Bir şirketin manifesto yayımlaması, aslında başlı başına bir hadisedir. Manifesto, tarihî olarak devletlerin, partilerin, ihtilalci hareketlerin dilidir; müşterek değerler etrafında buluşarak aksiyona geçmek isteyen grupların kendini tarih sahnesinde ilan ettiği araçtır. Burjuva Manifestosu’ndan Komünist Manifesto’ya, oradan millî bağımsızlık bildirgelerine uzanan çizgide her manifesto, bir güç iddiasıyla birlikte gelmiştir. O hâlde Palantir CEO’su Alexander Karp’ın kaleme aldığı The Technological Republic — Teknoloji Cumhuriyeti başlıklı kitabını, yalnız bir iş adamının yazı denemesi olarak okumak yeterli değildir. Bu kitap, teknolojiyle siyaset arasındaki sınırın fiilen ortadan kalktığını ilan eden bir belgedir ve bu ilan pek çok şeyi gözler önüne serer.
Ama önce Palantir’in kendisini anlamak gerekir. Çünkü bir şirketin söyledikleri, ancak ne yaptığı bilindiğinde anlam kazanır.
Palantir nedir?
Şirket, 2003 yılında Peter Thiel, Alex Karp ve birkaç ortağı tarafından kuruldu. İsmi Tolkien’den geliyor: palantír, Yüzüklerin Efendisi‘nde uzak mesafeleri görmek için kullanılan, yarı şeffaf, siyah taşlardır. Görme ve bilme üzerine kurulu bu mitolojik atıf, şirketin misyonunu gayet iyi özetliyor: veri yığınını işleyerek görünmezi görünür kılmak.
Palantir’in iki ana ürünü var. Gotham, devlet kurumlarına, istihbarat servislerine ve orduya yönelik; birbirinden kopuk veri tabanlarını birleştirerek örüntüleri ve tehditleri tespit etmeye yarıyor. Foundry ise ticarî sektöre yönelik bir veri analiz platformu. Ama şirketin kimliği esas olarak Gotham üzerinden şekillendi: ABD’nin terörle mücadelesi, ICE’in göç takip operasyonları, Ukrayna’daki savaş lojistiği ve NATO müttefiklerinin istihbarat altyapısı, Palantir’in parmak izinin görüldüğü alanlar bunlar.
Şirket yıllarca bir tür gölge kurumu olarak çalıştı. Kamuoyuna çok az şey söyledi, müşteri listesini paylaşmadı, çalışanların basınla konuşması teşvik edilmedi. Bu sessizlik, beraberinde hem gizemli bir itibar hem de sürekli bir ahlâkî sorgulamayı getirdi. İnsan hakları örgütleri, şirketin gözetim altyapısı kurduğunu; muhalif gazeteciler, demokratik denetimin dışında kalan bir enformasyon imparatorluğu inşa edildiğini ileri sürdü. Karp ise tüm bu eleştirilere karşı yıllarca sessiz kaldı, ta ki bu kitabı yazana kadar.
Neden şimdi?
Burada zaman ve bağlam son derece önemli. The Technological Republic Şubat 2025’te yayımlandı. Bu tarih tesadüf değildir: Yapay zeka alanındaki rekabet artık yalnız bir pazar meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan stratejik güç dengesiyle ilişkilendirilir hâle gelmiştir. ABD ve Çin arasındaki yarışın en sert geçtiği dönem, Ukrayna savaşının insansız hava araçları ve yazılım odaklı yeni bir muharebe biçimini görünür kıldığı bir süreç ve Silikon Vadisi’nin bu tablodaki rolüne dair derin bir tartışma… Karp tam da bu kavşakta konuşmayı seçti.
Ama meselenin iç boyutu da en az dış bağlamı kadar belirleyicidir. Silikon Vadisi, son on yılda kendi içinde büyük bir kırılma yaşadı. 2010’ların ortasına kadar hâkim olan anlatı şuydu: Teknoloji apolitiktir, bilgiyi özgürleştirir, hükümetlerin ve kurumların kısıtlarını aşar, dolayısıyla tabiatı gereği ilericidir. Bu anlatı gerçeklikle çelişmeye başladığında, algoritmaların kutuplaşmayı derinleştirdiği, platformların seçimleri etkilediği, veri ekonomisinin yeni bir iktidar biçimi yarattığı görüldüğünde, Silikon Vadisi’nin kendi içindeki apolitik iddiası çöktü.
Karp bu çöküşü görüyor ve ondan farklı bir sonuç çıkarıyor: Teknoloji zaten apolitik değildi; o hâlde apolitiklik iddiasını sürdürmek hem naiflik hem de bir tür ikiyüzlülüktür. Bunun yerine, hangi politikanın hizmetinde olduğunu açıkça ilan etmek gerekir. Ve Karp’ın cevabı nettir: Batı’nın, demokrasinin, ABD’nin hizmetinde.
Google’ın geri adımı ve bir dönemin kapanışı
Karp’ın argümanını somutlaştıran en önemli olay, 2018’de yaşanan Google-Pentagon krizidir. Google, ABD Savunma Bakanlığı ile “Project Maven” adı verilen bir yapay zeka sözleşmesi imzalamıştı. Sözleşmenin muhtevası basına sızdığında şirket içinde büyük bir isyan baş gösterdi: Binlerce çalışan imzaladığı açık mektupla yönetimi protesto etti, düzinelerce mühendis istifa etti. Google nihayetinde sözleşmeyi yenilememek kararı aldı.
Bu olay, teknoloji sektörünün tarihinde nadir görülen bir ândı. Çalışanlar, şirketin dış politika kararını fiilen geri çevirmişti. Ve bu karar, sektörde bir misal teşkil etti. Şirketlerin savunma sektörüyle çalışması, özellikle ahlâkî açıdan şuurlu mühendisler için bir tabu hâline geldi.
Karp ise bu vaziyete bakarak bir ihanet görüyor. Argümanı basit ama sert: Google’ın çekilmesi, o boşluğu doldurabilecek otoriter devletlere, daha az vicdanlı tedarikçilere ve daha az denetlenebilir aktörlere alan açtı. Demokratik devletlerin yapay zeka kapasitesini kendi değerleriyle şekillendirmesi yerine, o kapasitenin rakip güçlerin eline geçmesine zemin hazırlandı. Bu, naif bir ahlâk anlayışının stratejik bir gaflete dönüştüğünün resmidir.
Bu argüman, ahlâkî açıdan tartışmalı olmakla birlikte, tamamen boş da değildir. Sorun, Karp’ın sunduğu alternatifin — Palantir modeli — kendi içinde pek çok denetim sorusunu yanıtsız bırakmasıdır. Demokratik hesap verebilirlik olmadan savunma teknolojisi üreten bir şirket, eleştirdiği naifliği tersine çevirerek farklı bir naifliğe düşmektedir: Gücün kendi kendini denetleyeceği inancı.
“Hard Power, Soft Belief” — Sert Güç, Yumuşak İnanç
Kitabın alt başlığı aynı zamanda tezinin özüdür. Karp’a göre Batı’nın teknolojik üstünlüğü, yalnız mühendislik kapasitesiyle sürdürülemez; bu kapasiteyi anlamlı kılan ve yönlendiren bir inanç sistemine ihtiyaç vardır. Özgürlük, hukuk devleti, açık toplum, bunlar yalnızca siyasî tercihler değil, Batı’nın teknolojik üstünlüğünün hem nedeni hem de meşru zeminidir.
Bu argümanın zarif bir tarafı var: Teknolojiyi bir araç olarak değil, bir değer sisteminin taşıyıcısı olarak konumlandırıyor. Ama aynı zamanda ciddi bir gerilim de barındırıyor. Eğer teknoloji değer yüklüyse, Palantir’in ürünleri hangi değerleri taşıyor? ICE’in göç operasyonlarında kullanılan yazılım, hukuk devletini mi yoksa keyfî idareyi mi güçlendiriyor? Ordu için geliştirilen hedefleme sistemleri, insanî hukuku mu yoksa savaşın verimliliğini mi önceliklendiriyor? Karp bu soruları kitapta ele alıyor, ama tatmin edici yanıtlar vermiyor.
Eleştirmenler burada haklı bir noktaya basıyor: “Soft belief” iddiası, şirketin fiilî işleyişiyle örtüşmüyor. Söylem ile pratik arasındaki bu mesafe, kitabın en kırılgan halkasını teşkil ediyor.
Habermas’ın öğrencisi, Thiel’in ortağı
Karp’ın biyografisi, kitabın en ilgi çekici alt metnini oluşturuyor. Frankfurt Okulu geleneğinden gelen, Habermas’ın altında sosyal teori doktorası yapmış bir düşünür olarak Karp, eleştirel teorinin içinden geçip savunma kapitalizmine çıkmıştır. Bu yolculuk, kendi içinde bir tezat barındırıyor.
Habermas’ın düşüncesinin merkezinde şu soru yatar: İletişim aklı, iktidarın aklına karşı kendini nasıl koruyabilir? Devletin ve piyasanın kolonileştirici baskısına karşı kamusal alan nasıl savunulur? Karp bu soruları hazmetmiş bir entelektüel olarak, şimdi devlet gücünü teknoloji aracılığıyla pekiştirmeyi savunuyor. Bu, basit bir çelişki değil; belki de daha derin bir tasfiyedir: Eleştirel teorinin güç eleştirisini içten çökertmek, onu iktidarın kendi dili hâline getirmek.
Eleştirmenler kitabın bu çift kimliği taşıyamadığını söylüyor, ne saf felsefe ne de sağlam strateji. Bu kanaat doğru olabilir. Ama eksiklik, kitabın taşıdığı semptomun önemini azaltmıyor. Büyük teknoloji şirketleri artık yalnızca ürün değil, ideoloji de üretiyor. Ve bu ideolojiyi kimin ürettiği, nasıl üretildiği, hangi entelektüel gelenekten beslendiği, bunlar artık kültürel değil, stratejik sorulardır.
Teknoloji transferi, fikir transferidir
Palantir’in manifestosunun en derin hükmü, belki de en az dile getirilen olanıdır: Yazılım, tarafsız bir araç değildir.
Bu önerme kulağa basit gelebilir, ama sonuçları son derece ağırdır. Bir ülke Palantir’in altyapısını satın aldığında, yalnızca bir yazılım paketi edinmez; aynı zamanda o yazılımın içine kodlanmış varsayımları, öncelikleri, sınıflandırma mantığını ve veri mimarisini de içeri alır. Hangi tehditlerin tehdit sayıldığını, hangi örüntülerin şüpheli kabul edildiğini, hangi bilgilerin güvenilir veri kaynağı olarak beslendiğini, bunları belirleyen, yazılımı yazan taraftır.
Karar alma süreçlerini tayin eden, aynı zamanda alınacak kararları da tayin edendir.
Bu açıdan The Technological Republic, yalnızca Silikon Vadisi’ne yönelik bir çağrı değildir. Aynı zamanda, bu teknolojiyi satın alacak ya da reddedecek olan devletlere ve toplum aktörlerine yönelik bir ilan niteliği haizdir. Karp şunu söylüyor: Biz ne yaptığımızı biliyoruz ve ne için yaptığımızı da biliyoruz. Peki siz biliyor musunuz?
Bir şirketin manifesto yazması, o şirketin artık kendini yalnızca ekonomik değil, siyasî bir aktör olarak gördüğünün itirafıdır. Palantir bu itirafı sessiz sedasız değil, yüksek sesle ve felsefî bir dille yapıyor. Bu, şaşırtıcı bir cesaret mi, yoksa iktidarın kendini meşrulaştırmak için bulduğu en sofistike yol mu, belki ikisi birden.
Manifesto yazan Leviathan’ın kim olduğunu artık biliyoruz. Asıl soru, onun dünyasında egemenliğin ne anlama geldiğidir.
