Okul Katliamları Üzerine Bir Hesaplaşma Denemesi

Bir toplum kendi çocuklarından ne zaman korkmaya başlar? Daha doğrusu: Kendi çocuklarının birbirinden korktuğu bir topluma ne olmuştur?

Editör
Tarafından
27 Dakika Okuma

Şanlıurfa, 14 Nisan  —  Kahramanmaraş, 15 Nisan 2026

Bir toplum kendi çocuklarından ne zaman korkmaya başlar? Daha doğrusu: Kendi çocuklarının birbirinden korktuğu bir topluma ne olmuştur?

Bu iki soru, 14 ve 15 Nisan 2026 itibariyle Türkiye’nin kendine sorması gereken sorulardır. Siverek’te on dokuz yaşında bir genç, mezun olduğu okula döndü ve ateş açtı. Aradan yirmi sekiz saat geçmeden Kahramanmaraş’ta on dört yaşında bir çocuk, sabah okul çantasına doldurduğu beş tabancayla sınıfına girdi. İkisi de o gün hayatlarının son gününü yaşadıklarını biliyordu. İkisi de sonunda öldü.

İki gün. İki çocuk. İki katliam. Ve arkasında, çok daha uzun süredir birikmekte olan bir şey.

Burada durmak gerekiyor. Devam etmeden önce şunu söylemek şart: Bu iki insan, önce fail olarak değil, insan olarak görülmeyi hak ediyor. Bunu söylemek güçtür çünkü yaptıklarının ağırlığı altında onları insan olarak görmek, vicdanı zorlayan bir eylemdir. Ama zorunludur. Çünkü onları yalnızca fail olarak gören her analiz, aslında onları değil kendini anlamaya çalışıyor demektir.

On dört yaşında bir çocuk, o sabah içinde ne taşıyordu? Bu soruyu sormak, yaptığını meşrulaştırmak değildir. Bu soruyu sormak, bir daha yaşanmaması için zorunludur.

I. Leş Kargaları

Kahramanmaraş’taki kan henüz kurumamıştı ki bir ses dalgası yükseldi. Ama bu ses yas ağıtı değildi. Fırsattı.

Leş kargaları ölüden beslenir. Bunu biliyoruz. Ama bu leş kargaları özeldir çünkü beslendikleri şeyin farkındadır ve buna rağmen beslenirler. Hatta bazen, beslenirken yas tutar görünürler. Kameraya bakarlar, gözleri dolar, sesleri titrer. Sonra stüdyoya döner, izlenme rakamlarına bakarlar.

Kim bunlar? İsim verilmeyecek. Çünkü isim vermek onları büyütür, tartışmayı onların üzerine çeker ve asıl mesele kaybolur. Ama tarif edilecek.

Siyasetçiler: Cenaze toprağa verilmeden açıklama yapanlar, acıyı oy hesabına çevirenler, “bu iktidarın eseridir” yahut “bu muhalefet provokatörlüğüdür” diyerek ölü çocukları bir hamleye dönüştürenler.

Medya: Katliam görüntülerini defalarca yayınlayanlar… Araştırmalar gösteriyor ki bu yayınlar yeni saldırıları istatistikî olarak tetikliyor, ama medya durmaz, çünkü tık alır. Failin fotoğrafını manşete taşıyanlar. Görünürlük, bir sonraki faile mesaj olur, ama mesaj verilir, çünkü satış olur.

Akademisyenler: Daha cenazeler kaldırılmadan kendi tezlerini ispatlayan birer vaka olarak sunanlar. Sosyoloji kitaplarındaki kavramları bu iki çocuğun üzerine örtüp “işte bu böyledir” diyerek kürsüye çıkanlar.

Sosyal medya fenomenleri: “Bu acı günde sizlerle birlikteyim” yazıp altına bağlantı ekleyenler.

Bunları sertçe söylemek gerekir ve söylüyoruz: Bir çocuğun ölümünden beslenmek, o çocuğu ikinci kez öldürmektir. Merhamet yoksa analiz de yoktur. Geriye yalnızca soğuk bir sömürü kalır. Ve bu sömürü, katliamın kendisinden belki daha az kanlıdır ama çok daha kalıcı bir hasar bırakır; toplumun gerçekle yüzleşme kapasitesini tahrip eder, asıl soruyu gömer, sahte tartışmalarla zamanı ve enerjiyi tüketir.

Leş kargaları ölü bedenleri didikleyip, tüketip, geçip gidince, asıl işe bakılabilir.

II. Kör ve Fil

Leş kargalarını bir kenara bıraktığımızda, geriye iyi niyetli insanlar kalıyor. Ve iyi niyetli insanlar da çoğu zaman yanılıyor ama farklı bir şekilde.

Hint felsefesinin kadim hikâyesi: Kör adamlar, fil karşısında. Her biri bir uzva sarılır. Biri hortuma, biri kulağa, biri bacağa, biri kuyruğa. Ve her biri tuttuğu parçadan hareketle filin ne olduğunu kesin bir dille tarif eder. Birbirini yanlışlar, birbirine bağırır. Oysa ortada bütün bir fil vardır ve hiçbirinin elinde yalnızca tuttuğu parça kadar hakikat vardır.

Psikolog konuştu: “Saldırganın psikolojik profili incelenmeli.” Sosyolog konuştu: “Sosyal eşitsizlik şiddeti doğuruyor.” Siyasetçi konuştu: “Okullara güvenlik görevlisi şart.” Medya konuştu: “Çocuklar battle royale oynuyordu.” Akademisyen konuştu: “Silah politikaları gözden geçirilmeli.”

Hiçbirinin söylediği yanlış değildi. Ve işte tam burada, hepsinin haklı olduğu noktada, en büyük yanılgı başlıyor. Çünkü herkes haklı olduğunda kimse bütünü göremez. Herkes kendi parçasını taşır, kendi parçasını sunar, kendi parçasının en önemli parça olduğuna inanır. Ve fil, parçaların toplamından ibaret sanılır.

Değildir.

Fil, o parçaların toplamından farklı bir şeydir.

Bu yazıda da belirli bir yerden bakılıyor. Bunu baştan teslim etmek gerek. Çünkü fili bütün gördüğünü iddia etmek, en büyük körlüklerden biridir. Ama şunu söylemek mümkün: Burada tutulmaya çalışılan uzvun, diğerlerinin tuttuklarından daha az konuşulduğu düşünülüyor. Ve az konuşulan şeyler, çoğu zaman en derine işleyenler oluyor.

III. “Ne Bileyim Bana Ne Olduğunu” — Anlam Krizi

O iki çocuğun içine girmeye çalışmak tehlikeli bir girişimdir çünkü içini bilmediğimiz birinin içini tarif etmek, yansıtmak demektir. Kendi korkularımızı, kendi boşluklarımızı onların üzerine giydirmek demektir. Bunu bilerek yapıyoruz, yine de yapıyoruz. Çünkü böyle yapınca daha dürüst görünüyor.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu Adalet Mutlak’a başlıklı konferansında şunu aktarmıştı: Psikolojik bir rahatsızlık söz konusu olduğunda insanlar onu izah etmek için bir kötü ararlar. Oysa çoğu zaman bir kötü yoktur. Sadece anlatılamayan bir hal vardır. Ve tam olarak söylenmesi gereken şudur:

Ne bileyim ben bana ne olduğunu.

Bu cümle, bu yazının belki de en önemli cümlesidir. Çünkü o iki çocuk da tam buradaydı büyük ihtimalle. Kötü değillerdi yahut yalnızca kötü değillerdi. Anlatamıyorlardı. İçlerindeki şeyin ne olduğunu bilmiyorlardı. Ve bunu söyleyecek bir dilleri ve dinleyecek biri yoktu.

Burada Frankl devreye giriyor. Auschwitz’den sağ kurtulan psikiyatrist Viktor Frankl, ölüm kamplarında şunu tespit etti: İnsanı ayakta tutan şey fizikî güç değil, anlamdı. Ve bu boşluğa bir isim verdi: varoluşsal boşluk. Belirtileri: can sıkıntısı, saldırganlık, depresyon.

Dikkat edin, Frankl’ın tarif ettiği varoluşsal boşluk ile Mirzabeyoğlu’nun tarif ettiği “ne bileyim bana ne olduğunu” hali, aynı şeyin iki farklı dildeki adıdır. Biri Batı’nın psikiyatri dilinde, diğeri Doğu’nun hikmet dilinde. İkisi de aynı insanı tarif ediyor: içinde bir şeyin eksik olduğunu hisseden ama o eksiğin ne olduğunu bilemeyen, dolayısıyla iyiyi de kötüyü de tarif edemeyen insan.

Peki modern eğitim sistemi bu insana ne sunuyor? ÖSYM puanı. Meslek. Para. Statü. Bunlar anlam değildir. Bunlar hedeftir. Hedef ile anlam arasında dağlar kadar fark vardır. Frankl bunu tek bir cümleyle izah eder:

Yaşamak için bir ‘neden’i olan, hemen her ‘nasıl’a katlanabilir.

Tersinden okuyun: elinde hiçbir “neden” kalmayan biri, her “nasıl”ı bir silaha dönüştürebilir.

Şunu da eklemek gerekiyor ve burada yanılıyor olmak mümkün, yine de söyleniyor: O iki çocuğun anlam boşluğunu yalnızca dezavantajla, dışlanmayla, yoksullukla açıklamak yetmez. Kahramanmaraş’taki on dört yaşındaki çocuk, görünürde “normal” bir aileden geliyordu. Sistem dışına itilmiş değildi.

Nereden öğrendi o boşluğu? Sistemden öğrendi. Ama sistem bu mesajı yalnızca başarısızlara vermedi. Başarısıza şunu söyledi: “Sınıftan atıldıysan sıfırsın.” Bu mesaj görünürdür, yarası bellidir. Ama başarılıya da bir şey söyledi, daha kibar bir dille: “Değerin, ne olduğunda değil ne yaptığındadır.” Ona iyi notlar verdi, alkışladı, ödüllendirdi. Ama hiç sormadı: “Sen kimsin? İçinde ne var?” Çünkü sistem bununla ilgilenmiyordu. Performansla ilgileniyordu.

Ve performans üzerine kurulan kimlik, performans durduğunda çöker. Alkış kesildiğinde, not ortalaması anlamsızlaştığında geriye ne kalır? O sorunun cevabı yoksa, içeride gerçek bir zemin yoksa, fert askıda kalır.

Başarısızın boşluğu görünürdür, herkes fark eder. Başarılınınki gizlidir, içeride sessizce büyür. İkisi de boşluktur. Ve boşluk, eninde sonunda bir şeyle dolar, çoğu zaman seçilmeden, şuursuzca ve çoğu zaman yıkıcı bir şeyle.

IV. Bir Tas Çorba — Ve Bolluk İçinde Ne Mutlu Eder?

Salih Mirzabeyoğlu’nun aynı konferansta aktardığı diğer bir söz vardı:

II. Dünya Harbi neslinden bir profesör diyor ki: ‘Bizim neslimiz için bir tas çorbaydı mutluluk. Fakat oğlum, elinde bir sürü imkân olmasına rağmen bunu şiddetle reddediyor.’

Bu söz ilk okunduğunda kuşak çatışması gibi görünür. Yaşlının genci anlamaması gibi. Ama değildir. Burada çok daha derin bir şey var ve onu açmak gerekiyor.

O profesörü mutlu eden şey bir tas çorbanın kendisi değildi. Açlık mıydı? Kısmen. Ama yalnızca açlık olsaydı, toklukla birlikte mutluluk da gelirdi. Gelmedi. Bu çocuklar toktu ama mutsuzdu.

O bir tas çorbada başka bir şey vardı. Etrafındaki halka vardı. Kim pişirdi, kim getirdi, kim birlikte oturdu. O çorba, aidiyetin müşahhaslaşmış haliydi. İnsan bir şeye ait olduğunda, o şey ne kadar mütevazı olursa olsun anlam yükler. Ve anlam taşıyan şey mutluluk üretir.

Çocuklarda ise imkân var ama halka yok. Yahut halka var ama bağ yok. Ve yahut bağ var ama derinlik yok.

Şimdi asıl soruya gelinebilir ve bu soruyu açık tutmak şart, kapatmak doğru olmaz: Bolluk ve refah içinde insanı mutlu edecek olan nedir?

Cevap, daha fazla imkân değildir. Çünkü şimdi zaten pek çocuk imkânın içindedir ve şiddetle reddeder. Daha iyi teknoloji de değildir. Daha fazla eğlence de değildir.

Cevap, imkânın bir anlama hizmet etmesiyle ilgilidir. Bir tas çorbanın mutluluk getirmesi, o çorbanın bir anlam zincirine bağlı olmasıydı; aile, sorumluluk, aidiyet, şükür, paylaşım. Bolluk içindeki insan da ancak sahip olduklarını bir anlam zincirine bağlayabildiğinde huzur bulabilir. Yoksa imkânlar birer araçtır ama nereye gidileceği bilinmiyorsa araç, sahibini ezer.

Bu soru açık kalıyor. Çünkü kapatmak, yalan söylemek olur.

V. Mevcuda İnanmıyoruz

Yine Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun konferansında aktardığı, 1970’lerde Fransız Talebe Birliği başkanın gençlik ayaklanmaları sırasında söylediği söz:

Biz mevcuda inanmıyoruz, memnun da değiliz mevcuttan. Eğer bize derseniz ki yerine ne koyalım, onu da biz bilmiyoruz. Onu bulmak da yönetici olarak sizin göreviniz.

Mirzabeyoğlu bu söz için şunu diyor: “Gençlik olayları hakkında benim bulduğum en harika sözdür.”

Bu söz, o iki çocuğun söyleyemediği şeyin ta kendisidir aslında. Fransız öğrenci bunu kelimelerle söyleyebildi. O iki çocuk söyleyemedi. Çünkü o iki çocukta bunu söyleyecek dil yoktu, söyleyecek mecra yoktu, söyleyecek biri yoktu.

Varoluş krizinin en acı boyutu budur: İnsan içindeki boşluğu tarif edemediğinde, onu tarif etmek için başka araçlara başvurur. Kimi içe çekilir, kimi bağımlılığa sürüklenir, kimi şiddete başvurur. Hepsinin altında aynı şey yatar: “Ne bileyim bana ne olduğunu”. Ve bu halin bir çıkışı olduğuna dair en küçük bir işaretin yokluğu…

Eğitim sistemi bu dili öğretmedi. Aile bu dili kuramadı. Toplum bu dili zaten taşımıyordu.

VI. İnan, İstersen Bir Oduna İnan

Üstad Necip Fazıl’ın bir sözü var:

İnan, istersen bir oduna inan, ama inan.

Bu söz ilk duyulduğunda provokatif gelir. Ama provokatif olan, düşündüren şeydir. Ve bu söz çok derin bir şeyi düşündürüyor.

Tarih boyunca her medeniyet, ferdin kendisinin üstünde bir şeye inanmayı insan vicdanının temeli olarak görmüştür. Bu Tanrı’ya inanmak olabilir. Ataların ruhuna inanmak olabilir. Doğanın kutsal düzenine inanmak olabilir. Topluma, nesillere, aşkın bir adalete inanmak olabilir. Nesne değişir; yapı sabittir: İnsan, yalnızca kendisine karşı sorumlu olmadığını hissettiren bir şeye ihtiyaç duyar.

Çünkü yalnızca kendisine karşı sorumlu olan insan, gerektiğinde kendisine her şeyi mubah görebilir.

Bu çekirdeğin fonksiyonu şudur: Kimse görmese de görenin olduğu hissi. Dış denetim,  kamera, yasa, güvenlik görevlisi, her boşlukta devre dışı kalır. Öz denetim ise her ânda, her yerde, her yalnızlıkta devrededir. Siverek’teki genç, kendisini kimsenin görmediği bir ânda bu eyleme hazırlandı. Eğer içinde “yine de bir şey biliyor, yine de bir hesap var” hissi olsaydı, bu hissin kaynağı ne olursa olsun, o ân farklı neticelenebilirdi.

Modern dünya bu çekirdeği boşalttı. Dini ezbere irca etti, gelenekle bağı kopardı, müşterek değerleri tüketti. Geri kalan ferde de şunu söyledi: “Kendin yetersin, kendin ol, kendin karar ver.” Bu özgürlük olarak satıldı. Kökleri olmayan ağaca fırtına karşısında sunulan eşsiz özgürlük.

Necip Fazıl’ın sözündeki asıl mesele nesne değil, bağdır. İnsan bir şeye, herhangi bir şeye gerçekten bağlandığında, o bağ onu tutar. Bağsız insan ise en kritik anda kendine bile tutunacak bir şey bulamaz.

VII. Yaşama Hakkı Değil Yaşama Görevi

Yine aynı konferansta Mirzabeyoğlu’nun şu cümlesi var:

Biz diyoruz ya, ‘yaşama hakkı’ falan filan… Biz dünyaya aslında yaşama görevi ile geldik; o hak da o görevden doğuyor.

Bu cümle, bu meselenin merkezindedir.

Modern dünya çocuğa “yaşama hakkın var” dedi. Bu doğrudur. Ama yalnızca bu söylendi. Görev tanımlanmadı. Ve hak ile görev arasındaki fark, anlam ile hedef arasındaki fark kadar büyüktür.

Hak, talep eder. Görev, anlam üretir. Hakkı olan ama görevi olmayan insan, bir süre sonra o hakkı ne yapacağını bilemez. Ve ne yapacağını bilemediği şeyi, eninde sonunda reddeder; bazen sessizce, bazen şiddetle.

O iki çocuğa görev verilmemişti. Yalnızca birer öğrenci olmaları, birer sınav makinesi olmaları, birer gelecek planı olmaları bekleniyordu. Bu görev değildir. Bir role sıkıştırmaktır.

Rol, dışarıdan verilir. Görev, içeriden doğar ama içeriyi besleyen bir toprak olmadan doğamaz. O toprak: aidiyet, sorumluluk, aşkın bir bağ. Hepsinin nasıl aşındığını gördük. Geriye ne kaldığını da gördük.

VIII. Silahlar Sustuğunda

Salih Mirzabeyoğlu şunu söylüyor:

Şimdi silahlar sustu, silahlar sustuğu anda bizim konuşacak bir şeyimiz yok.

Bu cümle, leş kargaları için mükemmel bir ayna.

Çünkü leş kargaları silahlar patladığında konuşur. Gürültü onların yakıtıdır, tartışma onların meydanıdır, cesetler ise besinleri. Ama silahlar sustuğunda, yani gerçek, derin, uzun soluklu mesele ele alınmaya başlandığında söyleyecek sözleri kalmaz. Çünkü onlar hadiseden beslenir; hadisenin çözümünden değil.

Asıl mesele, silahlar sustuktan sonra başlar. Ve o mesele şudur:

Biz hangi zeminin üzerinde duruyoruz? Hangi değeri, hangi insanı, hangi toplumu inşa etmeye çalışıyoruz?

Bu soruyu sormak suçlamak değil, aynaya bakmaktır. Ve aynaya bakmak, yansıyanı değiştirme sorumluluğunu beraberinde getirir, bu yüzden de en zor eylemdir.

O iki çocuk, bu toplumun çocuklarıydı. Bu toprakta doğdular, bu okullara gittiler, bu ekranlarla büyüdüler. İçlerindeki boşluk, bu toplumun vermediklerinin envanteriydi. Güvenlik kamerası o boşluğu doldurmaz. Metal dedektörü doldurmaz. Silahlı güvenlik görevlisi doldurmaz. Bunlar kapıya kilit vurmaktır ama yangın içeridedir ve içeriden çıkmaktadır.

IX. Bu Sorunların Çözümü İçin

Buraya kadar teşhis koyduk. Teşhis koymak, bir noktaya kadar cesaret ister. Ama tedavi teklif etmek çok daha fazlasını ister çünkü eksik kalma ihtimali vardır. Yine de söylenmesi gerekiyor. Çünkü silahlar sustuğunda konuşacak bir şeyimiz olması lazım.

Bir uyarıyla başlayalım: Aşağıdaki katmanların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Biri eksik kalırsa sistem yine çalışmaz. Tıpkı bir binanın yalnızca çatısının ya da yalnızca temelinin olması gibi. Hepsi birden, hepsi birlikte.

Ve sıraya dikkat edin. Çözüm, sorunun aktığı yönün tersine işliyor. Erozyon yukarıdan aşağıya aktı. İnşa da yukarıdan aşağıya başlamak zorunda.

A. Devlet: Aktif Fail, Zorunlu Aktör

Her analizde devlet bir yerde geçer; güvenlik önlemi almadı, erken uyarı sistemini kurmadı, okulları ihmal etti. Bunlar doğrudur ama bunlar semptom yönetimidir. Asıl mesele çok daha derindedir ve söylenmesi çok daha güçtür.

Devlet, bu ülkede son yüz yılda aktif bir fail oldu.

Hangi siyasî renkte olursa olsun, hangi ideolojik kılıfla gelirse gelsin, Türk devleti sistematik olarak şunu yaptı: Kendi toplumunun değer zeminini, dünya görüşünü tasfiye etti. Asırlık anlam çerçevesini — dinî, örfî, ananevî, içtimâî — birer birer söktü. Bunu çoğu zaman “ilerleme” adına yaptı. Bunu çoğu zaman “çağdaşlaşma” adına yaptı. Bunu çoğu zaman ilerlemenin ve çağdaşlamanın adresi olarak gördüğü “Batılılaşma” adına yaptı. Ve bunu çoğu zaman da sadece yapabildiği için yaptı.

Sökülen şeylerin yerine ne kondu? Önce fıtratla çelişen bir kimlik projesi. Tek tip vatandaş, tek tip kimlik, tek tip gelecek. Bu tutmadı; çünkü fıtratla çelişen bir çerçeve, ne kadar zorla giydirilirse giydirilsin, anlam üretemez. Sonra tüketim kondu. “Mutlu olmak istiyorsan daha fazlasını al.” Bu da tutmadı; çünkü emniyet müdürü ile öğretmenin oğlu her şeye sahipti ve şiddetle reddetti. Şimdi ekran konuyor. Ekranın da ne ürettiğini gördük.

İşte bu yüzden devlet bu meselede sıradan bir aktör değildir. Devlet, aktif bir faildir.

Ama devlet aynı zamanda zorunlu bir aktördür. Çünkü bu ülkede devletin elini çekmediği, doğrudan ya da dolaylı biçimlendirmediği bir sosyal alan neredeyse yoktur. Bu bir şikâyettir ama aynı zamanda bir gerçektir. Ve bu gerçek şunu söylüyor: Çözüm devletsiz olmaz.

O zaman devletten ne isteniyor?

Önce bir itiraf isteniyor. Yüz yıllık tasfiyenin, yerine bir şey koymadan yapılan sökmenin, ithal hayat tarzının toplumun üzerine giydirmenin bir bedeli olduğunun kabulü. Bu itiraf siyasî bir özür değildir. Bu, doğru teşhisin önündeki en büyük engeli kaldırmaktır.

Sonra bir tavır isteniyor. Devletin, toplumun kendi değer zeminini yeniden inşa etmesine izin vermesi ve dahası, bunu aktif olarak desteklemesi. Milleti tehdit olarak değil, kaynak olarak görmesi. Ananevî yapıları aşındırmak yerine güçlendirmesi. Dinî eğitimi şekilden öze taşıyacak bir irade göstermesi.

Ve son olarak bir politika isteniyor. Hangi insanı yetiştirmek istediğine dair tutarlı, köklü, onlarca yıla yayılmış bir cevap. Bu cevabın eğitime, ekonomiye, şehirleşmeye, medya düzenlemesine yansıması. Dürtü kaynaklı değil, proaktif. Hadise çıktıktan sonra değil, hadise çıkmadan önce.

Devlet bunu yapmadan diğer katmanlar havada kalır.

B. Kültür: Yeniden İnşa Edilmesi Gereken Katman

Devlet çok büyük, aile çok küçük. İkisi arasındaki alan — mahalle, cemiyet, dernek, vakıf, meslek birliği, komşuluk — çözüldü. Ve çözülünce hem aile yalnız kaldı hem fert kayboldu.

Tarihin hiçbir döneminde insan, yalnızca devletle ve yalnızca ailesiyle var olmadı. Her zaman bir ara katman vardı. O ara katman hem sosyal denetim hem sosyal destek işlevi görürdü. Çocuğu sadece anne baba değil, mahalle büyütürdü. Genci sadece aile tutmazdı, cemiyet tutardı. Bunalan biri sadece kendi odasında değil, bir yerde — camide, kahvede, tekkede, dernekte — karşılık bulurdu.

O katman çözülünce ne oldu? Aile, taşıyamayacağı bir yükün altına girdi. Fert, içinde görülemeyeceği bir kalabalığın içinde kayboldu. Ve devlet, bu boşluğu fark edince onu bürokratik kurumlarla doldurmaya çalıştı; rehberlik servisleri, sosyal hizmetler, çocuk koruma sistemleri. Bunlar gereklidir. Ama bir annenin komşusu olan kadının, bir çocuğun mahallesindeki ustanın, bir gencin sığındığı ihtiyarın fonksiyonunu yerine getiremez. Çünkü o fonksiyon sıcaklıkla, yakınlıkla, tanışıklıkla yapılır; kurumsal prosedürle değil.

Cemiyetin yeniden inşası için devletin önce şunu anlaması gerekiyor: Toplumun kendi kendini örgütleme kapasitesi, devletin zayıflaması değil, devletin güçlenmesidir. Kendiliğinden işleyen sağlıklı bir cemiyet yapısı, devletin taşımak zorunda kaldığı yükü hafifletir.

Sonra somut adımlar atılması gerekiyor. Mahallenin yeniden anlam kazanması. Ortak mekânların — kahve, mescit, meydan, kütüphane — sadece birer bina olarak değil, birer buluşma zemini olarak işlev görmesi. Kuşakların bir arada var olduğu ortamların teşvik edilmesi. Yaşlının genci tanıdığı, gencin yaşlıyı gördüğü bir iklimin meydana getirilmesi.

Bu romantik bir nostalji değildir. Bu, insanın sosyal bir varlık olduğunun ve sosyal varlığın belirli yapılara ihtiyaç duyduğunun kabulüdür.

C. Aile: Yalnız Bırakılan Müessese

Aile bu ülkede her söylevde yüceltilir. “Aile en temel yapı taşıdır” denir. Ama aynı söylevler, aileyi fiilen yalnız bırakır.

Şunu teslim etmek gerekiyor: O iki çocuğun ailelerine vaaz vermek kolaydır. “Anne neden sormadı, baba neden bilmiyordu” demek kolaydır. Ama o anne ve baba da aynı sistemin içinden çıktı. Onlar da aynı boşluğu yaşadı. Onlar da aynı tasfiyenin, aynı ithal hayat tarzının, aynı anlam krizinin içinden geçti. Kendisi taşınamayan biri çocuğunu nasıl taşısın?

O yüzden aile meselesinde yapılacak ilk şey vaaz değil, taşımaktır. Aileyi tutan yapılar — cemiyet, ekonomik güvence, müşterek değerler, nesiller arası köprüler — güçlenmeden aile güçlenemez.

Ama aile de kendi payına düşeni bilmek zorunda. Ve o pay şudur: Çocuğu görmek. Yalnızca bakmak değil, görmek. Adını bilmek yetmez, içini bilmek lazım. “Bugün nasıldın” sorusunu sormak ve cevabı gerçekten duymak lazım. Sessizleşen çocuğu fark etmek, geceyi çatıda geçiren çocuğu fark etmek, silahın nerede olduğunu bilmek lazım.

Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Değildir. Çünkü Siverek’te ve Kahramanmaraş’ta tam da bu küçük şeyler yapılmadı.

Bir de şu var: Çocuğa sorumluluk vermek. Gerçek, somut, bugüne ait bir sorumluluk. “Sen bu ailenin bir parçasısın, senin görevin var” demek. Onu yalnızca geleceğe hazırlanan biri olarak değil, bugün var olan biri olarak görmek. Çünkü yalnızca geleceğe ertelenen çocuk, bugününü yaşayamaz. Ve bugününü yaşayamayan çocuk, bir süre sonra gelecekte de yer bulamaz.

D. Okul: Aşırı Yüklenen, Az Donatılan

Okul bu ülkede her şeyi çözmesi beklenen bir kurum haline geldi. Ahlâk orada öğrenilecek, kimlik orada kurulacak, psikolojik destek orada alınacak, meslek orada edinilecek, vatandaşlık orada öğrenilecek. Ve tüm bunlar olurken bir de sınav kazanılacak.

Bu, bir kurumun taşıyabileceği yükün çok ötesindedir.

Okulun gerçekten yapabileceği şeyi yapması için önce bu yük hafiflemeli. Cemiyet ve aile kendi sorumluluklarını geri aldıkça, okul da kendi fonksiyonuna odaklanabilir. O fonksiyon nedir? Yalnız bilgi aktarmak değil, insan yetiştirmek.

Bunun için iki somut şey gerekiyor.

Birincisi öğretmen. Bu ülkede öğretmen hem ekonomik hem sosyal hem meslekî olarak zayıflatıldı. Kendisi görülmeyen, kendisi değer görmemiş biri, başkasını göremez. Çocuğu gerçekten fark edecek, adını bilecek, soracak insan öğretmendir. Ama o öğretmenin önce kendisinin fark edilmesi, taşınması, değer görmesi lazım.

İkincisi müfredat. Şu an müfredat bilgi aktarıyor; anlam aktarmıyor. Ölüm nedir, hayatın değeri nedir, sorumluluk nedir, başkası kimdir; bunlar müfredatta yoktur. Olsa da şekle irca ediliyor, ezbere dönüyor. Oysa bir çocuğa “sen neden buradasın, hayatının anlamı ne olabilir” sorusunu gerçekten sordurabilmek, onlarca sınav başarısından daha kalıcı bir şey üretir.

E. Fert: En Son Ama En Görünür

Tüm bu katmanlar konuşulurken fert, en çok görünen ama en son ele alınması gereken katmandır.

Çünkü fert, her şeyin tezahür ettiği yerdir. Kriz onda görünür, şiddet ondan çıkar, acı onu bulur. Bu yüzden her çözüm önerisinde ferde doğrudan müdahale etmek, onu düzeltmek, onu değiştirmek isteği vardır.

Ama insan, mühendislikle değişmez. Ancak içinde bulunduğu ortam değişirse dönüşür. Devlet ithal hayat tarzı yerine kendi değer zeminini inşa ederse, cemiyet yeniden tutarsa, aile taşıyabilirse, okul gerçekten yetiştirirse fert zaten dönüşür. Bunu zorlamak gerekmez.

Yine de ferde de düşen bir şey var. O şey şudur: Kendine bir şey sorabilmek. “Ne bileyim bana ne olduğunu” diyebilmek ve bu soruyu söyleyebileceği, duyacak biri bulabilmek. Bu küçük bir şey gibi görünür. Ama o iki çocuk tam da bunu yapamadı. Soruyu soramadı, söyleyecek biri yoktu, duyacak kimse yoktu.

Fert için yapılabilecek en büyük şey, o soruyu sorabildiği bir ortam inşa etmektir. Geri kalan, kendiliğinden gelir.

***

Tarih, toplumları çocuklarına ne yaptıklarıyla yargılar. İmparatorluklar savaş meydanlarında değil, çocuk yetiştirme biçimleriyle çöker. Çünkü savaş meydanı bir ândır; çocuk yetiştirmek ise bir medeniyetin kendine dair inancının günlük, sessiz, birikimli ifadesidir. O inancın içi boşaldığında, henüz hiçbir duvar yıkılmamış, hiçbir bayrak indirilmemiş olsa da çöküş başlamıştır.

Roma’nın çöküşünü inceleyen tarihçiler çoğunlukla askerî yenilgilere, ekonomik bozulmaya, siyasî yozlaşmaya bakarlar. Bunlar doğrudur. Ama altında yatan esas şey şudur: Roma, bir noktadan sonra kendi çocuklarına Romalı olmanın ne anlama geldiğini öğretemez oldu. Ortada bir devlet vardı, bir ordu vardı, bir bürokrasi vardı. Ama o devleti, orduyu, bürokrasiyi anlamlı kılan şey — o ortak his, o aidiyet, o “biz neyiz ve neden varız” sorusunun cevabı — kaybolmuştu. Geriye yalnızca işleyen ama inançsız bir makine kaldı.

İbn Haldun bunu asabiyet kavramıyla tarif eder. Toplumu tutan o görünmez bağ, o birlikte var olma iradesi. Asabiyet güçlüyken toplumlar dış darbelere dayanır, iç çatışmaları absorbe eder, nesilden nesle bir şeyler aktarabilir. Asabiyet çözüldüğünde ise taşlar yerli yerinde dursa da bina çökmüştür.

O iki çocuk, taşların yerli yerinde durduğu ama binanın çoktan çökmüş olduğunun işaretiydi.

Biz şu an o çöküşün neresindeyiz, bunu bilmiyoruz. Belki başındayız, belki ortasındayız. Ama şunu biliyoruz: İki okul, yirmi sekiz saat, bu soruyu artık erteleyemeyeceğimizi söylüyor. Ve tarihin yargısı, her zaman geç kalanlara en ağır hükmü verir çünkü onlar işareti gördüler, okudular ve geçtiler.

ETİKETLENDİ:
Bu Makaleyi Paylaş
1 Yorum