Türkiye’de Devlet Geleneğinin Temel Karakteri Üzerine Bir Tahlil

Editör
Tarafından
12 Dakika Okuma

I. GİRİŞ: MESELENİN ÇERÇEVESİ

Devlet meselesi, siyaset felsefesinin en eski sorularından biridir; ama bu eskimenin onu yıpratmadığını, aksine derinleştirdiğini söylemek gerekir. Bir toplumun devleti nasıl tasavvur ettiği, aslında o toplumun kendini, insanı ve varoluşu nasıl kavradığının en dolaysız göstergesidir. Bu yüzden devlet meselesine yalnız müessese yahut hukukî bir perspektiften yaklaşmak, resmin ancak dış hatlarını görmek anlamına gelir.

Türkiye söz konusu olduğunda bu zorluk katmerleşir. Zira Türk devlet geleneği, kendine özgü ve tutarlı tek bir çizginin ürünü değildir. Birbirini hem reddeden hem de —farkında olarak yahut olmayarak— benimseyen en az iki büyük paradigmanın çarpışma ve bazen de tuhaf bir biçimde iç içe geçme alanında şekillenmiştir. Osmanlı’nın ilâhî nizam anlayışıyla Cumhuriyet’in pozitivist devlet aklı, yüz yıldır aynı coğrafyada çözüme kavuşturulamamış bir gerilim olarak yan yana durmaktadır.

Bu yazıda sorulmak istenen şudur: Türkiye’deki devlet geleneğinin temel karakteri nedir? Bunu anlamak için ne yalnız tarihî bir kronoloji yeterlidir, ne de müesseselerin tasviri. Devletin arkasındaki metafizik tasavvuru, hukukun kaynağına ilişkin anlayışı ve iktidara bakışı birlikte ele almadan bu soruya gerçek bir yanıt verilemez.

Kullandığımız perspektif, Doğu-Batı gerilimini yalnızca coğrafî yahut kültürel bir mesele olarak değil, özünde bir varlık ve anlam sorunu olarak gören bir çerçeveye dayanmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında Türkiye’deki devlet geleneği üç büyük katman üzerinde okunabilir: Osmanlı kökü, modernleştirici kopuş ve yeniden anlam arayışı. Her biri diğerini hem taşır hem de sorgular.

II. OSMANLI GELENEĞİ: DEVLET, HUKUK VE MEŞRUİYET

A. Devletin Metafizik Temeli

Osmanlı devlet anlayışını anlamlandırabilmek için önce onu yalnız idarî bir mekanizma yahut siyasî örgütlenme biçimi olarak görme alışkanlığından vazgeçmek gerekir. Osmanlı geleneğinde devlet, ilâhî bir nizamın yeryüzündeki yansımasıdır. Padişah, hükümranlık yetkisini kendi gücünden yahut halkın iradesinden değil, bizzat ilâhî iradeden aldığı kabul edilen bir konumdadır. “Zıllullah fi’l-ard” — yani yeryüzünde Allah’ın gölgesi — ifadesi, sembolik bir söylemden çok bu anlayışın en yoğun hukukî ve siyasî ifadesidir.

Bu temellendirme, devletin meşruiyet kaynağını dikey bir eksen üzerine oturtur. İktidar aşağıdan yukarıya doğru taşınmaz; yukarıdan aşağıya akar. Toplum devletin taşıyıcısı değil, devlet toplumun düzenleyicisi ve koruyucusudur. Batı’nın “toplum sözleşmesi” anlayışıyla kıyaslandığında bu fark yalnızca teorik değil, pratik sonuçları bakımından da kökten bir ayrılıktır: Sözleşme anlayışında devlet, fertlerin iradeyle oluşturdukları ve sınırlarını çizdikleri bir araçtır. Osmanlı anlayışında ise devlet, varlığını kendinden önce gelen bir düzenin zorunlu tezahürü olarak kazanır.

B. Kanun ve Şeriat: Gerilimin Hukukî Zemini

Osmanlı hukuk düzeni, şeriatı ve örfü —yani sultanî kanunnameyi— aynı yapı içinde birleştiren özgün bir ikili mimariye sahiptir. Şeriat, sabit ve ilâhî kaynaklı çerçeveyi koyar; örfî hukuk ise padişaha, değişen koşullar ve ihtiyaçlara göre düzenleme yapma esnekliği tanır. Farklı coğrafyaları, farklı hukukî gelenekleri olan toplulukları yüzyıllarca yönetebilmiş olmasının başlıca sırlarından biri bu esnekliktir.

Ama bu yapı aynı zamanda kronik bir gerilimi içinde taşır. İlâhî kaynağa dayanan bir hukuk sistemi, dünyevî otoritenin takdirine ne ölçüde açık olabilir? Bu soru, Osmanlı tarihinin en keskin tartışma eksenlerinden birini oluşturmuş ve çözümsüz kalmıştır. Ulema ile saltanat arasındaki ilişki, bu gerilimin en müşahhas ve en görünür sahnesidir. Her iktidar değişiminde, her büyük reform girişiminde aynı çatışma yeniden sahneye çıkmıştır.

C. Güçlü Devlet, Kırılgan Toplum

Osmanlı mirasının günümüze taşıdığı belki en kalıcı özellik, devletin topluma olan yapısal önceliğidir. Batı Avrupa’da feodal yapıların çözülmesiyle birlikte gelişen özerk burjuva sınıfı ve bununla bağlantılı sivil alan kurumları, Osmanlı coğrafyasında hiçbir zaman benzer bir olgunluğa ulaşamamıştır. Devlet yalnızca siyasî değil, ekonomik ve kültürel hayatın da şekillendirici merkezi olmuştur.

Bunun somut insan karşılığı şudur. Fert, devlet karşısında hak talep eden özerk bir özne olarak değil, devletin lütuf ve korumasına muhtaç bir kul ya da tebaa olarak konumlanır. Bu, yalnızca Osmanlı toplumunun bir özelliği değildir. Cumhuriyet dönemine de taşınmış, hatta bazı boyutlarıyla pekiştirilmiş bir kültürel örüntüdür. Necip Fazıl Kısakürek’in Osmanlı’nın çöküşünü tahlil ederken altını çizdiği husus tam da budur: Ruhunu yitirmiş bir devlet aygıtı, toplumu ayakta tutmak şöyle dursun, onu daha da zayıflatır.

III. KEMALİST KOPUŞ: LAİKLEŞME VE DEVLET AKLININ YENİDEN KURULMASI

A. Meşruiyetin Yeniden Tanımlanması

1923 ile açılan süreç, Türk devlet geleneğinde yalnız bir rejim değişikliği değildir. Bu, devletin meşruiyetinin nereden geldiğine dair kökten bir yeniden kuruluştur. Osmanlı geleneğindeki ilâhî meşruiyet yerini pozitivist bir rasyonelliğe ve milliyetçi halk egemenliği anlayışına bırakmıştır. Söz konusu dönüşüm, kurumların tasfiyesinin çok ötesinde, bir metafizik tercih değişikliğidir.

Hilafetin kaldırılması, tarikatların kapatılması, medreselerin tasfiyesi, harf inkılabı… Bunlar ayrı ayrı değerlendirildiğinde pratik reformlar gibi görünebilir. Oysa hepsinin arkasında tek ve tutarlı bir prensip yatmaktadır; toplumun yeniden örgütlenmesinin prensibi vahiy ve gelenek değil, Batı aklı ve bilim olacaktır. Bu yalnızca siyasî bir tercih değil, hakikate dair radikal bir tutum değişikliğidir.

B. Jakoben Devletçilik: Halk İçin Halka Rağmen

Kemalist modernleşmenin belki de en çarpıcı paradoksu şuradadır: Halk egemenliğini temel meşruiyet prensibi olarak ilan eden bir rejim, aynı zamanda halkın gerçek taleplerini ve değerlerini sürekli olarak aşan, zaman zaman doğrudan bastıran bir pratik geliştirmiştir. Fransız Jakobenizmi’nden devralınan bu tepeden inmeci akıl yürütme biçimi şöyle özetlenebilir: Halk henüz hazır değildir, ama onun adına hareket etme yetkisine sahip bir seçkinler zümresi onu doğru yola götürecektir.

Bu mantığın ürünü, modernleşme adına özgürleştirme iddiasında bulunan ama fonksiyonel olarak otoriterliğe yaslanan bir devlet aklıdır. Devlet, toplumu kurtarmak için toplumdan özerk; onu dönüştürmek için onun üzerinde bir konumdadır. Türkiye’nin yüz yıllık siyasî tarihindeki en derin ve en kalıcı gerilim kaynağı işte bu paradoksun içindedir. 

C. Derin Devlet ve Vesayet Kültürü

Yukarıdan modernleşme anlayışı, zamanla iki farklı devlet katmanını yapı olarak birbirinden ayırmıştır: Seçimle gelen “görünür devlet” ile kendini koruyucu bir vesayet makamı olarak konumlandıran “gerçek devlet.” Ordu, yargı ve bürokrasinin belli kesimlerinde yerleşen bu refleks, yalnızca askerî müdahalelerde değil, seçimlerden siyasî işlere gündelik işleyişinde de kalıcı bir basınç unsuru olarak işlev görmüştür.

“Derin devlet” kavramı, bu bağlamda bir komplo teorisi değildir. Türk siyasetinin gerçek ve strüktürel bir boyutuna işaret eden analitik bir araçtır. Resmî devlet organlarının arka planında çalışan, hesap vermekten muaf ama kararları doğrudan etkileyen bu iktidar ağı; Türkiye’de gerçek anlamda demokratik bir siyaset kültürünün yerleşmesinin önündeki başlıca engellerden biri olmuştur.

IV. KİMLİK KRİZİ VE ANLAM ARAYIŞI: DEVLETİN RUHUNU ARAMAK

A. Pozitivizmin Çözemediği

Kemalist modernleşme projesinin toplumda zemin bulmakta neden bu kadar zorlandığı sorusu, yalnız siyasî açıklamalarla yanıtlanamaz. Meselenin daha derin bir boyutu vardır: Pozitivizm, bilimlerin nesnesi olan dünyayı açıklamakta başarılıdır; ama insanın varoluşsal sorularını —ölüm, anlam, aşkınlık, ahlâkın nihai kaynağı— yanıtsız bırakır. Bu sorular ortadan kalkmaz; bastırılır yahut başka kanallar aranır.

Türk toplumunun İslâm’la olan tarihî ve kültürel bağı, yukarıdan inşa edilmeye çalışılan laik kimliğe karşı kronik bir direnç kaynağı oluşturmuştur. Demokratik seçimlerin görece serbest kılındığı her dönemde İslâmcı ve muhafazakâr eğilimli partilerin güçlü destek görmesi tesadüf değildir. 1950’den bugüne uzanan siyasî tarih, büyük ölçüde bu reddedilmiş anlam ihtiyacının siyaset sahnesine çıkışının tarihidir.

B. İki Paradigma Arasındaki Kıskac

Türkiye’deki devlet geleneğinin temel karakterini en net ortaya koyan şey, iki büyük meşruiyet tasavvuru arasındaki çözümsüz kıskacın ta kendisidir. Bir yanda, Batı’nın pozitivist-laik dünya görüşünü medeniyetin tek mümkün biçimi olarak benimseyen ve kurumlarını buna göre şekillendirmiş bir devlet geleneği; öte yanda, İslâm medeniyetinin tarihî birikimine, ilâhî referansa ve manevî bir toplum anlayışına dayanan meşruiyet talebi.

Bu iki tasavvur, Türkiye’de hiçbir zaman gerçek anlamda bir uzlaşma zeminine ulaşamamıştır. Ulaşabilmesi de mümkün değildir; zira bu sadece resmî bir düzenleme meselesi değil, hakikatin nereden geldiğine dair iki farklı cevabın çatışmasıdır. Anayasal belirsizlikler, eğitim sistemindeki kronik çelişkiler, diyanet’in hukukî statüsü, resmî alanda din meselesi ve milletlerarası ittifak tercihlerindeki tutarsızlıklar — bunların hepsi bu temel kırılmanın yüzeye yansıyan izleridir.

C. Formun Ruhu Yoksa

Türkiye, parlamenter demokrasi, anayasal devlet, hukuk devleti ve serbest piyasa gibi Batı kökenli müessese formlarını onlarca yıl içinde benimsemiştir. Ancak bu formları fonksiyonel ve anlamlı kılan zihnî, kültürel ve tarihî zeminin derinliği son derece tartışmalıdır. Bu meseleyi çok daha sert bir dille ortaya koymak icap eder: Batı’dan alınan formlar, onları doğuran ruhtan koparıldığında toplumun üzerine bir kafes gibi kapanır. İslâm medeniyetinin kendine özgü devlet ve adalet anlayışından kopuk müesseseler, ne Batı demokrasisinin işlevini tam anlamıyla yerine getirebilir, ne de yerel bir siyasî bilgelik üretebilir.

Bir medeniyetin kurumlarını kopyalayabilirsiniz. Ama o kurumları içten işler kılan ruhu kopyalamanın yolu yoktur. Ruh yoksa form, bir kafese dönüşür.

Seçim demokrasisinin sandıkla yönetim anlamına geldiği doğrudur. Ama liberal demokrasinin özü, seçilmiş çoğunlukların bile dokunmayacağı bir hak ve hürriyet alanının varlığına dayanır. Türkiye’de bu sınırın nereye çizileceği —ve kim tarafından çizileceği— sorusu, bugün hâlâ gerçek anlamda yanıtlanamamış bir soru olarak durmaktadır.

V. SONUÇ: KÖKLERE DÖNMEK YAHUT SAVRULMAYA DEVAM ETMEK

Türkiye’deki devlet geleneğinin temel karakteri, tek ve tutarlı bir çizginin ürünü değildir. Osmanlı’nın ilâhî meşruiyet anlayışı, Kemalist dönemin jakoben pozitivizmi ve son yılların yeniden İslâmî referanslara yönelen ama müesseseleşme dönüşümünü tamamlayamamış iktidar pratikleri; bunların tamamı birbirinin üzerinde çakışmış katmanlar olarak bugünün Türkiye’sini şekillendirmeye devam etmektedir. Ne birbirini tam anlamıyla yutmuş ne de gerçek bir senteze kavuşmuşlardır.

Asıl sorun, hangi geleneğin “kazanacağı” değildir. Siyasî tartışmalar çoğunlukla bu kısır eksene kilitleniyor, oysa sorun çok daha derinde. Türkiye, kendi tarihî derinliğini, metafizik mirasını ve toplumunun gerçekliğini ciddiye alarak —bunları savunmacı bir nostaljiyle değil, dürüst bir zihinle— dünya çapında adalet ve özgürlük değerleriyle uyumlu, tutarlı ve özgün bir devlet anlayışı geliştirebilecek mi? Bu soruyu yanıtlamamış bir ülkenin kurum reformları, temeli sağlam olmayan bir yapı gibi sürekli sarsılmaya mahkûmdur.

Bir milletin ruhu, onun devletini mümkün kılan şeydir; devlet, o ruhu taşıyacak ve koruyacak bir formdan ibarettir. Form ruhun önüne geçtiğinde, araç amacın yerini aldığında, devlet toplumun en yabancı kurumuna dönüşür. Türkiye’nin bu tuzaktan çıkışı, kurumsal mühendislik projelerinden değil, toplumun kendine has anlam dünyasıyla yeniden ve dürüstçe yüzleşmesinden geçmektedir. Bu yüzleşme olmadan hiçbir anayasa, hiçbir seçim sistemi, hiçbir kalkınma planı Türkiye’yi gerçek anlamda kendisi yapamaz.

Tavsiye Edilen Kaynaklar

• Berkes, Niyazi — Türkiye’de Çağdaşlaşma (1978)

• Kısakürek, Necip Fazıl — İdeolocya Örgüsü (1959)

• Kısakürek, Necip Fazıl — Rapor 1-10 (1966-1979)

• Mardin, Şerif — Din ve İdeoloji (1969)

• Mirzabeyoğlu, Salih — İdeolocya ve İhtilal (2000)

• Mirzabeyoğlu, Salih — Bütün Fikrin Gerekliliği (1994)

• Zürcher, Erik Jan — Modernleşen Türkiye’nin Tarihi (1993)

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış