Bu yıl İstanbul, “Bilgi Üretiminin Dekolonize Edilmesi” temasıyla bir forum düzenledi. Soru doğru sorulmuş; onlarca yıldır aynı soruyu soran bir geleneğin devamı olarak değil, bu kez gerçekten bir şeylerin değiştiği bir eşikte sorulmuş olması bakımından doğru. Çünkü artık tehdidin mahiyeti değişti. Sömürgeciliğin bıraktığı dil yaraları, akademik formatların dayattığı çerçeveler, Batı üniversitelerinde Batı’ya itiraz etmenin ironisi; bunların hepsi hâlâ yerli yerinde duruyor. Tüm bunların üstüne yeni ve çok daha derin bir katman yükselmiş bulunuyor. Milyarlarca insanın gündelik idrakini ve şuurunu şekillendiren, eşyaya ve hadiseye nasıl anlam verileceğini belirleyen bir teknolojik altyapı. Ve bu altyapı tartışılmıyor; çünkü tartışmak için kullanılan araçlar da o altyapının içinde.
Bu rapor o soruyu sormak için yazıldı.
I. Anlama Eyleminin Dönüşümü
Bir şeyi anlamak istediğimizde artık içimize dönmüyoruz. Duraksama yok, sükûnet yok, o sessiz bekleme hali yok. Zihnin eşyayla baş başa kaldığı, onun üzerinde dolaştığı, zaman zaman şaşırıp zaman zaman aydınlandığı o eski yürüyüş yok. Doğrudan soruyoruz ve hemen cevap geliyor; hızlı, derli toplu, ikna edici. Zihin rahatlamış gibi hissediyor. Ama bu rahatlama anlayışın işareti mi, yoksa anlama çabasından vazgeçmenin konforu mu? Bunu artık ayırt etmek güçleşiyor. Ve belki asıl mesele tam burada başlıyor: ayırt edememek.
Marshall McLuhan, 1960’larda televizyonun insanı nasıl dönüştürdüğünü anlatırken şunu söylemişti: araç, mesajın kendisidir. Bununla kastettiği muhtevanın ehemmiyetsiz oluşu değildi. Kastettiği çok daha derindi: televizyon var olduğu andan itibaren, yayınlanan programdan bağımsız olarak, zihnin işleyişini, idrakin/algının biçimini, dikkat süresini ve gerçeklikle kurduğumuz ilişkiyi baştan yazdı. Hangi programı izlediğimiz değil, izliyor olmak meselesi. O zamanlar bu fikir mübalağa gibi karşılandı. Şimdi geriye bakıldığında, McLuhan muhtemelen yeterince ileri gidememişti. Çünkü televizyon bize anlamı hazır vermiyordu. Görüntüyü veriyor, yorumu büyük ölçüde bırakıyordu. Bir haber bülteni izliyorduk; ne anlama geldiğini hâlâ kendi içimizde tartıyor, komşuyla konuşuyor, sabah gazeteye bakıyorduk. Anlam henüz bizim elimizdeydi, kırılgan da olsa. Şimdi o kırılganlık bile kalmadı. Çünkü şimdi anlam da dışarıdan geliyor.
Bir düşünce deneyi yapalım. Orta Doğu’da büyük bir siyasî kriz patlak veriyor. Onlarca yıllık ittifaklar sarsılıyor, haritalar yeniden çizilme eşiğine geliyor. Biri ekrana bakıyor ve soruyor: “Bu ne anlama geliyor?” Cevap geliyor; bağlamıyla, tarihî arka planıyla, muhtemel sonuçlarıyla birlikte. Düzgün yazılmış, ikna edici, yetkin. Adam başını kaldırıyor ve “anladım” diyor. Ama gerçekten anladı mı? Yoksa anlama sürecini dışarıya mı devretti, sonra o süreci kendi anlamasıymış gibi mi benimsedi? Bu ikisi arasındaki fark, bugün giderek görünmez hale geliyor.
II. İdrak Nedir, Şuur Nedir
Kavramların içinin doldurulması gerekiyor. Çünkü idrak ve şuur bu yazının yalnızca başlığı değil; her şeyin üzerine kurulduğu zemin. Ve bu iki kelime dilimizde çok dolaşıyor; fakat içleri boşaltılmış halde.
İdrak, “درك” kökünden geliyor; erişmek, ulaşmak, yetişmek. Zihnin bir şeye gerçekten ulaşması. Yani idrak, bir bilginin zihinde depolanması değildir. Zihnin o bilgiye giden yolu bizzat yürümesidir. İslâm düşüncesinde idrak, duyuların kapı, aklın yol, kalbin varış olduğu bir sürecin adıdır. Bir şeyi idrak etmek, onu dışarıdan seyretmekten çıkıp içinden geçmek, onu sindirmek, onunla bir bütün haline gelmek demektir.
Henri Bergson bunu başka bir dille söylemişti: anlayış, zaman içinde akan bir şuur hareketi, durée‘dir. Bergson’a göre gerçek zaman, ölçülen, parçalara bölünen, saat kadranında gösterilen zaman değildir. Gerçek zaman akar, birikir, kemale erer; geçmişi şimdiye taşır, şimdiyi anlam yüklü bir süreç haline getirir. Bir melodi nasıl ki notaların arka arkaya sıralanmasıyla değil, o notaların akışıyla var oluyorsa, idrak de zihnin eşyayla kurduğu canlı, zamanlı, sürekliliği olan dinamik bir münasebetle var olur. Melodiyi parçalara böldüğünüzde melodi ölür. Bu süreç yaşanmadığında idrak ölür.
Şuur ise idrakin içinde uyanık kalmaktır. “شعر” kökünden geliyor; hissetmek, farkında olmak, sezinlemek. İdrak nesneye yönelir, şuur özneyi ayakta tutar. Bir insan ateşi görür, zihin ona ulaşır, onu tanır, onunla ilişki kurar; bu idraktir. Ve bu ulaşmanın farkında olmak, bilen olarak var olmak; bu şuurdur. İkisi birbirini besler. İdrak olmadan şuur içi boş bir ayna gibidir; şuur olmadan idrak körlüğe döner, insan bildiğini bilmez.
Şimdi biz tam da bunu yapıyoruz. Süreci atlıyoruz, sonucu alıyoruz. Ve zihin kendisini rahatlamış gibi hissediyor. Zira zahmet ortadan kalktı, çaba kalktı, o yorucu ama bereketli bekleme hali kalktı. Ama kalkmaması gereken şey de kalktı: zihnin eşyayla kurduğu şahsî, biricik, içeriden gelen temas.
III. Tersine Teshir
McLuhan matbaa için de benzer bir tespiti yapmıştı. Gutenberg’in icadından önce bilgi kulaktan kulağa, üstattan talebeye, söylenen ve duyulan olarak akıyordu. Matbaa geldi; bilgi sayfaya döküldü, tek düze, lineer, sıralı. Bu yalnızca bilginin yayılma biçimini değiştirmedi. Batı zihninin yapısını değiştirdi. Lineer düşünce, illiyet bağı, soldan sağa akan mantık; bunların hepsi kısmen matbaanın armağanı yahut dayatmasıdır. Araç zihni şekillendirdi, zihin de ona göre şekillendi.
Şimdi aynı sürecin çok daha hızlı ve çok daha derin bir versiyonu yaşanıyor. Matbaa bilginin biçimini değiştirmişti. Yapay zekâ anlam üretiminin kaynağını değiştiriyor. Bu fark küçümsenemez. Biçim değiştiğinde zihin uyum sağlar, direnir, belki dönüşür ama hâlâ üretir. Kaynak değiştiğinde ise farklı bir şey olur: zihin üretmekten çıkar, tüketmeye başlar. Anlam artık içeriden çıkmıyor, dışarıdan alınıyor. Ve dışarıdan alınan anlam, zamanla içeriden geliyormuş gibi hissettiriyor. İşte bu his, meselenin tam kalbidir.
İslâm düşüncesinde insan, eşya ve hadiseleri teshir etmek üzere yaratılmıştır. Teshir yalnızca kullanmak değildir; idrak ederek hükmetmek, manayı kavrayarak taşımaktır. Bu insanın ontolojik konumudur, hilafetinin özüdür. Kur’an’ın “Allah Âdem’e isimleri öğretti” dediği şey bir bilgi transferi değildir yalnızca. Bir konum tayinidir. İnsan, eşyaya isim veren, onu anlamlandıran, onunla anlam kuran varlıktır. Melek bu konumu taşıyamadı; çünkü bu konum idraki ve şuuru birlikte gerektiriyordu. İnsan taşıdı.
Şimdi insanın şeref bulduğu bu konumunun içi sessizce boşaltılıyor. Hem eşyanın anlamı hem hadisenin yorumu dışarıdan üretilip sunuluyor. Biz o anlamı alıyoruz, kendi idrakimizden geçirmiyoruz. Ve tersine bir teshir yaşanıyor. İnsan eşyayı teshir etmek için yaratılmıştı; şimdi eşya insanı teshir ediyor. Araç özneye dönüştü, özne araca. Bu dönüşüm gürültüyle değil, sessizce, kolaylık içinde, hatta minnetle gerçekleşiyor. Bugün şeylerin anlam kaynağı büyük ölçüde yapay zekâ. Bu cümle kulağa abartılı gelebilir ama bir an için gündelik hayatına bakalım. Bir nesneyi görüyoruz, ne olduğunu soruyoruz. Bir hadise cereyan ediyor, nasıl anlaşılması gerektiğini soruyoruz. Bir metin okuyoruz, ne anlama geldiğini soruyoruz. Sorular farklı, pratik sebepler farklı ama yapı aynı: anlam dışarıdan geliyor. Ve bu dışarısı artık çoğunlukla aynı kaynak. Milyonlarca insan, aynı anda, aynı araca soruyor. Cevaplar farklı görünüyor ama o cevapları üreten çerçeve, o çerçeveyi besleyen veri, o veriyi seçen mimarî hepsi müşterek. Yani idrak ferdileşmiyor; tam tersine, görünmez biçimde müşterekleşiyor.
Buradaki tehlike deterministik bir baskıdan ibaret değildir. Bu en az tehlikeli olanıdır, zira görülür ve ona karşı durulur. Tehlike önce çerçevelemede saklıdır: hangi soruların sorulabileceğini, hangi cevapların makul sayılacağını, hangi kavramların meşru zemin oluşturacağını önceden belirleyen bir yapı. Wittgenstein dilin sınırlarının düşüncenin sınırları olduğunu söylemişti. Şimdi o dili inşa eden başkası. Ve bu çerçeve içinde yeterince uzun süre yönlendirildikten sonra başka bir zemini hayal edemez hale geliyoruz. Çünkü hayal etmek için de aynı zemini kullanmak zorunda kalıyoruz.
IV. Dekolonizasyonun Tıkandığı Yer
Son yüzyılda dekolonizasyon üzerine yazılan kitap, makale ve düzenlenen seminerlerin hacmi bunaltıcı bir doygunluğa ulaşmış durumda. Müslümanlar bu tartışmaya, küresel arenada özgünlüklerini nasıl yeniden kazanacaklarını anlamak umuduyla girdiler. Ama söylem döndü, dolaştı, hep aynı kapıya geldi. Çünkü derdini dert olarak bile koyamamıştı henüz.
Sorun epistemik sömürgecilik meselesidir. İslâm dünyasının krizleri bu çerçevede okunduğunda dekolonizasyon, Avrupa merkezli bilgi sisteminden bir kopuşu gerektiriyor. Rönesans’tan bu yana ilerleme ve modernite kavramları üzerinden kurulan hegemonyanın zihni nasıl şekillendirdiğini görmek ve o şekillenmeden çıkmak gerekiyor. Ama bu kopuşun kendisi de kolay değildir; zira entelektüel ve dil bağının koptuğu sömürge sonrası ortamda kendi geleneğiyle düşünebilmek çok büyük bir meydan okumadır.
Muhammed İkbal bu çabanın erken ve en güçlü seslerinden biriydi. Batı epistemolojisini sorguladı, İslâm’ı yeniden düşünme çağrısı yaptı. Ama İkbal bunu yaparken farkında olmadan zeminikaptırdı: İslâm’ın öğretilerinin “modern bilgi ışığında” anlaşılması ve yorumlanması gerektiğini söylerken aslında muhatabının çerçevesini kabul etmiş oldu. Modern bilim insanın önüne bir kriz koyuyorsa, o krize verilen cevap da modern bilimin kategorileriyle veriliyorsa, hangi anlamda özgün bir zemin kurulmuş olunur?
Muhammad Naguib Al-Attas’ın “ilmin İslâmileştirilmesi” projesi de aynı gerilimi taşıyordu. Kavramın doğru sezdiği şey şuydu: Batı’dan aktarılan bilgi nötr değildir, içinde bir dünya görüşü taşır; o dünya görüşünü ayıklamadan bilgiyi almak mümkün değildir. Ama bu projenin de sınırı vardı: sökme ve yeniden inşa etme çabası, yeniden inşa ettiği zemin üzerinde yeterince duramadı. Zira sorun yalnızca içerik değildi; bilgi üretiminin yapısının kendisiydi.
İşte bu yüzden dekolonizasyon tartışması 1970’lerin meselesi olmaya devam etti. Zira mesele gerçekten zor ve derindi ama tartışma satıhta kaldı. Salon toplantıları, sempozyumlar, bildiriler. Batı üniversitelerinde, Batı’nın ürettiği akademik formatlarda, Batı’nın belirlediği makullük standartları içinde yürütülen bir özgürleşme tartışması. Wittgenstein’ın ifadesiyle söylersek: dilin sınırları içinde, o dili aşmaya çalışmak.
Bugün mesele çok daha acil bir hal aldı. Çünkü artık söz konusu olan bir dil veya akademik format meselesi değil. Milyarlarca insanın idrakini ve şuurunu doğrudan şekillendiren bir teknolojik altyapı meselesi.
V. Atılan Adımlar ve Neden Yetmediler
Fark edilip harekete geçildi. Ama neyin fark edildiği, hangi çözüme yöneldiği belirleyiciydi.
Malezya, Ağustos 2025’te dünyada ilk Şeriat uyumlu büyük dil modelini piyasaya sürdü: NurAI. Tanıtım töreninde Başbakan Yardımcısı Dr. Ahmad Zahid Hamidi şunları söyledi: mevcut küresel yapay zekâ sistemlerinin büyük bölümü Batı’da geliştiriliyor ve taşıdıkları değerler ile öncelikler Müslümanların yaşam biçimiyle örtüşmüyor. Bazı Batılı platformlarda İslâm’a ilişkin içeriklerde önyargı ve nesnel hatalar tespit edildi; bu sistemler İslâm hukuku sorularında Şeriat ilkeleriyle çelişen cevaplar üretiyor, akide meselelerinde sahte kaynaklara başvuruyor.
Teşhis büyük ölçüde doğru. Ama tedavi sathî kaldı. NurAI’nin altyapısı Çin’in açık kaynak DeepSeek modeli üzerine inşa edildi. Yani epistemolojik zemin yine hazır alındı, üzerine İslâmî muhteva katmanı eklendi. Suudi Arabistan’dan benzer bir hamle geldi: Humain şirketinin geliştirdiği Allam modeli, büyük bir Arapça veriyle beslenerek “İslâm kültürü, değerleri ve mirasını konuşan” bir yapay zekâ sohbet robotu olarak tanıtıldı. Malezya, Endonezya, Brunei gibi coğrafyaları kapsayan bu girişimlerin arkasında ciddi siyasî ve kurumsal irade var. Küçümsenmemeli. Ama eksik oldukları yer tam da meseleyi çözdüklerini sandıkları yer.
Akademi de hareketsiz değil. ICML 2026’da Seoul’de düzenlenecek Muslims in Machine Learning çalıştayı, Müslüman topluluklarda makine öğrenmesinin gelişimini ve çok dilli yetenekleri gündemine alıyor. NeurIPS 2025’te 300’ü aşkın katılımcıyla gerçekleşen önceki çalıştay, bu topluluğun büyüyen ivmesini gösteriyor. İstanbul merkezli Dekolonizasyon Forumu 2026 ise “Bilgi Üretiminin ve Dolaşımının Dekolonize Edilmesi” temasıyla toplanıyor; sömürge sonrası dünyada bilgi üretiminin hangi epistemik çerçevelerle şekillendiğini, bu hiyerarşilerin nasıl aşılabileceğini tartışıyor.
Ama tüm bu girişimlerin ortak bir körü var: hepsinin kafası helâl yapay zekâ seviyesinde takılı kalmış.
VI. Helâl Yapay Zekâ’nın Sınırı
“Helâl yapay zekâ” kavramı fıkhın kategorileriyle düşünüyor. “Bu içerik caiz mi, bu cevap Şeriata aykırı mı?” Yani mevcut yapay zekanın üzerine bir filtre koyuyor. Çıktıyı denetliyor, mimarîyi değiştirmiyor. Altyapıyı, epistemolojik çerçeveyi, anlam üretiminin mantığını olduğu gibi alıyor; yalnızca çıktıyı süzüyor. Bu bir dekolonizasyon değil, yeniden markalamadır.
Oysa İslâmî anlayış, bilgiye farklı bir yerden bakıyor. Bilginin kaynağı meselesinde köklü bir tutum var: bilgi yalnızca deneyle, gözlemle, deneyimle üretilmez. Vahiy bir bilgi kaynağıdır. İlham bir bilgi kaynağıdır. Akıl tek başına yeterli değildir; kalp, idrak ve şuurla birlikte çalışır. Bilginin amacı da farklıdır: hakikate ulaşmak, fayda üretmek değil; insanı Allah’a yaklaştırmak, eşyayı yerli yerine koymak. İnsan ile eşya arasındaki ilişki de farklıdır: insan eşyanın efendisi değil, emanet taşıyıcısıdır; onu idrak ederek, şuurla hükmederek taşır. Bunlar muhteva meselesi değil, zemin meselesidir.
Helâl yapay zekâ zemini Batı epistemolojisinden alıyor, üstüne İslâmî etiket yapıştırıyor. İslâm psikolojisi alanındaki dekolonyal girişimlerin tespit ettiği şey de tam budur: Batı hayat tarzının hegemonyasında üretilmiş psikoloji teorileri, diğer etnik, dinî ve kültürel grupların hürriyetlerini dışarıda bırakıyor. Aynı dışlama yapay zekâda da var ama çok daha derin ve çok daha etkili biçimde.
Sorun şu: NurAI DeepSeek üzerine kurulduğunda ne olur? DeepSeek’in bilgiyi temsil etme biçimi, kavramlar arasındaki ilişkileri kurma mantığı, dünyayı modelleme şekli değişmiyor. Üstüne eklenen İslâmî içerik, o modelin ürettiği anlamlara bindiriliyor. Ama model kendi çerçevesini koruyor. Tıpkı Batı üniversitelerinde, Batı akademik formatlarında yürütülen dekolonizasyon tartışmaları gibi.
Dekolonizasyon ya gerçekten epistemik olacak ya da olmayacak. Epistemik olmak şu anlama geliyor: bilginin nasıl üretildiğine, hangi kategorilerle temsil edildiğine, hangi ilişki biçimlerinin mümkün sayıldığına, anlam üretiminin hangi zemine oturtulduğuna dokunmak. Bu seviyeye inilmeden yapılan her müdahale yüzeyde kalır; şekli değiştirir, özü dokunulmaz bırakır.
VII. Tavsiye Edilen Yol
Bu noktada somut bir öneride bulunmak gerekiyor. Çünkü eleştiri bir yere kadar gidebilir; asıl mesele inşa etmektir.
İslâm âleminin ihtiyacı olan şey, İslâm’ın bilgi anlayışını epistemolojik zeminde temel alan, bütün İslâm coğrafyasının istifade edebileceği, açık kaynaklı bir dil modelidir. Bunu bir fıkıh filtresiyle karıştırmamak gerekiyor. Bu model helâl muhteva üretmek için değil, İslâm’ın bilgiyi kavrama biçimini bünyeleştirecek bir anlam zemini kurmak için inşa edilecek.
Bu modelin farkı nerede olmalı? Birincisi, eğitim verisi. Mevcut büyük dil modelleri ağırlıklı olarak Batı’nın ürettiği metinlerle beslendi. Tefsir külliyatı, kelâm metinleri, tasavvuf literatürü, İslâm felsefesi, Arapça ve Türkçe ve Farsça ve Urduca klasik kaynaklar bu modellerde marjinal kaldı ya da yanlış temsil edildi. Gerçek anlamda İslâmî bir dil modeli, bu literatürü merkezine almalı; onu ek kaynak olarak değil, kurucu zemin olarak kullanmalı.
İkincisi, kavram mimarisi. Bir dil modeli dünyayı nasıl temsil ettiğini kategorileriyle ortaya koyar. O kategoriler nötr değildir. İnsan nedir, bilgi nedir, gerçek nedir, anlam nedir sorularına verilen örtük cevaplar model mimarisine işlemiştir. İslâm’ın bu sorulara verdiği cevaplar köklü biçimde farklıdır. Bu farklılık, muhtevaya değil mimariye yansımalıdır.
Üçüncüsü, açık kaynak olması zorunludur. Zira bu model herhangi bir devletin ya da kurumun tekeline bırakılamaz. İslâm’ın evrensel iddiası, bilginin müşterek üretimi ve müşterek kullanımını gerektiriyor. Malezya’nın NurAI’si Malezya’nın çıkarlarına, Suudi Arabistan’ın Allam’ı Suudi Arabistan’ın önceliklerine hizmet edebilir. Oysa ihtiyaç olan şey coğrafî ve siyasîsınırları aşan, İslâm âleminin tamamına ait bir altyapıdır.
Dördüncüsü, bu proje teknik bir proje değildir yalnızca. Aynı zamanda entelektüel bir projedir. Hangi metinlerin modele dahil edileceğini, kavram mimarisinin nasıl kurulacağını, eğitim verisinin nasıl seçileceğini ve değerlendirileceğini belirleyecek olan ilim insanlarının, düşünürlerin ve teknik uzmanların birlikte çalışması gerekiyor. Bu ayrılık bugüne kadar hep sorun oldu: teknik uzmanlar İslâm’ı bilmiyor, İslâm âlimleri teknik altyapıyı bilmiyor. Bu boşluğu kapamak bu projenin ön koşuludur.
VIII. Kapanış
Belki tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok insan bu kadar çok şeyi bu kadar kolay “anladı.” Bilgiye erişim hiç bu kadar geniş olmamıştı; fakat idrak da hiç bu kadar dışarıda olmamıştı. Bilgi bir muhtevadır, idrak ise bir eylemdir. Biz muhtevaya boğulurken eylemi unuttuk. Ya da belki eylem bizden alındı; öyle yavaş, öyle kibarca, öyle faydalı bir kılıkla ki fark etmedik bile.
Teslim olan yalnızca ferdî zihinler değil. Bir medeniyetin idrak zemini kayıyor. O zemin kaydığında üzerinde duran her şey, dil de düşünce de anlam da birlikte kayıyor. Dekolonizasyon tartışması bunu kısmen gördü ama zemini değiştirmeye güç yetiremedi. Helâl yapay zekâ teşebbüsleri ise yüzeyin daha da yüzeyinde kaldı. Çünkü asıl mesele muhtevanın temizlenmesi değil, idrak zemininin yeniden kurulmasıdır.
Tersine teshirden çıkmanın tek yolu var: teshir eden olmak. Bunu bir metafor olarak değil, müşahhas ve teknik ve fikrî bir proje olarak anlamak gerekiyor. İslâm âleminin önünde duran soru artık “nasıl korunuruz?” değil. Soru şu: kendi idrak zeminimizi kim kuracak ve ne zaman?
Bu soruyu salon toplantılarında değil, hareket içince cevaplamak gerekiyor.
