo arasındaki farkı belirleyecek olan, ekonomik ya da askerî parametreler değil; esas olarak iki şey: Türkiye’nin teknoloji birikimini ne kadar süratle bünyeleştirebileceği ve Avrupa’nın kendi sanayiini ne kadar hızlı toparladığı. Bu iki değişken birbirinden bağımsız fakat birbirine bağlı seyrediyor; ve ikisi arasındaki yarış, on yılın en belirleyici dinamiklerinden biri olacak.
*
Türkiye, başkasının zaafiyetini fırsata dönüştürmede tarihî bir kabiliyet sergiledi. Osmanlı’nın çöküş yıllarından Cumhuriyet’in kuruluş denklemlerine kadar uzanan bu refleks, bugün farklı bir şekilde, ama tanıdık bir mantıkla yeniden işliyor.
“Yerli ve millî” bir söylem. Ama arkasında, dışarıyı ustaca içeri alarak bağımsızlaşma stratejisi yatıyor. Bu stratejinin uzun vadede ne kadar tutarlı kalacağı, hem Türkiye’nin önündeki en büyük soru hem de Avrupa’nın cevabını bulmakta zorlandığı bulmaca…
