Çirkini Boymak – Estetiğin Öz Meselesi Üzerine

Bu dürüstlük talebi, hakiki sanatçıyı sahte olanın üreticisinden ayıran temel çizgidir. Sanatçı, içinde gördüğü şeyi dışarıya taşımak zorundadır; bu şey güzel de olabilir, acı da, karanlık da. Ama hakiki olmak zorundadır. Hakiki olan her şey estetik kapasitesi taşır. Sahte olan ise ne kadar parlak olursa olsun taşımaz. Sentetik olur.

Editör
Tarafından
6 Dakika Okuma

Güzel görünmek ile güzel olmak arasındaki mesafe, bir medeniyetin sağlığını ölçen en derin kıstaslardan biridir. Bu mesafe daraldığında sanat yaşar; kapandığında geriye yalnızca dekorasyon kalır.

*

Estetiği bir kabuk meselesi sananlar, onu zaten kaybetmiş olanlardır. Güzellik, dışarıdan eklenen bir örtü değildir; içeriden yayılan bir ışıktır. Dışkıyı bir forma sokup üzerini boyayabilirsin; ama bu estetik olmaz. En iyi ihtimalle aldatıcı bir görüntü, en kötü ihtimalle ise hakikatin şuurlu olarak örtülmesidir. Ve bu ikisi arasındaki fark, yalnızca teknik bir sorun değil; ahlâkî bir problemdir.

Klasik düşüncede — ister İslâm estetiğinde, ister Antik Yunan geleneğinde ele alınsın — güzellik, hakikat ve iyilik birbirinden koparılamaz bir bütün teşkil eder. Bu üçlü, birbirini besleyen ve birbirini zorunlu kılan bir varlık yapısına sahiptir. Güzelliği hakikatten koparırsan, geriye kalan şey cazibeye sahip olabilir ama güzellik taşıyamaz. Güzelliği iyilikten koparırsan, ortaya çıkan şey tehlikelidir; çünkü yıkıcı olanı cezbedici kılma kapasitesi kazanır. Bugünün dünyasında tam da bu kopuş yaşanmaktadır.

*

Necip Fazıl, sanatın özünü iki kavramla açıklar: tecrit ve teşhis. Tecrit, eşyanın dış kabuğunu kırıp özüne ulaşma hareketidir — maddeyi soyutlayarak mutlak hakikate doğru yönelme. Teşhis ise bunun tersine bir yolculuktur: içeriden alınan ışığın dışarıya, nesnelere, seslere, renklere aksettirilmesi; kainattaki her tecelliye ruh kazandırılması. İki hareket birlikte döngü oluşturur: şair önce içe girer, sonra içeriden dışarıya yayılır.

Dikkat edilmesi gereken şudur: burada nesneye ruh “kazandırılıyor”, ruh “yapıştırılmıyor.” Bu fark küçük görünür; fakat uçurum kadar büyüktür. Kazandırmak, içeriden bir gerçeği gün yüzüne çıkarmaktır. Yapıştırmak ise sahte olanı gerçekmiş gibi göstermektir. Bugünün estetik krizinin kalbinde tam da bu ayrımın ortadan kalkması yatmaktadır.

Simülasyonun Parlak Yüzü

Reklamlar estetize edildi. Siyaset estetize edildi. Acı estetize edildi. İsyan estetize edildi. Her şey bir forma sokuldu, üstü boyandı; ve bu boyama işlemi o kadar ustalaştı ki artık içinin ne olduğu sorulmaz hale geldi. Soru bile sorulmuyor; çünkü form tatmin ediyor, içe bakma ihtiyacı doğurmuyor.

Güzellik “demokratikleşti” derler. Ama aslında güzellik ucuzlaştı. Her şey estetize edilince hiçbir şey estetik kalmaz. Göz alışır, duyarsızlaşır. Sanat ile dekorasyon arasındaki fark kapandığında, bu kapanma her zaman sanatın aleyhine işler; çünkü kalabalık için ayırt etmek zor, tüketmek kolaydır.

Walter Benjamin’in aura dediği şey — eserin tekil, zamanî, mekânî orjinalliği — işte bu noktada eriyip gider. Teknik üretim, orjinalliği sonsuz kez çoğaltabilir; ama her çoğaltma, köken ile aramızdaki mesafeyi biraz daha artırır. Mesafe yeterince büyüdüğünde, orijinalin ne olduğunu hatırlamak bile güçleşir.

Tekniğin Çerçevelemesi

Teknik, Heidegger’in ifadesiyle bir “Gestell”dir: her şeyi hesaplanabilir malzemeye, kullanılabilir rezerve irca eden bir çerçeveleme biçimi. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ise tekniği şu iki kelimeyle tanımlar; “yapma varlık”. Sanat özü ararken teknik özü temsil edilebilir kılmaya çalışır. Bu fark küçük görünür; ama aynı yönde değil, zıt yönlerde hareket eden iki harekettir. Biri varlıkla ilişki kurar; diğeri varlığın kabuk katmanlarını çoğaltır.

Bugünkü yapay zekâ görüntüleri, algoritmik müzik, otomatik şiir;  bunlar teşhisi simüle etmeye başladı. Nesneye ruh kazandırmıyor; ama ruh kazanmış nesneyi o kadar iyi taklit ediyor ki fark edilmez hale geliyor. Ve bu noktada estetik değerlendirmemizin zemini kayıyor: biz artık eseri değil, eser gibi görünen şeyi izliyoruz. Burası mühim, eseri değil, onun gibi olan şeyi…

Ama tarihin her döneminde teknik ile sanat bu gerilimi yaşadı. Hat sanatında kalem bir tekniktir; kalemin ruhu onu tutan ustanın elinde o teknik teşhise dönüşür. Mimar Sinan’da hesap bir tekniktir; Süleymaniye’de o hesap bir duaya dönüşmüştür. Demek ki teknik, özünden koparılmadığı sürece sanatın düşmanı değil, zeminidir. Tehlike şurada başlar: teknik, zeminken amaç olmaya başladığında.

Estetiğin Ahlâkı

Estetik bir ahlâk meselesidir de. Form ile öz arasındaki dürüstlük ilişkisi kopmadan estetik ayakta duramaz. Çirkin olan — ahlâken, özünde çirkin olan — ne kadar güzel bir forma sokulursa sokunsun estetik değer kazanamaz; kazandığı şey ancak aldatıcı bir suret olur.

Bu dürüstlük talebi, hakiki sanatçıyı sahte olanın üreticisinden ayıran temel çizgidir. Sanatçı, içinde gördüğü şeyi dışarıya taşımak zorundadır; bu şey güzel de olabilir, acı da, karanlık da. Ama hakiki olmak zorundadır. Hakiki olan her şey estetik kapasitesi taşır. Sahte olan ise ne kadar parlak olursa olsun taşımaz. Sentetik olur.

İşte burada gerçek estetik, simülasyonun tam karşısında durur: içi görünür kılmak. Bazen o iç güzel değildir; fakat hakikidir. Ve hakiki olduğu için, bakan kişi bir şeyle gerçekten temas kurar. Derinleşir. Dönüşür. Oysa simülasyon yalnızca satıhta akar; insanı sürekli uyarılmış ama hiçbir şeyle gerçekten temas kurmamış halde bırakır.

*

Bugün insanın hayatı boyunca tesadüf ettiklerinin neredeyse tamamı sanatı öldürmek üzerine çalışıyor. Bu tespiti hafifletmek doğru olmaz. Ama şunu da görmek lazım: sanat hiçbir zaman kitleyle birlikte yaşamadı. Kitleyle buluştuğu anlar oldu; o anlar büyük, nadir ve çoğunlukla geç fark edilen anlardı. Ama sanatı üreten daima azınlıktaydı; ve bu azınlık çoğu zaman çağının dışında, kenarında, hatta karşısında durdu.

Bugün için de bu geçerlidir ama bir farkla. O kenar artık coğrafî değil, iradî olmak zorunda. Yani sanatçı şehrin dışına çekilmek zorunda değil; ama dikkat ekonomisinin dışına çekilmek zorunda. Bu daha zor bir direniştir; çünkü şehirden kaçmak bedenî bir eylemdir, algoritmanın çekiminden kaçmak ise sürekli yenilenmesi gereken bir şuur işidir.

Dekorasyon, sanatın mezar taşıdır. Ama mezar taşları, altında hâlâ bir şeyin yattığını da gösterir. Sanat ölmedi; yalnızlaştı. Ve yalnızlık, bazen en güçlü eserlerin iklimini tesis etmekle meşguldür.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış