Seyirci Çağı — Tertip Aramanın Bize Anlattıkları

Teshirin çöküşü, böylece hem entelektüel hem ahlâkî bir gerilemeye işaret ediyor. Zira bir hadiseyi yönetmekten kaçınan insan, yalnızca pasif değil — aynı zamanda muhataplıktan feragat etmiş demektir. Dünya ona olur, o dünyaya olmaz.

Editör
Tarafından
6 Dakika Okuma

İnsan, dünyaya seyirci olarak gelmedi. Bu, hem en kadim geleneklerin hem de en yalın aklın üzerinde buluştuğu nadir hakikatlerden biri. Eşyayı ve hadiseyi ham haliyle karşılayan, içine nüfuz eden, kavramaya çalışan ve nihayet ona müdahil olan bir varlık olarak tanımlandı insan — sadece bir izleyici değil, bir muhatap olarak. Bu muhataplık, zahmetsiz bir şey değil elbette. Anlama çabası yorucu; müdahil olma ise sorumluluk doğuruyor. Teshir, tam da bu yüzden bir yük taşıyordu: gerçekliğin önüne geçip onu olduğu gibi görmek, ardından onunla hesaplaşmak.

Bugün bu yükü taşımak istemeyen bir çağda yaşıyoruz.

Komplo teorilerinin yükselişini anlamak için onu yalnızca bir “yanılgı” olarak görmek yetmez. Yanılgılar düzeltilebilir — bir bilgi açığını kapatırsın, yanlışı gösterirsin, zihin düzelir. Ama komplo inancı bilgisizlikten beslenmiyor çoğu zaman; aksine, kendine özgü bir bilme hazzı üretiyor. “Perde arkasını gören benim” duygusu, son derece güçlü bir tatmin kaynağı. Dolayısıyla mesele bilgiyle değil, varoluşla alakalı.

Şöyle düşünelim: Bir hadise olduğunda — bir kriz, bir felaket, bir dönüşüm — zihnin önüne iki yol açılır. Birincisi, teshir yolu: olayın içine nüfuz etmek, katmanlarını anlamak, ardından ona karşı bir tavır-tutum geliştirmek ve sorumluluk almak. Bu yol açık uçludur, belirsizliğe tahammül ister, zaman alır. İkincisi komplo teorilerine sarılmak: olayı önceden yazılmış bir senaryonun sahnesine dönüştürmek, faili belirlemek, anlatıyı kapatmak. Bu yol hızlıdır, tatmin edicidir ve — en önemlisi — hiçbir sorumluluk gerektirmez. Zira senaryo zaten yazılmışsa, sahneye çıkmanın ne anlamı var?

Komplo düşüncesi bu yönüyle kadercilikle karıştırılır, ama aralarında derin bir fark vardır. Kadercilik en azından dürüsttür: “Ben bilmiyorum, idare başkasında” der ve suskunluğunu bir tür alçakgönüllülükle kuşanır. Komplo inancı ise tam aksine her şeyi bildiğini iddia ederek aynı pasifliğe ulaşır. Sahte uyanıklık içinde uyuklama — bu, çağımızın en karakteristik zihnî halidir.

Peki, neden bu kadar yaygın?

Cevabın bir kısmı, çözülen müesseselerin bıraktığı boşlukta saklı. İnsan zihni anlam üretmekten vazgeçemez — bu onun yapısında var. Kaos içinde bile bir düzen, bir niyet, bir fail arar. Tarihî olarak bu ihtiyacı karşılayan müesseseler vardı: devlet adil bir düzen vaat ediyordu, fikir adamları anlam çerçevesi sunuyordu, medya gerçekliği ayıklamayı üstleniyordu. Bunların her biri ciddi biçimde çatladığında — ve son yüzyılda hepsinin çatladığını inkâr etmek mümkün değil — zihin o boşluğu kendi ürettiği anlatıyla doldurmaya başladı.

Ama bu anlatı artık “Allah’ın takdiri” değil, “derin bir elin yönlendirmesi” şeklini alıyor. Dikkat çekici olan şu: her iki inanç da kâinatın başıbozuk olmadığını, bir merkezden idare edildiğini söylüyor. Biri bu merkeze güveniyor, diğeri ona düşman kesilmiş — ama ikisi de aynı metafizik ihtiyacı paylaşıyor. Düzene duyulan bu ihtiyaç, bozulmuş da olsa, bastırılamaz görünüyor. Hatta şunu söylemek mümkün: komplo teorisi, çağın tüzel enkazı üzerinde yükselen çarpık bir tevhid arayışıdır.

Ve işte burada tuhaf bir paradoks belirir. Komplo düşüncesi, insana bir rahatlık sunar: “Kontrol bende olmayabilir, ama en azından kimin elinde olduğunu biliyorum.” Bu, kötü bir düzenin bile düzensizliğe tercih edildiğini gösteriyor. Zira düzensizlik gerçek bir felç üretir; kötü düzen ise en azından bir manevra alanı vaat eder, hatta kimi zaman bir düşman sunar. Bu menfi durum bile belli bir tutarlılık arz ettiği için kişide emniyet duygusu doğurur.

Öte yandan bu rahatlık, teshiri imkânsız kılar. Çünkü teshir belirsizlikle başlar — hadiseye önyargısız nüfuz etmekle. “Zaten kimin yaptığını biliyorum” diyerek yola çıkan biri nüfuz değil, teyit arar. Anlamak yerine doğrulatmak ister. Ve nihayetinde yönetmek — müdahil olmak, sorumluluk taşımak — hiç gündemine girmez.

Teshirin çöküşü, böylece hem entelektüel hem ahlâkî bir gerilemeye işaret ediyor. Zira bir hadiseyi yönetmekten kaçınan insan, yalnızca pasif değil — aynı zamanda muhataplıktan feragat etmiş demektir. Dünya ona olur, o dünyaya olmaz.

Burada şunu da söylemek gerekir: Eleştiri, saflığa davet değildir. Gerçek tertiplerin olmadığını söylemek safdillik olur — tarih, kurgudan çok daha karmaşık planlarla dolu. Asıl mesele, zihnî bir alışkanlık haline gelen kuşkunun teshiri nasıl işlevsiz kıldığıdır. Sorun şüphenin kendisinde değil, konumundadır: anlama gayretinin sonunda değil başında duran şüphe, teshiri daha başlamadan bitirir.

Teshir eden zihin ise şüpheyi bir araç olarak kullanır, amaç olarak değil. Nüfuz eder, anlar ve nihayetinde bir tutum geliştirir — bu tutum kimi zaman “evet, bir tertip var” sonucuna ulaşabilir. Ama bu sonuca anlamanın sonunda varır, anlamanın yerine geçirerek değil.

Çağın gürültüsü içinde teshir bir lüks gibi görünebilir — zaman ister, sabır ister, müphemliğe katlanmayı ister. Oysa tam da bu yüzden bir zorunluluktur. Tertip arayan zihin, gerçekliğin önüne geçtiğini zannederken aslında onun gerisinde kalır — anlatıyı kapatır, sorumluluğu askıya alır ve muhataplıktan sessizce çekilir. Teshir eden zihin ise tam tersine o belirsizliğin içine adım atar; nüfuz eder, anlar ve nihayetinde bir tutum geliştirir. Bu tutum konforlu olmayabilir, hatta kimi zaman ağır bir yük taşır. Ama yalnızca bu zihin, dünyanın seyrine gerçekten dokunabilir. Zira tarih, perde arkasını arayanların değil — sahneye çıkmayı göze alanların eliyle yazılmıştır.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış