Güzelliğin Sürgünü, Estetik Vicdanın Çöküşü Üzerine

Estetiğin hayatlarımızdan çekilmesi, o alanı yalnızca çirkinleştirmiyor. İçtimâî muhakemeyi de zayıflatıyor. Güzellik, insanı yalnızca zevklendirmez; duraksatır. Ve duraksamak, düşünmenin başlangıcıdır. Düşünmeyi kolaylaştıran her şey gibi, duraksatıcı estetik de bu dönemde artık istenmiyor.

Editör
Tarafından
7 Dakika Okuma

Bir şehrin meydanına bakarak o şehrin ruhunu okuyabilirsiniz. Mimarî, heykel, ses, renk; bunlar bir toplumun kendine dair koyduğu tanıklıklardır. Hangi sesi yükselttiği, hangi şekli onurlandırdığı, hangi kelimeleri ortak alana taşıdığı; bunlar birer tercih değil, birer itiraftır. Bugünün meydanlarına bakıldığında ortaya çıkan itiraf ise rahatsız edici bir sadelikle kendini ele veriyor: Güzellik, ortak alandan el çektirilmiş.

Bu bir abartı değil. Tüyler ürperten ses kompozisyonları var ama kulaklıklarda, kapalı odalarda, küçük topluluklarda dolaşıp duruyor. Renklerin birbirini tamamladığı, gözü yormadan büyülediği tasvirler var ama adını işitmediğimiz galeri duvarlarında yahut dijital arşivlerin derinliklerinde bekliyor. Dünyayı altüst eden, okuyucusunu dönüştüren edebî eserler var ama baskı sayıları bin, iki bin; rafta tozlanıyor, nadiren konuşuluyor. Bu çalışmalar yok değil. Silinmiş de değil. Sadece sürgün edilmiş.

Meydanlar ise başka bir şeye teslim.

Meydanı ele geçiren şeyin adını koymakta zorlanılıyor; çünkü o şey tutarlı bir estetik bile değil. Daha çok bir gürültü ekonomisi. Dikkat satın alınan, duygu istismar edilen, bayağılığın sanki cesaret gerektiriyormuş gibi sunulduğu bir döngü. Sefalet güzellenmiş, saçmalık derinlik kılığına sokulmuş, rezalet ise özgünlük maskesi takınmış. Bütün bunların ortak paydası şu: Hiçbiri bir şey söylemiyor. Söylüyormuş gibi yapıyor, fakat söylemiyor.

Sanat tarihinde bu tür dönemlere yabancı değiliz. Geç Roma’nın şişirilmiş gösterisi, Osmanlı’nın çöküş devrinde vitrine çıkan taklit estetiği, erken modernizmin her şeyi yıkarken yerine hiçbir şey koyamadığı o boşluk anları… Her defasında form devam etmiş, fakat ruh gitmiş. Dışarıdan bakıldığında üretim sürüyor, eser çıkıyor, isimler yükseliyor; içeriden bakıldığında ise bir tuhaf sessizlik hâkim, anlam üretilmiyor, yalnızca anlam görüntüsü üretiliyor.

Neyin yayıldığı artık yalnızca eserin keyfiyetiyle değil, eserin ne kadar hızlı tepki ve talep ürettiğine bağlı. Yavaş olan, düşündüren, ikinci kez okunmayı gerektiren her şey gibi sanat da dezavantajlı. Dikkat ekonomisinde derinlik bir yük, sathilik ise bir avantaj.

*

Peki derin çalışmalar neden kenara sıkışıyor? Burada üç ayrı soruyu birbirinden ayırt etmek gerekiyor.

Birincisi, erişim sorunu. Gerçek anlamda keyfiyet sahibi üretim yapan insanlar her zaman var olmuştur ve bugün de var. Ama onların sesi, sistemin işleyişi içinde tabiî olarak bastırılıyor. Bir müzisyen yıllarca üzerinde çalıştığı bir kompozisyonu yayımladığında, o eserin ulaşabileceği kişi sayısı; aynı gün herhangi bir viral ânın milyonda birine bile erişemiyor. Bu bir yetenek meselesi değil, bir görünürlük meselesi. Ve görünürlük artık giderek daha fazla paranın ve sosyal medya sefaletinin denetiminde.

İkincisi ise daha derin bir sorun: Talep eğitimi. İnsanlar neyi beğeneceklerini, neyin güzel olduğunu, neyin değerli sayıldığını büyük ölçüde çevresinden öğreniyor. Hani şu daha evvel bahsettiğimiz şuur süzgeci meselesi vardı ya, konu tam olarak onunla alakalı. Eğer ortak alan sürekli olarak düşük yoğunluklu uyarıcılarla dolu ise, yüksek yoğunluklu bir deneyime tahammül kapasitesi zamanla eriyor. Keyfiyet sahibi bir eserin önce hissedilmesi, sonra anlaşılması gerekiyor. Bu his için ise biraz sessizlik, biraz sabır, biraz açıklık şart. Bunların hiçbiri kıtlık içinde değil ama hepsi baskı altında.

Üçüncüsü ise münekkit eksikliği. Münekkit yok değil; ama bu rol artık nitelikli olan eseri niteliksiz olandan ayırt etmek ve beğeniyi şekillendirmek için değil, eseri pazara sunmak için kullanılıyor. Tanıtım yazısı eleştiri kılığına bürünmüş, övgü bir entelektüel jest hâline gelmiş, sertlik ise nezaketsizlik sayılır olmuş.

Oysa münekkit, bir kültür ikliminin termometresidir. Niteliksiz bir eser orta alana çıktığında onu yerden yere vuracak, üreticisini hesap vermeye çağıracak, seyircisini uyaracak olan odur. Nitelikli bir eser görmezden gelindiğinde ise onu bulup çıkaracak, göklere yükseltecek, etrafında bir tartışma zemini kuracak olan da odur. Münekkit olmadan eserler kendi kaderine terk edilir; iyi olan tesadüfen keşfedilir, kötü olan ise hiçbir dirençle karşılaşmadan dolaşımda kalır.

Bugün münekkit diye ortalıkta dolaşanların büyük çoğunluğu ise ancak lansmanın kibar yüzü. Yayınevinin gönderdiği kitabı öven, galayla tanıştırıldığı müzisyeni keşfetmiş gibi sunan, eleştirinin dozunu ilişki sınırları belirleyen kimseler. Bunlarda fikir namusu değil, sosyal hesap var. Tenkit, cesaret ister; hem yanılma cesareti hem de yıkma cesareti. Ve bu cesaret, bugünkü kültür ikliminde en kıt bulunan şeylerden biri.

*

İslâm medeniyetinin estetik geleneği bu meseleye başka bir açıdan bakıyor. Güzellik, o gelenekte bağımsız bir kategori değil; hakikatle ve iyilikle tabiî ilişki içinde bir gerçeklik. Cemâl sıfatı, Allah’ın isimlerinden biri olarak taşıdığı ontolojik ağırlıkla, güzelliği sıradan bir zevk meselesinden çıkarıyor. Bir şey güzelse, orada bir anlam var demek; bir şey çirkinse, orada bir kopuş var demek. Bu perspektiften bakıldığında, güzelliğin hayatlarımızdan sürülmesi yalnızca estetik bir kayıp değil, aynı zamanda anlam dünyasının daralması anlamına geliyor.

Klasik Türk-İslâm mimarisi, hat sanatı yahut mûsikîsi bu anlayışın müşahhas birikimi. Orada her ayrıntı bir sohbetin parçası: Taş işlemesindeki geometri, Kur’ân tilâvetinin makam dokusu, bir câminin kubbesinin ışıkla kurduğu ilişki — bunların hiçbiri dekoratif değil, hepsi konuşuyor. Günümüzde bu geleneğin mirasçısı olduğunu söyleyen toplulukların bile üretimine bakıldığında, çoğu zaman aynı sathîliğin içinde kaybolduğu görülüyor. Miras talep ediliyor, fakat miras taşınan bir sorumluluk gibi değil, bir aksesuar gibi kullanılıyor.

*

Fikir ve estetiğin bir arada konuştuğu eserler yok değil ama onları bulmak için artık arama yapmak gerekiyor. Bir zamanlar kültür, hayatın içinde görünür olmak anlamına geliyordu; bugün kültür, büyük ölçüde yeraltı pratiklerine dönüşüyor. Küçük dergiler, kapalı topluluklar, el altından paylaşılan bağlantılar, az takipçili ama derin hesaplar. Bu bir direniş biçimi, elbette. Ama aynı zamanda bir gerileme.

Asıl mesele şu: Estetiğin hayatlarımızdan çekilmesi, o alanı yalnızca çirkinleştirmiyor. İçtimâî muhakemeyi de zayıflatıyor. Güzellik, insanı yalnızca zevklendirmez; duraksatır. Ve duraksamak, düşünmenin başlangıcıdır. Düşünmeyi kolaylaştıran her şey gibi, duraksatıcı estetik de bu dönemde artık istenmiyor.

Gürültü, yalnızca kulakları değil, zihinleri de işgal ediyor. Ve işgal altındaki bir zihinden sağlam bir fikir çıkmıyor; yalnızca tepki çıkıyor.

*

Bu tahlil bir hüküm değil, bir tespit. Güzellik ölmedi. Kenara çekildi. Ama tarihin akışına bakıldığında, kenara çekilenin her zaman kenar kaldığı söylenemez. Döngüler var. Ve her büyük estetik canlanmanın öncesinde, tam da böyle bir sefalet döneminin izleri var.

Belki yapılması gereken şey, o kenardakileri bulmak, okumak, dinlemek, yaymak. Yalnızca bir zevk meselesi olarak değil; bir sorumluluk olarak.

Güzelliği savunmak, düşünmeyi savunmak demektir.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış