TGSS Anketi: İnanç Neden Hayata Dönüşmüyor?

Türkiye'de müşterek bir dinî hayatın üretilememesi, ne tek bir aktörün suçu ne de tek bir kararın sonucu. Ama bu dağınıklığın altında yatan asıl mesele, kurumsal değil; zihinî ve ruhî. Müslüman, kendini içinde bulabileceği, amel edebileceği, dünyayı bu eksenle okuyabileceği bir dünya görüşünden mahrum. Bu mahrumiyet giderilmeden, devlet kurumları ihdas edilse de tesirli olmaz. Cemaatler oluşsa da müşterek değil, kapalı olur. Müesseseler inşa edilse de şuur değil, çıkar üzerine bina edilir.

Editör
Tarafından
20 Dakika Okuma

Bir anket düşünün. Türkiye’nin dört bir yanından 2.615 kişiye sorulmuş: Allah’a inanıyor musunuz? Yüzde doksan dört “evet” demiş. Bu oran, Avrupa’nın en dindar ülkeleriyle kıyaslandığında bile dikkat çekici bir yerde duruyor. Şimdi aynı anketten bir başka rakam: Diyanet İşleri Başkanlığı’na güveniyor musunuz? “Güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde yirmi bir. Dinî cemaat ve tarikatlara? Yüzde on iki.

Bu iki sayıyı yan yana koymak, başlı başına bir tahlil metni kadar şey söylüyor.

Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması’nın (TGSS 2024) inanç ve dindarlık raporunu okuduğunuzda ilk bakışta güçlü bir dinî bağlılık tablosuyla karşılaşıyorsunuz. Ama rakamların arasında gezinirken başka bir şeyin farkına varıyorsunuz: bu bağlılık, müşterek bir zemin üretmiyor. İnanç var, ama cemaat yok. Dindarlık var, ama müşterek bir şuur yok. Ve bu yokluk, tesadüf değil; yüzyıl boyunca sistematik biçimde tasfiye edilmiş bir dünya görüşünün ardında bıraktığı boşluk.

Asıl Soru

TGSS verileri, Türkiye’de inanç ile pratik arasında derin bir makas olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Allah’a inananlar yüzde doksan dört. Beş vakit namazı düzenli kılanlar yüzde kırk. Kendini dindar sayan ama “ne dindar ne de dindar değil” diyenler yüzde yirmi üç. 18-24 yaş grubunda dindarlık beyanı yüzde elli yediye gerilerken nötr kalan gençlerin oranı yüzde otuz bire yükseliyor.

Bu veriler çoğunlukla ferdî tercihler üzerinden okunuyor: gençler uzaklaşıyor, eğitim sekülerleştiriyor, şehirleşme aşındırıyor. Bunların hepsi doğru. Ama yeterli değil.

Çünkü asıl soru şu: inanç bu kadar yüksek olduğu hâlde, neden müşterek bir dinî hayat üretilemiyor?

Bu soruya kurumsal bir cevap vermek kolay. “Diyanet devlet tekeline girdi, tekkeler kapatıldı, cemaatler çürüdü” demek, doğru ama sathî. Müesseseler dünya görüşlerinin ürünüdür. Dünya görüşü olmayan yerde müesseseleşme olsa bile yaşayamaz; kurulmak şöyle dursun, tasavvur bile edilemez. Asıl mesele, Türkiye’de Müslümanın kendini idrak edebileceği, amel edebileceği, hayatını inşa edebileceği bir dünya görüşünün olmamasıdır. Her şey buradan başlıyor ve buraya dönüyor.

İki Hazır Kalıp, İkisi de Yabancı

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Müslüman, iki hazır çerçevenin arasında sıkışmış durumda. Her ikisi de dışarıdan dayatılmış, her ikisi de kendi içinde tutarsız, her ikisi de Müslümanın kendini tam anlamıyla içinde bulamadığı kalıplar.

Birinci çerçeve: Batıcı-Kemalist-laik dünya görüşü. Bu çerçevede din özel alana hapsedilir. Modernlik, belirli bir Batı taklidi olarak tanımlanır. Müşterek hayat bu koordinatlara göre kurulur; hukuk, eğitim, sanat, mimari, zaman idraki vs… Din bu koordinat sisteminin içinde varsa “hoş görülür”, dışına taşarsa “gericilik” olarak damgalanır. Müslüman bu çerçevede ya uyum sağlar ve inancını vicdanının en derin köşesine çeker yahut çerçeveyle çatışır ve kimlik siyasetine sürüklenir. Her iki durumda da müşterek bir dinî hayat üretemez. Çünkü bu çerçeve, zaten onun için değildir.

İkinci çerçeve: muhafazakâr-softa reaksiyonerliği. Bu çerçeve, birincisinin yarattığı travmaya verilen bir cevaptır; ama bu cevap, kendine has dünya görüşünden değil, birincisine duyulan öfkeden beslendiği için kendisi de bir dünya görüşü değildir. Dini kimlik kalkanı, belki daha doğru bir ifadeyle kabuk hâline getirir. Geçmiş, olduğundan daha bütünlüklü, daha saf, daha faziletli bir “altın çağ” olarak kurgulanır ve nostaljiye dönüşür. Bu nostaljiden ne bir hukuk anlayışı çıkar, ne bir sanat anlayışı, ne bir ilim geleneği. Çünkü nostalji üretmez, tüketir. Müslüman bu çerçevede dini yaşatır ama anlamlandıramaz, savunur ama inşa edemez.

İşte Türkiye’deki inanç-pratik makasının, cemaat güvensizliğinin, kuşaklar arası kırılmanın ve kurumsal çürümenin gerçek zemini burada. Müslüman, iki yabancı çerçevenin arasında sıkışmış; kendini doğrudan içinde hissedeceği, amel edebileceği, dünyayı bu eksenle okuyabileceği bir dünya görüşünden mahrum. Ve dünya görüşü olmayan yerde inanç, müşterek hayata dönüşemiyor.

Dünya Görüşü Ne Demek

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Dünya görüşü, bir insanın ve bir topluluğun gerçekliği nasıl idrak ettiğidir: zamanın ne olduğu, insan ile Allah ve âlem arasındaki ilişkinin mahiyeti, bilginin kaynağı, adaletin ölçüsü, güzelin tanımı, ölümün anlamı… Bu sorulara verilen cevaplar, hayatın her alanını şekillendirir; hangi ilmi ürettiğini, hangi sanatı doğurduğunu, nasıl bir şehir kurduğunu, nasıl bir hukuk inşa ettiğini, nasıl davrandığını.

İslâm’ın böyle bir dünya görüşü sunduğu açık. Kur’ân, sadece ibadet talimatı değil; kâinatı, insanı, tarihi ve toplumu okumanın bir çerçevesidir aynı zamanda. Kelâm ilmi, fıkıh, tasavvuf, hikemiyat; bunların hepsi bu çerçevenin farklı boyutlarını geliştirme çabasıdır. Osmanlı medrese ve tekke geleneği, kusurlarıyla birlikte, bu dünya görüşünü hayata aktarma çabasının müesseseleşmiş ifadesiydi.

Türkiye’de bu çerçeve tasfiye edildi. Ama tasfiyenin asıl ağırlığı, kurumları kapatmakta değildi.

İdraklerin İğdiş Edilmesi

Türkiye’de erken Cumhuriyet döneminin dinî tarihi söz konusu olduğunda zaman zaman şöyle bir argümanla karşılaşıyoruz: tekkelerin kapatılması ve şeyhlerin sürgüne gönderilmesi, tasavvuf geleneğini fiilen yok edemedi. Cambridge’de yayımlanan ve M. Brett Willson’a ait olan bir akademik çalışma, 1925-1950 yılları arasında Türkiye’deki Sûfî liderlerin meslekî konumlarını, ayrıcalıklarını ve zulme rağmen hayatta kalma şekillerini ele alarak bu ısrarın somut izlerini ortaya koyuyor. Çalışma, şeyhlerin sosyal ağlarını çeşitli biçimlerde sürdürdüğünü, resmî baskının onları tamamen etkisiz kılamadığını ileri sürüyor.

Bu argüman, kendi düzleminde belki doğru. Ama esasında yanlış bir soruyu cevaplıyor.

Şeyhin ayakta kalması, müritleriyle ilişkisini sürdürmesi, sosyal ağının bir kısmını koruması; bunların hiçbiri asıl meseleye dokunmuyor. Asıl mesele şu: o şeyh hangi idrakle düşünüyordu artık? Hangi kavramlarla? Hangi epistemolojik çerçeveyle? Hadi kendisini geçtik diyelim; çevresindeki müritler, dünyayı hangi gözle okuyor?

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun keskin bir tespiti var bu konuda: “Kemalizm’in esas buğzedilecek yanı, idrakleri iğdiş etmiş olmasıdır.” Bu cümle, resmî tarihin göremediği şeyi görüyor. Kemalizm’in asıl yaptığı, form üzerinde değil öz üzerinde bir tahribattı. Şeyh hayatta kaldı; ama artık hangi kavramlarla düşündüğü, hangi medeniyetin idrakiyle nefes aldığı, öğrencisine hangi dünya tasavvurunu aktardığı belirsizleşmişti. Alfabe değişmişti; klasik metinlere erişim kesilmişti; fıkıh, kelâm ve tasavvufun yüzyıllarca ürettiği dil ve kavram dünyasıyla bağ kopmuştu. Müessesenin formu devam edebilir; ama içi boşaltılmış bir form, müşterek bir şuur üretemez. Hatta daha tehlikelidir: yaşıyor görünür, ama yaşatamaz. Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin “Hükümet tekkeleri değil, boş mekânları kapattı; onlar kendilerini çoktan kapatmışlardı!..” sözünü de belki buradan bakarak okumak daha sağlıklı olacaktır.

Bu yüzden “şeyhler ayakta kaldı” argümanı, asıl sorunu örtbas ediyor. Asıl tasfiye, idrak planında yaşandı. Ve idraklerin iğdiş edilmesi, resmî tasfiyelerin çok ötesine geçen, kuşaktan kuşağa derinleşen, sessiz ama kalıcı bir tahribat bıraktı.

Toplumun Zihnindeki Şeyh

Ve burada durup bir başka soruyu sormak gerekiyor. Şeyhler ayakta kaldı argümanına karşı çıkarken, toplumun şeyhten ne beklediği meselesini de atlamamalıyız. Çünkü burada, idrak krizinin belki de en görünmez boyutu yatıyor.

Türkiye’de “şeyh” denildiğinde zihinlerde beliren imaj, büyük ölçüde iki uç arasında gidip geliyor. Bir tarafta keramet sahibi, elini öptüğünde dertlerin çözüleceği, siyasî meselelerde söz sahibi olabilecek bir otorite figürü. Öte yanda — özellikle son on yılların hayal kırıklıklarından sonra — müritlerin saflığından beslenen, devletle kirli ilişkiler içindeki bir fırsatçı. Birinci beklenti idealize eder, ikincisi karalamak için hazır bekler.

Her iki tutum da yanlış. Ve bu yanlışlık, tesadüf değil.

Gelenekte şeyh, her şeyden önce bir mürşiddir; yol gösterici. Onun asıl fonksiyonu, müridi İslâm’ın ruhî buudunda, nefsin terbiyesinde, ahlâkın inşasında rehberlik etmektir. Bu, siyasî liderlik değildir. İçtimâî problem çözücülük değildir. Keramet dağıtıcılığı hiç değildir. Mürşidin otoritesi, yönettiği kalabalıktan değil; taşıdığı ilimden, yaşadığı halden ve temsil ettiği silsileden gelir. Bu otorite, dar ve derindir; geniş ve sığ değil.

Oysa toplum, bugün şeyhten geniş bir şey bekliyor. Siyasî yönlendirme. Ekonomik bereket. Topluma liderlik. Hatta zaman zaman devlet karşısında bir güç odağı. Bu beklentiler, İslâm’ın tasavvuf geleneğinin şeyhe biçtiği rolle örtüşmüyor. Örtüşmediği için de ya hayal kırıklığı üretiyor ya da tam da bu beklentiyi karşılamaya talip olan sahte figürlere zemin hazırlıyor.

Dünya görüşü olmayınca, neyi arayacağını da bilemiyorsunuz. Yanlış şeyh beklentisi, idrak krizinin bir semptomu. Ve bu semptom tedavi edilmeden, doğru şeyh de gelip geçip gidiyor; tanınmadan, anlaşılmadan…

Tarihin İzleri

Bu aşınmanın daha uzun bir tarihi var.

Osmanlı’da dinî hayatın organizasyonu, tek bir merkezden değil; birbirini dengeleyen, denetleyen, besleyen çok sayıda kanaldan akıyordu. Medreseler ilim üretiyordu. Tekkeler ruhî eğitimi üstleniyor, nefsin terbiyesini ve ahlâkın inşasını toplumun kılcal damarlarına kadar taşıyordu. Vakıflar bu hayatın maddi sosyal altyapısını kuruyordu; hastane, imarethane, kütüphane, çeşme. Kadılık müessesesi hukukî düzeni tesis ediyordu. Bu dört ayak, aynı dünya görüşünün farklı boyutlarına hizmet eden bir bütündü.

Bu bütün çöktüğünde, yalnızca müesseseler değil; o dünya görüşünün üretildiği ve aktarıldığı mekanizmalar da çöktü. 1924’ten sonra gelen kararlar — halifeliğin kaldırılması, tekkelerin kapatılması, medreselerin tasfiyesi, alfabe değişikliği, dil devrimi — birlikte okunduğunda, bir kuşağı kendi medeniyetinin birikimine yabancılaştıran bir kopuşu ifade ediyor. İnsanlar Müslüman kalmaya devam etti. Ama Müslümanlıklarını anlamlandırdıkları dünya görüşünü aktaran kanallar birer birer kapandı. Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun dediği tam da bu: form değil, idrak tasfiye edildi. Ve idrak tasfiye edilince, formun ayakta kalması hiçbir şeyi kurtarmadı.

Sonraki kuşaklar bu boşluğu fark etti. Ama fark etmek, doldurmak değildi. 1950 sonrasında açılan alan, Müslümana has bir dünya görüşü üretmek yahut üretilmiş olana sarılmak yerine, ya eski kurumların kalıplarına nostaljik bir dönüşle yahut Batı’dan ithal edilen ideolojik çerçevelerle doldurulmaya çalışıldı. Siyasî İslâm, Batı’nın siyasî vasıtalarıyla İslâmî bir muhteva sunmayı denedi; ama bu araçların kendi epistemolojisi vardı ve o epistemoloji, İslâmî dünya görüşüyle çoğu zaman çelişiyordu. Cemaatler ve tarikatlar, müşterek bir şuur yerine kapalı hiyerarşik yapılar kurdu; her biri kendi içine döndü, kendi liderine bağlandı, toplumun geri kalanına karşı değil, kendi üyelerine karşı sorumlu oldu.

Müşterek bir dünya görüşü olmayınca, müşterek bir müessese de kurulamadı. Kurulanlar ise ya çürüdü ya vasıtalaştırıldı yahut kendi kendini tasfiye etti.

Bugünün Tablosu

TGSS 2024 verileri bu birikimin aktüel fotoğrafını şöyle çekiyor:

Toplumun yüzde doksan dördü Allah’a inanıyor. Bu inanç samimi ve derin. Ama müşterek bir zemin üretmiyor. Diyanet’e güven düşük, çünkü Diyanet bir devlet kurumu olarak idrak ediliyor; dinî otoriteden değil, bürokratik hiyerarşiden meşruiyet alıyor. Cemaatlere güven yok, çünkü bu yapıların fırsatçılığı ve vasıtalaştırılması toplum hafızasına o yahut bu şekilde işledi. İmamlara güven kararsız, çünkü imamın kim olduğu, neye hizmet ettiği, kime karşı sorumlu olduğu belirsiz.

Geriye ne kalıyor? Ferdî inanç. Namaz kılınmadan oruç tutuluyor. Cuma’ya gidiliyor ama beş vakit ihmal ediliyor. Ramazan büyük bir coşkuyla yaşanıyor; ama bu coşkuyu besleyen, bir şuurun değil; bir atmosferin, bir geleneğin, bir müşterek refleksin varlığı. Ramazan orucunu gençlerin yüzde seksen biri tutuyor; ama aynı yaş grubunda beş vakit namazı düzenli kılanların oranı yüzde yirmi altı. Bu bir çelişki değil; bozuk bir anlayışın ifadesi. Ramazan kimlik ritüelidir, sosyal ve müşterek; beş vakit namaz ise şahsî sorumluluk ve iç disiplin. Birincisi dünya görüşü olmadan da yaşanabilir. İkincisi yaşanamaz.

İşte bu yüzden oruç tutuluyor, namaz kılınmıyor. Kültür, şuursuz da idame edilebilir. Ama şuur, kültür olmadan üretilemez.

Boşluk Sahipsiz Kalmaz

Müşterek şuurun olmaması, o alanın boş kalması anlamına gelmiyor. Tersine; boşluk her zaman doluyor. Soru, kimin ve neyle doldurduğu.

Sosyal medya vaizleri, milyonlarca takipçisiyle dinî otorite boşluğunu kendi seslerine göre şekillendiriyor. Bunların büyük çoğunluğunun ne ilmî bir derinliği var ne de bir hesap verebilirlik mekanizması. Ama ulaşıyorlar; çünkü müşterek bir dünya görüşü yoksa, şuur süzgeci bozuksa, herkesin sesi eşit ağırlık taşıyor. Fenomen vaiz ile âlim arasındaki fark algoritmada kayboluyor.

Siyaset bu boşluğa en organize biçimde giren aktör olmaya devam ediyor. Dil İslâmîleşiyor ama muhteva siyasîleşiyor. Din bir kimlik sembolüne irca ediliyor; camiler sandık bölgelerine, Ramazan programları seçim kampanyalarına, dinî hassasiyetler ise oy hesaplarına malzeme oluyor. Bu süreç, dini müşterek bir hayat biçimi olarak yaşanmak yerine; bir ayrışmanın, bir saflaşmanın ve bir kamplaşmanın hammaddesi hâline getiriyor.

Ve nihayetinde popüler kültür bu boşluğa en görünmez ama en kalıcı biçimde sızıyor. Tasavvuf müziği bir estetik tercihe, Osmanlı nostaljisi bir Netflix içeriğine, İslâmî kavramlar ise psikolojik motivasyon söylemine dönüşüyor. Müşterek bir dünya görüşünden türemeyen bir din kültürü, zamanla dini bir kültür pazarına irca ediyor. Tüketiliyor; yaşanmıyor.

Rıza, Meşruiyet ve Yeni Müessesenin Zorunluluğu

Bütün bu tablo, yalnız dinî bir kriz değil; aynı zamanda siyasî bir kriz. Ve bu krizin merkezinde rıza meselesi duruyor.

Devlet ile millet arasındaki ilişki, her siyaset felsefesinde olduğu gibi İslâm siyaset düşüncesinde de bir rıza münasebetine dayanır. Bu rıza, modern demokratik anlamda yalnız seçim sandığından çıkan bir onay değildir; daha derin, daha kapsayıcı bir şeydir: milletin, devleti ve onun müesseselerini meşru, kendi adına hareket eden, kendi değerlerine hizmet eden yapılar olarak görmesi. Bu görme hali, hem aklî hem kalbî bir kabulü içerir.

TGSS 2024 verileri bu rıza zemininin ne ölçüde aşındığını açıkça gösteriyor. Diyanet’e güvensizlik yüzde elli sekiz. Bu rakam, bir kuruma yönelik teknik bir memnuniyetsizliği değil; o kurumun millet nezdindeki meşruiyetini yitirdiğini göstergesidir. Diyanet, toplumun rıza dairesinin dışına düşmüş durumda.

Ve bu yalnız Diyanet’e has bir durum değil. Türkiye’de pek çok devlet müessesesi benzer bir meşruiyet erozyonuyla karşı karşıya. Hukuk, eğitim, ekoonomi; her birinde farklı biçimlerde tezahür eden aynı kriz: millet, müesseseyi kendi adına hareket eden bir yapı olarak artık görmüyor.

Burada tehlikeli bir dinamik devreye giriyor. Etyen Mahçupyan’ın geçtiğimiz aylarda yapmış olduğu bir konuşmasında Gökhan Bacık’tan aktardığı “negatif rıza”. Rıza birden yok olmuyor; önce negatif bir hal alıyor. Yani millet, müesseseye açıkça karşı çıkmıyor ama içten içe ondan aklî ve kalbî olarak uzaklaşmaya başlıyor ve bunun neticesinde de ondan vazgeçiyor. Alternatif aramıyor çünkü yok; ama var olana da yatırım yapmıyor çünkü güvenmiyor. Bu negatif rıza hali, müesseseleri içten içe boşaltıyor. Form ayakta duruyor ama fonksiyon yitiriliyor. Ve bir gün — beklenmedik bir kriz anında, bir sarsıntıda — altı boşalan müessese yıkılıyor. Hem de yerini dolduracak bir şey hazır olmadan. Bunu diyanet özelinde de değil, ayrı ayrı devlet müesseselerinden yola çıkarak bütün bir devlet teşekkülü için ele almak ve çalan alarm zillerini işitmek gerekiyor.

Diyanet özelinde bu tablo, müşahhas bir sonucu zorunlu kılıyor: mevcut yapının ıslahının ötesinde, yeni bir müessesenin ihdas edilmesi gerekiyor. Burada yeni bir müessesenin ihdasından kastımız tabelasının değişmesi değil elbet. Bu müessese; devletin bürokratik hiyerarşisinden değil, toplumun rızasından ve ilmin otoritesinden meşruiyet almalı. Siyasî konjonktüre göre şekillenen değil, İslâm’ın ana yolu Ehl-i Sünnet Vel Cemaat’in ilim geleneğine yaslanarak topluma karşı sorumlu olan bir yapı.

Çünkü müessesenin yokluğu, boşluğun doldurulmaması anlamına gelmiyor. Tersine; daha önce gördüğümüz gibi o boşluk doluyor; siyaset tarafından, pazar tarafından, algoritmalar tarafından. Bunların ürettiği ise müşterek bir şuur değil, yönetilebilir bir kalabalık.

Rızasını yitirmiş bir müessese ile ayakta durmak, en iyi ihtimalle zamana karşı oynamaktır. En kötü ihtimalle ise müessesenin yıkımına sessizce zemin hazırlamaktır.

Soruyu Doğru Sormak

Soruyu doğru sormak, her şeyden önce gelir. Ama doğru soru, kendi cevabını da beraberinde getiriyor.

Türkiye’de müşterek bir dinî hayatın üretilememesi, ne tek bir aktörün suçu ne de tek bir kararın sonucu. Ama bu dağınıklığın altında yatan asıl mesele, kurumsal değil; zihinî ve ruhî. Müslüman, kendini içinde bulabileceği, amel edebileceği, dünyayı bu eksenle okuyabileceği bir dünya görüşünden mahrum. Bu mahrumiyet giderilmeden, kurumlar kurulsa da yaşamaz. Cemaatler oluşsa da müşterek değil, kapalı olur. Müesseseler inşa edilse de şuur değil, çıkar üzerine bina edilir.

Müşterek bir dinî hayat, ancak müşterek bir gerçeklik tasavvurundan doğar. Bu tasavvur hazır alınamaz; ne Batı’dan ithal edilir ne de geçmişten olduğu gibi kopyalanır. Üretilmek zorundadır. Ve üretmek için önce eksikliğin farkında olmak gerekir.

Bu bütün bir gerçeklik tasavvurunun kendiliğinden oluşmadığını hatırlatmak gerekir. Selçuklu, İslâm dünyasının derin bir kriz içinde olduğu bir dönemde — Abbâsî hilâfetinin fiilen çözüldüğü, Bâtınî akımların sosyal zemini sarstığı, Haçlı seferlerinin dışarıdan bastırdığı bir çağda — hem siyasî iktidarı hem de dinî-ilmî otoriteyi tek bir dünya görüşü etrafında örgütlemeyi başardı. Nizâmülmülk’ün kurduğu Nizâmiye medreseleri, yalnız bir eğitim kurumu değil; Sünnî İslâm’ın ilmî ve amelî çerçevesini yeniden inşa eden, onu toplumun her kesimine aktaran bir medeniyet projesiydi. İmam Gazzâlî’nin o medreselerden yükselmesi tesadüf değildi; hem kelâmı hem fıkhı hem tasavvufu aynı dünya görüşü içinde harmanlayan büyük sentez, Selçuklu’nun kurduğu zeminde mümkün oldu. Osmanlı hem bu zemin üzerinde neş’et etti ve hem de bu zemini miras aldı ve geliştirdi. Yani Türkiye’nin bugün yitirdiği şey, Osmanlı’nın ürettiği bir şey değil; çok daha köklü, çok daha uzun soluklu bir birikimin son halkasıydı. Biz ise tüm bunlara sırtımızı dönmenin neticeleriyle yüzleşiyoruz.

*

TGSS 2024 verileri bu şuura ermek için eşsiz bir zemin sunuyor. Türkiye inanç kaybetmiyor. Ama inancını müşterek bir hayata dönüştürme kapasitesini yitiriyor. Bu iki şey çok farklı. Birincisi tercih meselesi. İkincisi, yüzyıllık bir tarihin ve bugünün meselesi.

Toplumların inanç üretmesi zor değil. Zor olan, inancı müşterek kılmak. Ve müşterek olmayan inanç, ne kadar derin ve samimi olursa olsun, kendini koruyamaz. Onu ya zaman aşındırır, ya siyaset vasıtalaştırır, ya da pazar tüketir.

Türkiye’nin bu soruyla yüzleşmesi, her şeyden önce geliyor.

Kaynaklar:

https://www.tgss.org.tr/uploads/Inanc_ve_Dindarlik_Yayin.pdf
https://www.cambridge.org/core/journals/new-perspectives-on-turkey/article/sufi-leaders-in-the-early-turkish-republic-profession-privilege-and-persecution-19251950/0AE3FDB4C227E6448670BEF84C638514?utm_campaign=shareaholic&utm_medium=twitter&utm_source=socialnetwork

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış