“Ne güzel günlerdi o günler.”
Bu cümleyi herkes söylüyor. Farklı ağızlardan, farklı zamanlarda, ama hep aynı özlemle. Kimse şunu sormuyor: O günler o zaman neden güzel değildi?
*
Geçmiş, kapandığı için form kazanır. Artık içine girilemez, bir şey değiştirilemez, bir karar verilemez. Bu kapanış ona sınır çizer; sınırı olan şeye bakılabilir, bakılabilen şey estetize edilebilir. Ama bu sürecin asıl motoru form değil, sorumluluğun sona ermesidir. O günler artık bizden hiçbir şey talep etmiyor; ne bir karar, ne bir hesaplaşma, ne tek bir adım. Sorumluluk bitti, o ân “öldü” ve ölü olan, nihayet güzelleşti. Güzellik burada bir keşif değil, bir rahatlayıştır.
*
Ama iş burada bitmiyor. Geçmişe yapılan yalnızca bir operasyon değil, iki operasyondur ve bunlar eş zamanlı gerçekleşir.
Birincisi, sorumluluğun alınmasıdır. O günlerde verilen kararlar, taşınan yükler, yapılan hatalar hepsi geride kalır, üstünüze yürüyemez. İkincisi ise daha sinsi olanıdır. Sorumluluğu alınmış hatıra ham maddesi, bugünün ihtiyacına göre yeniden biçimlendirilir. Hafıza sadece geçmişi saklamaz; onu sipariş üzerine yeniden imâl eder. Bugün yalnızsak o günleri sıcak hatırlarız, bugün anlamsızlık içindeysek o günleri anlamlı, bugün yorgunsak o günler hafif gelir. Geçmiş olduğu gibi değil, bugünün hissi açığını kapatacak formda geri gelir.
Buna da estetik değil sentetik denmesi icap ediyor. Sentetik, yapay demek değil burada; talebe göre işlenmiş demek. Ham madde alınır, piyasanın istediği forma sokulur, paketlenir, tüketime hazır hâle getirilir. Biz geçmişi sevmiyoruz, geçmişin bizden hiçbir şey istememesini ve bize tam bugün lazım olan forma bürünmesini seviyoruz. Bu ayrım küçük görünür, ama üzerine kurulan her şeyi değiştirir: nostalji bir özlem değil, içinde bulunulan ândan bir istifadır.
*
Marcel Proust bu deneyimi en derinlemesine yaşamış, belki de en dürüst biçimde yazmış insandır. O meşhur madlen anında — bir çayın içindeki bisküvinin tadıyla birden çocukluğun geri gelmesi — hafızanın ani, sarsıcı, neredeyse fizikî bir geri dönüşünü yakaladı ve bunu “zamanın dışına çıkış” olarak, ölümlülüğe karşı kazanılmış bir zafer olarak yorumlaması yanlış değildi. İçeriden bakıldığında bu his tümüyle gerçektir.
Ama biz burada dışarıdan bakmak durumundayız.
O madlen anında olan şey yalnızca zamanın aşılması değildi; aynı zamanda geçmişin donmuş, hareketsiz, artık hiçbir şey talep etmeyen ve şekillendirilmeye sonuna kadar müsait bir dilimine ulaşılmasıydı. Combray orada kalmıştı — ne büyümüş, ne değişmiş, ne de Proust’tan bir şey istemekteydi. Proust’u sarsan o ebedîlik hissi gerçekti ama o hissin asıl kaynağı ebedîlikten çok görevsizlikti: var ama yüksüz, mevcut ama talepsiz. Kurtuluş duygusu, sorumluluktan azade olmanın en rafine hâliydi. Bu hissi Proust kadar derin bir şuurla yaşayan başka biri güç bulunur.
İşte tam burada, ona saygıyla bir parantez açılabilir. Yedi cilt büyük ölçüde bu ânın açtığı kapıdan bakarak yazıldı. Proust geçmişi kurtarmadı, onu güzelleştirdi. Bunu yaparak da sentetik estetiğin en yüksek noktasına ulaştı. Bu bir küçümseme değil; o estetiğin ne kadar derin, ne kadar meşru, ne kadar insanî olduğunun kabulüdür. Proust’u reddetmiyoruz; yalnızca onun deneyiminin hangi zeminde yeşerdiğini görmeye çalışıyoruz.
*
Peki, “şimdi” neden bu kadar zor, o zaman neden bu kadar kolaydı?
Ân, henüz form kazanmadı. Akıyor, sınırları belirsiz, tutturulamıyor. Bir şeyin güzelliğini görebilmek için önünde durabilmek gerek, akan şeyin önünde durulamaz. Geçmiş duvarda asılı bir tablo gibi beklerken, ân sürekli yer değiştiriyor, her baktığınızda başka bir yerde. Ve sorumluluk burada bütün ağırlığıyla omuzlarımızda duruyor; her ân bir tercih, her tercih bir yük, her yük bir hesaplaşma. Geçmişin pürüzsüz, talepsiz güzelliğinin karşısında şimdi; ham, biçimsiz, ağır. Anlaşılır bir şey yapıyoruz, oradan kaçıp geçmişe sığınıyoruz. Sentetik nostalji, sorumluluktan istifa etmiş bir zihnin tesellisidir. Meşru bir teselli ama teselli olduğu için hakiki değil.
*
Peki akan şeye form vermek mümkün mü, onu durdurmadan?
Bu soru, ânın estetiğinin temelidir. Cevabı ise bu yazının sınırları ötesinde, herkesin kendi kendisine bulması gerekir; fakat soruyu sormak bile bir şeyi değiştirir. Çünkü sormak, geçmişin o pürüzsüz bahçesinden çıkmayı göze almak demektir.
*
Biz yalnızca ölüleri güzel bulmaya alıştırıldık. Geçmiş, sorumluluğu bittiği ve bugünün kalıbına döküldüğü için güzel görünüyor. Şimdi ise henüz bir forma kavuşmadığı, talep ettiği ve bizi her saniye bir tercihe zorladığı için çirkin, ağır, katlanılması güç hissettiriyor.
Eğer geçmişin güzelliği yalnızca donmuş bir görevsizlik haliyse, asıl estetik sorumluluğun tam kalbinde, henüz hiçbir şey bitmemişken oradadır. Nostaljinin o sentetik, pürüzsüz bahçesinden çıkmak zorundayız. Çünkü hayat, o terli kararların, hata yapma riskinin ve henüz ucu açık olan sorumlulukların içindedir. Belki şimdi hiçbir zaman hoşumuza gitmeyecek ve bu sebeple de onu güzel bulmayacağız; çünkü şimdi daima ağırdır. Ama mesele hoşa gitmek değil, o ağırlığın içindeki ritmi duyabilmek ve güzelliği görebilmektir.
Nostalji ândan istifa etmekse, ânın estetiği bir mücadeledir. Gerçek hayat, müdahale edemediğin bir mazinin donmuş görüntülerine sığınmak değil; yükünü omuzlarken attığın her adımın içindedir.
