Muhatap Anlayış Olmadan Meselelerin Çözümsüz Kalışı Üzerine

İslâm düşüncesinin yeniden canlanması meselesi, uzun zamandır gündemdedir. Bu tartışmanın içinde birçok değerli katkı yapılmıştır. Fakat bu katkıların önemli bir kısmı, ne söyleneceğine odaklanmış; kime, nasıl ve hangi zeminde söyleneceği sorusunu büyük ölçüde yanıtsız bırakmıştır.

Hand of female drawing elements of crashed bridge
Editör
Tarafından
12 Dakika Okuma

Bir medeniyet, ürettiği fikirle değil, o fikirlerin hangi zemine oturduğuyla tanımlanır. Zemin sağlamsa bina yükselir; zemin çatlamışsa yahut hiç kurulmamışsa, üzerine ne kadar titiz taşlar dizilirse dizilsin, yapı er ya da geç çöker. İslâm düşüncesinin günümüzdeki en köklü sorunu, belki de tam da burada yatmaktadır: Söyleyecek sözü olan, fakat kime, nasıl ve hangi dille söyleyeceğini bilemeyen bir geleneğin çaresizliği.

Bu çaresizlik kendini en çok şu sahnede ele verir: Karmaşık bir toplum, olmadı fert meselenin önüne geçen bir düşünür, elini eski metinlere uzatır; orada bir cevap arar. Çoğu kere cevabı bulur da. Bir âyet, bir hadis, bir fakih görüşü, bir kelamcı çıkarımı — hepsi mevcuttur. Fakat bu cevap, kendi başına içinde bulunulan soruya cevap vermeye uygun düşmez. Burada esas sorun, klasik geleneğin yetersizliği değildir. Sorun, o geleneğin konuştuğu insanın artık var olmamasıdır. Bu sebeple de kaynaklardaki hazır cevapların, çağın insan ve toplum idrakine göre bütün bir fikir sistemi çerçevesi içinde yeniden verilmesi gerekir.

Muhatap Anlayış Nedir?

İslâm düşüncesi tarihi boyunca hiçbir zaman mücerret bir boşlukta üretilmedi. Her büyük kelam ekolu, fıkıh mezhebi, tasavvuf okulu kendi çağının insanıyla belirli bir muhatap ilişkisi kurarak var oldu. İmam Mâtürîdî’nin insan aklına biçtiği yer, içinde bulunduğu Mâverâünnehir coğrafyasının entelektüel gerilimlerine verilen bir karşılıktı. İmam Gazalî’nin felsefe karşısındaki tutumu, çağının insanını ve o insanın buhranını muhatap alıyordu. İbn Haldun’un tarih teorisi, çökmekte olan bir medeniyetin şahitliğinde doğdu.

Muhatap anlayış, yalnızca “kime konuşuyoruz?” sorusunun cevabı değildir. O kavram çok daha derin bir şeyi ifade eder: insanın epistemik durumunu, yani bilgiyle, hakikatle, dünyayla kurduğu ilişkinin biçimini tanımak. Bir insan âleme nasıl bakıyor? Neden acı çekiyor? Neye anlam yükleyip neye anlam yükleyemiyor? Korkusu nerededir, arzusu nereye akar? Bu soruların cevabını okumadan yapılan her fikir hamlesi, hedefe değmeden dağılan bir ok gibi havada kaybolur.

Modern dönem için konuşacak olursak: Bugünün insanı, tarihte benzeri görülmemiş bir epistemik çözülme içindedir. Seküler bir eğitim sistemiyle yetişmiş, dijital bir dikkat ekonomisinin içinde yaşayan, kimlik krizlerini sosyal medya akışlarında çözmeye çalışan, içtimâî bağlardan kopuk, anlam kaybına sürüklenen bu insan, klasik İslam düşüncesinin muhatap aldığı insanla ancak belirli noktalarda buluşmaktadır. Ötesinde ise derin bir uçurum bulunur. 

Klasik Kaynaklar Sorunu Değil

Burada önemli bir ayrımı netleştirmek gerekir. Yukarıdaki tespitler, klasik İslâm geleneğinin geçersizleştiğini, yetersiz kaldığını iddia etmez. Böyle bir iddia hem tarihî hem de epistemik açıdan hatalı olur. Kur’an-ı Kerim’in hitabı mekân ve zamansız bir düzlemde akar; sünnetin ahlâk prensibleri insan fıtratına seslendiğinden tüm çağları aşar; kelamın Allah-insan-âlem üçgenini çözümleyen derin formülasyonları bugün de ayaktadır.

Sorun şu: Klasik kaynaklar, onları anlayacak ve benimseyebilecek bir insanı varsaymaktadır. Bu insan, belirli bir dil anlayışına, belirli bir ön bilgi birikimine, belirli bir varlık ve anlam tahayyülüne sahip biridir. Fıkıh, kelam, hadis ve tefsir ilimlerinin üzerine kurulduğu bu insanın epistemik yapısı, modern dünyanın ürettiği insanın epistemik yapısıyla örtüşmüyor. Bu bir trajedi değil, tarihî bir dönüşümün kaçınılmaz sonucudur. Trajedi başka bir yerdedir: bu dönüşümü görmezden gelerek eski cevapları yeni sorulara doğrudan yamayan fikir pratiğinde.

Bir ilacın formülü doğru olabilir; ama hastanın bedeni o ilacı metabolize etmek için gereken sistemi yitirmişse, ilaç fayda vermez. Sorun formülde değildir.

İşte tam bu noktada, tek başına klasik kaynaklara dönerek insan ve toplum meselelerine çözüm üretme iddiası kendi içinde bir çelişkiye düşer. Çözüm üretmek için önce problemi doğru tanımlamak, problemi doğru tanımlamak için ise sorunu yaşayan insanı tanımak gerekir. Bu tanıma eylemi ise asrın insanını merkeze alan yeni bir anlayış çerçevesi olmadan mümkün değildir.

Yenileme mi, İnşa mı?

“Muhatap anlayışı yenilemek” ve “yenisini inşa etmek” ifadeleri, birbirini tamamlayan fakat özünde birbirinden farklı iki tutumu işaret eder. Yenileme, mevcut geleneğin kökleriyle bağı koruyarak onu asrın idrakine taşımaktır; köklere dönüp oradan yeni dallar çıkarmak. İnşa ise daha sert bir kırılmayı ima eder: Mevcut kategorilerin, kavram çerçevelerinin ve açıklama biçimlerinin yetersiz kaldığı yerde, yeni bir zemin kurmak.

Bugün ise ne yalnız yenileme ne de inşa tek başına yeterlidir. Çünkü mesele felsefî yahut metodolojik değildir; aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve varoluş kaynaklıdır. Modern insanın epistemik krizi, tarihte görülen kriz biçimleriyle benzerlik taşısa da kendi orijinalliğini de korur. Dijital çağın parçalanmış dikkat yapısı, kimlik siyasetinin hüviyeti tüketmesi, anlam arayışının piyasalaşması; bunların hiçbiri önceki dönemlerin tam karşılığı değildir. Bu yüzden muhatap anlayışını hem köklere doğru yenilemek hem de yeni bir zeminde inşa etmek zorunlu hale gelir.

Klasiğe Dönmenin Verimsiz Döngüsü

Türkiye ve daha geniş İslâm dünyasında hâkim olan pratik, büyük ölçüde şu çerçevede şekillenmektedir: Bir mesele çıkar; alimler ve aydınlar klasik metinlere koşar; orada bir hüküm, bir prensip, bir genel kural bulunur; bu bulgu mevcut soruna uygulanmaya çalışılır. Bu döngü hem medrese geleneğinde hem de modern İslâmî düşüncede varlığını sürdürmektedir.

Peki bu döngü neden yetersizdir? Birkaç kanaldan işler bu yetersizlik. Birincisi, klasik metinlerin çıktığı bağlamla bugünkü bağlam arasındaki derin uçurum, metnin anlamını hâlâ bağlamına mahkûm kılar; bağlam değiştikçe anlam da kayar. İkincisi, bu pratik, soruyu soran insanın zihnî dünyasını hiçe sayar; cevap üretmeye öncelik verir, ama soranı anlamaya değil. Üçüncüsü, bu yaklaşım, İslâm düşüncesini kaçınılmaz biçimde savunmacı ve reaktif bir konuma iter. Gelişmelerin önünde değil, arkasında koşan, her yeni soruya eski cevaplarla yanıt vermeye çalışan ve asla yetişmesi mümkün olmayan bir fikir iklimine yol açar.

Bu döngünün içinde kalan düşünce, büyük bir paradoks üretir: Ne kadar fazla klasik kaynağa başvurulursa, bağlamla olan mesafe o kadar çok açılır. Çünkü o kaynakları anlayacak insanı yeniden kurmadan, kaynakların kendisi asılsız bir dekorasyona dönüşür; varlığı gösterişlidir, fonksiyonu ise sembolik.

İnsan ve Toplum Meselelerinde Çözümsüzlüğün Anatomisi

Muhatap anlayış yenilenmeden klasik kaynaklara başvurulduğunda, insan ve toplum meselelerinde çözüm üretilememesinin müşahhas biçimleri nelerdir? Bu soruya cevap vermek, mücerret bir metodoloji tartışmasını müşahhas zemine taşımak açısından zorunludur.

Gençlik krizini ele alalım. Modern Türk gencinin depresyon, anlamsızlık, kimlik kaybı ve dijital yalnızlık sarmalında yaşadığı kriz, fıkhî bir fetva yahut tasavvufî bir tavsiyeyle çözülemez; çözülemez zira o gencin bu cevabı alabilmesi için önce belirli bir anlam zemininde durması gerekir. Tasavvuf “huzuru kalbinde ara” diyebilir; fakat bu söz, dinleyenin “kalbin” ne olduğuna dair herhangi bir idraki yoksa havada kalır. Gencin dünyasında kalp, bir kan pompalama organından ibarettir; metaforik derinlik ise yitirilmiştir.

Toplumun adalet meselesine geçelim. İslâm’ın zekât, infak ve servet dağılımına ilişkin prensiplerinin bütünlüklü ve sofistike bir ekonomi anlayışı içerdiği tartışmasızdır. Fakat bu prensipleri çağdaş bir ekonomi politikasına dönüştürmek için yalnızca fıkhın sınırları içinde kalmak yetmez. Piyasa dinamikleri, global sermaye hareketleri, finans araçlarının karmaşıklığı — bunların hepsini anlayan ve aynı zamanda İslâm’ın normatif çerçevesini bünyeleştirmiş bir fikir aktörü gerekir. Bu aktörü yetiştiren, başka bir deyişle iki ufku birden gören bir anlayış çerçevesi ise henüz kurulmamıştır.

Benzer biçimde aile kurumu, biyoetik, ekoloji, siyaset felsefesi — her alanda aynı şema tekrar eder: Klasik geleneğin prensipleri değerlidir; fakat bu prensipleri taşıyacak, kavramlaştıracak ve uygulayacak insan modeli yoktur. Bu insanın olmayışı ise yalnızca eğitim sisteminin başarısızlığından kaynaklanmaz; daha derinde, o insanı mümkün kılacak anlayış zemininin inşa edilmemiş olmasından kaynaklanır.

Neyin İnşası Gerekiyor?

Yeni muhatap anlayışının ne olması gerektiğine dair bir manifesto yazmak, bu analizin sınırlarını aşar. Fakat bu anlayışın hangi temel soruları içermesi gerektiğini kabaca çizebiliriz.

Her şeyden önce, modern insanın epistemik haritasını çizmek gerekir. Bu insan neyi biliyor ve nasıl biliyor? Bilgiyle kurduğu ilişki hangi varsayımlar üzerinde duruyor? İlmî otorite, teknolojik ilerleme, ferdî tecrübe — bunların hiyerarşisini nasıl kuruyor? Bu soruları cevaplamadan, İslâm’ın epistemolojik yaklaşımını ona nasıl aktaracağımızı bilemeyiz.

İkinci olarak, modern insanın varoluşsal yaralarını teşhis etmek şarttır. Depresyon, anlam yoksunluğu, aidiyet bunalımı, kimlik parçalanması, gelecek korkusu — bunlar bu çağın ruhî gerçeklikleridir. İslâm’ın şifa kapasitesi tartışmasızdır; fakat bu kapasitenin devreye girebilmesi için önce yaranın ne olduğunu anlamak, ardından İslâm’ın hangi kapısından girilirse bu yaraya ulaşılacağını tespit etmek gerekir. Bu teşhis ve tespit işi ise yeni bir düşünce emeği ister.

Üçüncü olarak, köprü kavramları ve köprü dilleri geliştirmek zorunludur. Her dönemin büyük düşüncesi, kendi çağını ve İslâm geleneğini birbirine bağlayan kavram köprüleri kurmuştur. Bugün için bu köprü kavramlarının neler olduğu sorusu, büyük ölçüde cevaplanmayı beklemektedir. Psikoloji, sosyoloji, felsefe ve ekolojinin sunduğu kavramların hangisinin bu köprü işlevini görebileceği, dikkatli bir eleştirel çalışma gerektirir.

Bir Zemin Meselesi Olarak Düşüncenin Yeniden Doğuşu

İslâm düşüncesinin yeniden canlanması meselesi, uzun zamandır gündemdedir. Bu tartışmanın içinde birçok değerli katkı yapılmıştır. Fakat bu katkıların önemli bir kısmı, ne söyleneceğine odaklanmış; kime, nasıl ve hangi zeminde söyleneceği sorusunu büyük ölçüde yanıtsız bırakmıştır.

Yeniden doğuş, yalnızca büyük eserlerin yeniden okunmasından, büyük isimlerin yeniden keşfedilmesinden yahut büyük projelerin duyurulmasından ibaret olamaz. Yeniden doğuş, düşüncenin içinde yeşereceği toprağın hazırlanmasıyla başlar. Bu toprak ise muhatap anlayışıdır. Topraksız tohum ekmek, en iyi ihtimalle güzel bir niyet, gerçekte ise verimsiz bir emektir.

Bu zeminin inşasının kim tarafından yapılacağı sorusu da bir o kadar önemlidir. Bu iş ne yalnızca geleneksel medrese eğitiminden geçmiş âlimlere bırakılabilir ne de yalnızca Batılı akademi geleneğinde yetişmiş araştırmacılara. Bu iş, iki ufku birden görme kapasitesini geliştirmiş, geleneği içten bilen ve çağı dışarıdan değil içeriden yaşayan mütefekkir emeğini ister. Bu düşünürler bugün parçalı biçimde var olmaktadır; eksik olan şey, onları bir araya getiren ve çalışmalarını mümkün kılan bir zemin tasavvurudur. 

Neticede

Her medeniyet krizi, aslında bir anlayış krizidir. Klasik metinlere dönmek, bu krizin cevabı değil, ancak yarısıdır — üstelik hangi yarısı olduğu da tartışmalıdır. Büyük geleneğin içindeki enerji tükenmiş değildir; fakat bu enerjiyi açığa çıkarmak, önce o enerjiyi taşıyacak insanı anlamayı, ardından o insanı dönüştürmenin yollarını inşa etmeyi gerektirir. Bu çerçeveden bakıldığında, muhatap anlayışı yenilemenin bütün boyutlarını — epistemik harita, varoluşsal teşhis, muhasebe, dil, köprü kavramlar — bir sistem olarak ele alan fikrin, çağımızda Büyük Doğu-İbda geleneğinde somutlaştığı görülmektedir. Ateş nehrinin üzerine kurulmuş bir köprünün varlığına rağmen pek çok “düşünür”ün hâlâ kıyıda yol aramayı sürdürmesi, bu yazının başından beri işaret ettiğimiz krizin belki de en ironik görünümüdür.

Muhatap anlayışını yenilemek, nostaljik bir geri dönüş değil, cesur bir ileri adımdır. Bu adım, geleneğe ihanet etmek değil; aksine onu layık olduğu biçimde onurlandırmaktır. Çünkü büyük gelenek, donmuş bir heykel gibi sergilenmek için değil, yaşayan bir nehir gibi aktığı her çağa can vermek için var oldu.

Klasiğin gölgesinde dolaşmak, gölgenin kendisiyle idare etmeye razı olmak demektir. Oysa gelenek bize gölge değil, ışık verdi. O ışığı bu çağın insanına ulaştırmak, ancak yeni bir anlayışın penceresinden mümkündür.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış