Akademi, en geniş tanımıyla, bilginin üretildiği, aktarıldığı ve meşrulaştırıldığı kurumdur. Bu tanım bir iddiayı da içinde taşır; bilgi burada üretilir. Oysa beşerî ve sosyal bilimler söz konusu olduğunda bu iddianın fiiliyatta ne ölçüde karşılık bulduğu, dikkatli bir bakışla sorgulanabilir. Türkiye örneği üzerinden yapılan bu sorgu, meselenin yalnızca yerel bir bozulmanın değil, kurumun kendi yapısından kaynaklanan bir sorunun tezahürü olduğunu ortaya koymaktadır.
I. Mekanizma: Ruhban Sınıfı Nasıl İşler
Orta Çağ Avrupası’nda bilgiye erişimi kilise belirliyordu. Hangi metnin okunacağını, hangi sorunun sorulabileceğini, hangi cevabın kabul edileceğini tespit eden bir ruhban tabakası vardı. Bu tablo yalnız bir tarihî anekdot değildir; akademinin bugün beşerî ve sosyal bilimlerdeki rolünü ve işleyişini anlamak için hâlâ geçerli bir çerçeve sunar.
Bugün ölçütü koyan akademinin kendisidir. Hangi yöntemin ilmî sayılacağını, hangi sorunun tez konusu olabileceğini, hangi argümanın yayına kabul edileceğini belirleyen hiyerarşi, kurumun içinde ve kurumun kurallarıyla üremektedir. Fen bilimlerinde bu hiyerarşinin dışında bir zorlama mekanizması vardır: gerçeklik. Higgs bozonu ya var ya yoktur; denklem tutmuyorsa teori değişmek zorundadır. Beşerî ve sosyal bilimlerde böyle bir dış zorlama yoktur. Boşluğu konsensüs doldurur; konsensüsü ise hiyerarşi belirler.
Bu yapı somut bir kariyer mekanizmasıyla pekişir. Türkiye’de akademik kariyer zinciri şu şekilde işlemektedir: doktora jürisi, ardından ÜAK kriterleri, ardından atıf endekslerinin hakemli dergileri, ardından kadro komisyonu. Bu zincirin her halkasında onaylı paradigma içinde kalmak bir hayatta kalma koşuludur. Özgün bir önkabul “kaynak gösterilmemiş iddia” olarak reddedilir; mevcut ekolün dışından gelen bir çerçeveleme “ilmî olmayan” bulunur; paradigmayı sorgulayan bir metin dergide değil, ancak köşe yazısında yayımlanabilir; ve bu, akademik üretim sayılmaz.
Sonuç: Sistem, uyumu seçer ve aykırıyı eler. Bu bir istisnai bozulma değil, tabii işleyiştir.
II. Türkiye Görünümü
Türkiye’de bu tablonun kendine özgü bir ağırlığı vardır. YÖK çatısı altında merkezileşmiş üniversite yapısı, hâlihazırda dar olan akademik özerkliği kurumsal bir kademe daha daraltmıştır. Kadro dağılımı, atama ve yükselme kriterleri, tez danışmanlığı ilişkileri büyük ölçüde hiyerarşik bağımlılık üzerinden işlemektedir. Bilgi üretimi ile kariyer güvencesi arasında kurulan bu bağ, aykırı düşüncenin maliyetini sistematik biçimde yükseltmektedir.
Disiplinler özelinde duruma bakıldığında tablo daha da netleşir.
Felsefede özgün argüman üretmek yerine Batılı ekollerin tasnifi ve aktarımı esas faaliyet hâline gelmiştir. Analitik felsefe, Kıta felsefesi, fenomenoloji gibi okullar çeviri ve şerh edebiyatı üretmektedir. Türk-İslâm fikir geleneğinin hikmet birikimini —İbn Haldun, Farabi, İmam Rabbânî— bugünün kavram sorunlarıyla ilişkilendiren özgün bir akademik felsefe üretiminden bahsetmek güçtür. Bu üretim, akademi içinde değil, akademi marjinde yahut dışında gerçekleşmektedir.
Hukukta içtihat ve doktrin taraması tezin fiilî içeriğini oluşturmaktadır. Hukukun normatif zeminini, meşruiyet kaynaklarını yahut kodifikasyon (kanunlaştırma) tarihini sorgulayan çalışmalar akademik tez olarak değil, “fikir yazısı” olarak sınıflandırılmaktadır. Norm eleştirisi normatif dışı bırakılmaktadır.
Sosyoloji ve psikolojide Batılı paradigmanın her yerde geçerli bilim olarak sunulması, farklı medeniyet zeminlerinden üretilebilecek kavram çerçevelerini baştan gayri-bilimsel ilan etmektedir. Fert merkezcilik, seküler normatiflik, belirli patoloji sınıflandırmaları felsefî tercihlerdir; ancak bunlar metodoloji adı altında görünmez kılınmaktadır. Bu görünmezlik sorgulanamaz, zira sorgulama “metodolojisizlik” olarak kodlanmaktadır.
Edebiyat akademisinde ise başka türde bir kapalılık hüküm sürmektedir. Yöntem modasına uyum zorunluluğu. Yapısalcılık, post-yapısalcılık, post-kolonyalizm, queer teori birbirini aşmamış; yalnızca birbirinin yerine geçmiştir. Terminoloji yenilenmekte, ama edebî metin üzerinde söylenen şeyin muhtevası değişmemektedir. Bu terminolojinin dışından konuşmak “teorisiz” olmakla suçlanmaktadır. Özgün bir estetik kavrayış, moda terminolojiye çevrilmeden ciddiye alınmamaktadır.
III. Epistemolojik Kök
Bu tablonun kökü siyasî yahut yalnızca müessese kaynaklı değildir; epistemolojiktir.
Beşerî ve sosyal bilimler neden daha açık olmalıydı? Çünkü konuları —insan, anlam, adalet, güzellik, toplum, devlet— tabiatı gereği tartışmalıdır. Kesin ölçümün olmadığı bu alanda çoğulluğa daha fazla yer vardır. Ancak bu belirsizlik, kurumu daha açık yapmak yerine daha korkak yapmaktadır.
Fen biliminde risk alınır; zira yanlışlanma mümkündür ve yanlışlanma üzerinden ilerleme gerçekleşir. Beşerî bilimlerde yanlışlanma mekanizması zayıftır; bu nedenle entelektüel risk yerini sosyal riske bırakmaktadır. Sosyal riski minimize etmenin yolu ise mevcut paradigmaya yaslanmaktır. Kurumun kendini denetleyen bir bilgi-iktidar döngüsüne kapandığı yer burasıdır. Paradigmanın dışına çıkan araştırmacı, ilmî zeminde değil sosyal zeminde —kadro, dergi, jüri— cezalandırılmaktadır.
IV. Hesap
Akademi kendisinden ne vaat etmektedir? Bilginin birikmesi, sorunun derinleşmesi, anlayışın genişlemesi. Bu vaadin karşısında mevcut fonksiyon nedir? Onaylı bilginin yeniden üretimi, sorunun çerçevelenmiş biçimde sürdürülmesi, anlayışın müesseseleşmiş sınırlar içinde tutulması.
Bu iki şey arasındaki uçurum rastlantı kaynaklı değildir. Kurumun yapısından kaynaklanmaktadır. Ve bu uçurum, akademinin beşerî bilimlerdeki ahlâkî meşruiyetini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Metodoloji kılavuzları ve atıf endeksleri bir bilgi etiği inşa etmemektedir; yalnızca bir uyum etiği inşa etmektedir. Uyum etğinin adı ise bilim değildir.
Müşahhas soru şudur: Türkiye’de son elli yılda felsefe, hukuk, sosyoloji ya da edebiyat alanlarında akademi içinden çıkmış, paradigmayı zorlayan kaç orijinal kavram çerçevesinden söz edilebilir? Bu soruya verilecek cevap, yukarıdaki tablonun teorik bir gözlem değil, ölçülebilir bir tespit olduğunu göstermektedir. Yani ilmî, bilimseldir!
V. Kısırlığın Amili
Türkiye’de fikir, edebiyat ve sanat alanlarındaki onlarca yıllık kısırlığın birden fazla nedeni vardır. Siyasî baskı, tercüme önceliği, okur kitlesinin dönüşümü, yayıncılık ekonomisi bunlar arasında sayılabilir. Ancak bu nedenler arasında akademik vesayetin yeri, hak ettiği ağırlıkla ele alınmamaktadır.
Akademi, beşerî ve sosyal bilimlerde fikrin üretileceği doğal zemin olmalıydı. Bu zeminin ruhban sınıfı mantığıyla işlemesi, potansiyel fikir adamlarını iki seçenekle karşı karşıya bırakmıştır: ya sisteme uyum sağlayıp onaylı bilginin yeniden üreticisi olmak yahut sistem dışında kalmak. İkinci seçeneği tercih edenler ise Türkiye’de ekolleşemeyen, dolayısıyla sürekliliği güçleşen bir fikir geleneği inşa etmek zorunda kalmışlardır.
Özgün bir fikrin, yazıldığı dönemde akademik onay görmeden varlığını sürdürebilmesi için güçlü bir yayın çevresi, okuyucu birikimi ve kavram aktarım zinciri gerekmektedir. Türkiye’de bu altyapı kırılgandır. Akademi bu altyapıyı güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır; zira onaylamadığı fikri meşru bilgi olarak tanımamakta, tanımadığı fikrin aktarılacağı zemini de müesseseleşememektedir.
Sonuç: Akademik vesayet yalnızca bir kariyer meselesi değildir. Bir medeniyetin kendi sorunlarını kendi kavramlarıyla düşünme kapasitesini doğrudan etkileyen temel bir sorundur. Bu sorunun adını koymadan, fikir, edebiyat ve sanat alanlarındaki kısırlığı açıklamaya çalışmak, hastalığı teşhis etmeden tedavi aramaya benzer.
